|
Sinoplu
Marcion'un Gnostik Teolojisi
Doç.Dr. Şinasi Gündüz Marcion, erken dönem
Hıristiyanlık tarihinde dikkati çeken önemli
şahsiyetlerden birisidir. Erken dönem
Hıristiyanlık tarihi açısından onun önemi iki
yönden ele alınabilir. Öncelikle o, Hıristiyan
cemaati içerisinde filizlenen ve ana cemaat
tarafından heresi olarak değerlendirilen farklı
bir teolojik akımın temsilcisidir. İkinci olarak
ise Marcion, Hıristiyanlığın ilk dönemlerine ait
çeşitli Gnostik hareketlere paralel
düşünceleriyle Gnostisizm ve erken dönem
Hıristiyanlığı tartışmalarında önemli rol
oynayan bir şahsiyettir.
Farklı düşünceleri nedeniyle ana cemaatle
ilişkisi kesilen ve bunun üzerine kendi
cemaatini kurmak durumunda kalan Marcion,
talebeleri ve taraftarlarının da yardımıyla Roma
İmparatorluğunun çeşitli bölgelerinde yürüttüğü
misyon faaliyetleri neticesinde oldukça başarılı
olmuştur. Marcion'un çağdaşı olan ya da ondan
hemen sonraki dönemlerde yaşayan Hıristiyan
apolojistlerin Marcion ve Marcionculuğa ilişkin
verdikleri bilgilere bakılırsa, bu Sinoplu
heretiğin başını çektiği ayrılık hareketinin
Hıristiyanlık tarihinin erken dönemlerinde ne
kadar etkin olduğu daha iyi anlaşılır. Örneğin,
Marcion'un çağdaşı olan kilise babası Justin
Martyr (y. 110-165), yaklaşık 150 civarında
yazdığı ilk Apology'sinde Marcion'un
fikirlerinin nasıl hızla yayıldığına dikkat
çeker ve Marcion'un birçok kişiyi saptırdığını
vurgular.
Ayrıca Justin, "söylediklerinde hiçbir delile
sahip olmadığı halde çoğu kişinin Marcion'a
inanmalarına, buna karşın kendilerine (Justin ve
etrafındakilere) ise gülüp geçmelerine" hayret
eder.
Marcion'un yönlendirdiği bu hareketin, ikinci
yüzyıl sonu ile üçüncü yüzyılda Roma merkezli
Hıristiyanlığın en büyük muhalifi konumundaki
bir hareket olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin
ikinci yüzyılın ünlü Hıristiyanlık
eleştirmeni/muhalifi Celsus, yaşadığı döneme
ilişkin tanıdığı iki büyük Hıristiyanlık
ekolünden birisi olarak Marcionculuğu gösterir.
Ünlü kilise babası Tertullian (y. 150-223/225)
ise kendi zamanında Marcionculuğun “bütün
dünyayı kapladığından” söz etmektedir.
Bütün bunlardan hareketle Marcion ve hareketinin
Hıristiyanlık tarihinde ortaya çıkan en önemli
ve etkin heretik akımlardan birisi (belki de
ilki) olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu çalışma,
bir heretik Marcion'u ya da Marcionculuğun
heresisini konu edinmemektedir. Bu çalışmada
biz, Marcion'un erken dönem Hıristiyanlık tarihi
açısından bir başka önemli yönü, onun Gnostik
çerçevedeki düşünceleri üzerinde yoğunlaşacağız.
1. Marcion'un Yaşamı
ve Yetiştiği Çevre
Gerek Marcion'un
kendisi gerekse talebeleri tarafından yazılan
eserlerin günümüze kadar ulaşamamış olması bir
talihsizliktir. Marcion'la ilgili elimizdeki
temel kaynaklar çeşitli kilise babalarının
yazdığı apolojetik eserlerdir. Marcion ve
düşünceleriyle ilgili bilgi veren Justin Martyr,
Iraneaus (y. 130-200), Hippolytus (y. 170-236),
Epiphanius (y. 315-403) ve benzeri erken dönem
Hıristiyan yazarlar arasında, bu ünlü heretikle
ilgili en geniş bilgi veren kaynak, Latin kilise
babası Tertullian'dır. Tertullian, Adversus
Heareses (Heretiklere Karşı) ve The
Prescription Against Heretics (Heretiklere
Karşı Reçete) başlıklı eserlerinde kısaca söz
ettiği Marcion'un düşüncelerinin reddi
bağlamında meşhur eseri 5 ciltlik Adversus
Marcionem’i (Marcion'a Karşı) kaleme
almıştır. Tertullian'ın Marcionculuğa karşı
polemiklerini içeren bu beş ciltlik eser,
Marcionculuğun o dönemde Roma merkezli
Hıristiyan cemaatinin anlayışına karşı en yaygın
ve en ciddi muhalefet sergileyen bir aykırı
hareket olduğuna işaret etmektedir. Bundan başka
Marcion’a karşı eleştirileri konu alan ancak
günümüze kadar ulaşamamış bazı eserler de
vardır. Bunlar arasında şüphesiz en önemlileri,
eserleriyle ilgili Jerome (y.342-420) ve
Eusebius (y. 260-340) gibi yazarların verdikleri
bilgilerden başka hakkında fazla bir bilgi
bulunmayan Rhodon (2. yy) ile kısmen Gnostisizmi
çağrıştıran düalizme dayalı fikirleri nedeniyle
kendisi de bir heretik sayılan meşhur
Bardaisan’ın (154-222) kaleme aldıkları
Marcionculuk karşıtı eserlerdir. Rhodon'un
Callistion'a hitaben yazdığı Marcion karşıtı
eserinden yalnızca kısa bir pasaj Eusebius
tarafından aktarılarak günümüze kadar
ulaşmıştır.
Kilise
babalarının hemen hepsi, Marcion'un "Pontuslu"
olduğu konusunda hemfikirdirler.
Pontuslu bir gemici
olan Marcion, MS birinci yüzyıl sonlarına doğru
(tahminen 85'te)
Sinop’ta doğmuş, yaklaşık 160’ta ölmüştür.
Marcion'un doğduğu yöreyi (yani Karadeniz
sahillerini) "günün asla açık ve güneşin parlak
olmadığı, gökyüzünden bulutların hiç eksilmediği
ve sürekli kışı andıran hava şartlarının egemen
olduğu bir yöre"
şeklinde tanımlayan Tertullian, Marcion'un bir
piskoposun oğlu olduğunu ve bir bakireyi iğfal
ettiği için cemaatten kovulduğunu söyler.
Tertullian’ın, Marcion’u ahlaki açıdan suçlayan
bu ifadesi genellikle ihtiyatla karşılanmıştır.
Zira ilerleyen dönemde Marcion’un, her türlü
cinselliğe uzak duran bir asketik olarak
yaşadığı ve Marcionculuğun ahlaki erdeme büyük
bir ihtimam gösterdiği bilinmektedir. Nitekim
Marcionculuğa karşı her türlü saldırı ve
karalamayı yapmaktan çekinmeyen erken dönem
Hıristiyan yazarlar, buna rağmen Marcioncuları
asla ahlaki yönden gevşek olmakla ya da
ahlaksızlıkla suçlamamışlardır. Dolayısıyla bazı
araştırıcıların da vurguladığı gibi,
Tertullian’ın Marcion’la ilgili bu ifadesinin
başka açıdan yorumlanması gerekir. Hıristiyan
geleneğinin, kilise kurumunu Bakire Meryem’le
kıyasladıkları bilinmektedir. Buna göre
Meryem’in Oğul İsa Mesih’i rahminde tutması ve
doğurması gibi kilise de İsa’nın mesajını temsil
etmekte onu vaaz etmektedir. Dolayısıyla
Meryem’in saflığı, temizliği ve bekareti aynen
kilise tarafından sürdürülmektedir. Muhtemelen
Marcion’un, zararlı fikirleriyle kilisenin bu
saflığını, temizliğini ve bekaretini bozduğunu,
onu kirlettiğini düşünen Tertullian, Marcion’u
“bakireyi iğfal etmekle” suçlamıştır.
Her halükarda Tertullian’ın bu
ifadesine göre Marcion, muhtemelen aykırı
fikirleriyle ilişkili işlemiş olduğu bir suçtan
dolayı cemaatten kovulmuştur. Ancak Marcion'un
Sinop'tayken Hıristiyan cemaatten kovulduğu
kanaati de bazılarınca şüpheyle
karşılanmaktadır. Zira bazı araştırıcılar,
Marcion’un Sinop’tayken Hıristiyan bile
olmadığını, putperest olarak doğup yetiştiğini
ve ancak Roma’ya seyahati esnasında Hıristiyan
olduğunu ileri sürmektedirler.
Yaşamının erken
dönemlerinde memleketinden ayrılan Marcion, bir
müddet Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde,
muhtemelen Efes ve İzmir civarında kalır.
Gemicilikle uğraştığı söylenen Marcion’un
Anadolu’nun sahil bölgelerinde bir müddet ikamet
etmiş olması muhtemeldir. Şayet iddia edildiği
gibi o, putperest bir çevrede yetişmişse,
Anadolu’da geçirdiği bu zaman zarfında
Hıristiyanlıkla tanışmış ve Hıristiyan olmuştur.
Zira Hıristiyan yazarların ifadelerine göre
Marcion, Roma’ya geldiğinde halihazırda
Hıristiyandır. Hatta kimi yazarlara göre o, bu
esnada sıradan bir Hıristiyan değil piskopos
ayarında bir din adamıdır.
Marcion, MS 139/140 civarında Roma’ya gelir.
Hippolytus, Marcion’un Roma’ya geliş tarihinin
piskopos Hyginus’un ölümü sonrasına tekabül
ettiğini belirtir.
Roma kilisesi piskoposları sıralamasında
dokuzuncu yere sahip olduğu belirtilen
Hyginus'un ölümü 140 tarihine tekabül ettiğine
göre, muhtemelen Marcion bu tarihte Roma'ya
gelmiş olmalıdır.
Roma’daki ilk zamanlarında Marcion, buradaki
Hıristiyan cemaate katılır ve kiliseye oldukça
yüklü bir bağışta bulunur.
Tertulian, Marcion tarafından yapılan bu bağışın
ikiyüz bin sesters olduğunu vurgular.
Bir müddet sonra Marcion, Roma’da Suriye asıllı
bir öğretmen olan ve Gnostik fikirleriyle
dikkati çeken Cerdo ile tanışır; kısa zamanda
onun en sadık öğrencisi olur. Irenaeus,
Cerdo’nun Simun Magus’un bir izleyicisi olduğunu
belirtir ve onun, Roma’ya Hyginus'un
piskoposluğu zamanında geldiğini vurgular.
Esasen erken dönem Hıristiyan yazarlar, yalnızca
Cerdo’yu değil, Hiristiyanlık bünyesindeki hemen
bütün aykırı hareketleri şu ya da bu şekilde
Simon’la ilişkilendirmektedirler. Nitekim
Marcion’u da Samaryalı Simon’un öğrencileri ve
ardılları arasında sayan Irenaeus, Simon’un
fikirlerini takip edenler hakkında “her ne kadar
onlar, üstatlarının (Simon’un) adını anmasalar
da ... onun öğretilerini takip eder, öğretirler”
demektedir.
Marcion’un hocası Suriyeli Cerdo (ya da Kerdon),
düalizme dayalı bir tanrı düşüncesini
savunmaktaydı. Ona göre birisi iyilik ve
merhamet sıfatıyla diğeri ise dürüstlük ve
adalet sıfatıyla ön plana çıkan iki tanrısal güç
vardı. Bunlardan birincisi kutsal kitaplarda
(Eski Ahit’te) peygamberlerin ve hukukun
kendisinden bahsettikleri tanrıydı. Bu tanrı
(hukukun tanrısı) bilinen bir tanrıydı; ancak
bu, İsa Mesih’in “Baba” olarak adlandırdığı
tanrı değildi. İsa Mesih’in “Babası” olan tanrı
ise iyilik ve merhamet sıfatları haricinde
“bilinmeyen” bir tanrıydı.
Tertullian’ın verdiği bilgiye göre Cerdo, bu iki
tanrısal prensipten hukukun tanrısını “kötü
tanrı”, merhamet ve iyilik sıfatları dışında
bilinmeyen tanrıyı ise “iyi tanrı” diye
adlandırmaktaydı. Yine ona göre, iyi tanrı
“üstün” olandı; kötü tanrı ise “dünyanın
yaratıcısı” olan (Demiurg) yüce varlıktı.
Tertullian, bu düşüncelerinden hareketle
Cerdo’nun, kötü tanrının iradesine dayalı olan
peygamberlerin öğretisini ve hukuku
reddettiğini, “yaratıcı Tanrı’ya” karşı
çıktığını ve Mesih’in üstün Tanrı’nın (iyi
Tanrı’nın) oğlu olduğuna inandığını söyler.
Ayrıca Cerdo, İsa Mesih’in bakireden doğmuş
olmadığını, hatta esasen onun doğumla ilgisinin
hiç olmadığını, zira onun bedenî bir cevher
taşımadığını, fakat yalnızca hayalî bir
görüntüye sahip olduğunu; dolayısıyla onun
gerçekte ıstırap çekmesinin de söz konusu
olmadığını vurgular. Bundan başka Cerdo, ölümden
dirilmenin ruhen olduğuna, bedenin dirilmesinin
ise mümkün olmadığına inanır.
Son olarak Tertullian, Cerdo’nun dinsel metinler
arasında yalnızca Luka İncili ile Pavlus’un bazı
mektuplarına olumlu baktığına, Yeni Ahit’in
diğer metinlerine ise karşı çıktığına da
değinir.
Marcion’un, hocası Cerdo’nun fikirlerini
izlediği ve geliştirdiği konusunda gerek
Tertullian gerekse Irenaeus hemfikirdirler.
Rivayetlere göre Marcion, Cerdo’nun düalizmine
ve kutsal kitap ile hukuk anlayışına dayalı
olarak geliştirdiği fikirlerini etrafına
topladığı öğrencilerine anlatmaktan başka, bu
fikirlerin Roma’daki kilise çevresinde de
tartışılmasına çalıştı. Özellikle o, İsa'nın
mesajını Eski Ahit'ten ayırmaya gayret etti.
Hatta bu amaçla bir kilise toplantısının
yapılmasını ve bu toplantıda görüşlerinin
tartışmaya açılmasını teklif etti. Ancak bu
önerisi kilise çevrelerinde kabul görmediği gibi
Marcion yaklaşık 144’te kilise tarafından
fikirleri Hıristiyan dogmalarına aykırı
bulunarak cemaatten kovulma cezasına
çarptırıldı. Ayrıca kilise, Marcion’un daha
önceden kiliseye yapmış olduğu para yardımını da
kendisine iade etti. Bu durum karşısında Marcion
bir müddet kilise çevrelerinden kendisine destek
verecek birilerini bulmaya çalıştı.
Irenaeus’un ifadelerine göre, bir seferinde
İzmirli Polycarp ile karşılaştığında, ondan
kendisini tanımasını, kabul etmesini istedi.
Ancak Polycarp’ın Marcion'a cevabı oldukça
sertti: “Şeytan’ın ilk doğanı, seni tanıyorum!”.
Geleneksel Hıristiyan dogmalarına bağlı olan
kilise çevrelerinin Marcion’a karşı bu tutumu
ilerleyen dönemlerde de devam etti; örneğin
birçok Hıristiyan yazar Marcion’u tanımlarken
Polycarp’ın ifadelerine benzer ifadeler
kullandı. Marcion'u "Pontuslu kurt" diye
adlandıran Rhodon, onu izleyenleri ise "sürü"
olarak niteledi.
Diğer taraftan kilise babası Irenaeus, Marcion'u
“şeytan’ın ağzıyla konuşan” kişi olarak
tanımladı.
Justin ise onun “şeytanlar tarafından öne
sürülen” bir “sapık” ve “sapkın doktrinlerin,
şeytanların peygamberi” olduğunu ifade etti.
Öte yandan Tertullian, Marcionculuğa
reddiyesinde Marcion ve taraftarlarına karşı çok
daha katı ifadeler kullandı. Marcion'un doğumunu
"Pontus'ta hiçbir şey Marcion'un orada doğmuş
olmasından daha barbarca ve daha üzücü değildir"
ifadesiyle değerlendiren
Tertullian’ın zaman zaman Marcion ve
taraftarları için kullandığı, “şimdi sizi
köpekler; havarilerin dışladıkları kişiler;
gerçek tanrı’ya karşı hırlayanlar!”
şeklinde ifadeleri oldukça dikkat çekicidir. Son
olarak, 5. yy'da yaşayan Cyrus piskoposu
Theodoret ise onu "deli" olmakla itham
etmektedir.
Roma’da tutunamayan Marcion, sonuçta Roma’yı
terk ederek Roma dışında kendi cemaatini
oluşturma yoluna gitti. Başta yakın öğrencileri
Apelles ve Lucan olmak üzere Marcion’un
taraftarları hızla çoğaldı ve kısa zamanda
Marcioncu kilise mensupları Roma da dahil olmak
üzere birçok yerde yoğun şekilde görülmeye
başlandı. Üçüncü yüzyıl başlarında bu kilise,
Roma kilisesinin en önde gelen rakibi
konumundaydı. Ayrıca Marcioncu hareketin ikinci
yüzyılda da Hıristiyanlığın en önemli
şekillerinden birisi olduğu yönünde birçok
işaret vardır. Yukarıda değindiğimiz gibi gerek
Justin Martyr’in ifadeleri, gerekse zamanın ünlü
Hıristiyanlık eleştirmeni Celsus’un muhatap
aldığı iki Hıristiyan gruptan birinin
Marcionculuk olması bunu destekler mahiyettedir.
İlerleyen dönemde Marcionculuk, batıda yok
olmaya yüz tutarken doğuda bir müddet daha
varlığını sürdürdü. Nitekim Marcionculuğun
doğuda uzun müddet varlığını sürdürdüğü
bilinmektedir. Örneğin Cyrus piskoposu Theodoret,
mektuplarında beşinci yüzyılda yaşayan
Marcionculardan bahsetmekte ve bunlardan binden
fazlasını ihtida ettirdiğini rapor etmektedir.
Ayrıca yine beşinci yüzyılda yaşayan Ermeni
piskopos Eznik'in de Marcionculara karşı bir
reddiye kaleme aldığı bilinmektedir.
İlerleyen süreçte Marcionculuğun hızla Maniheizm
içinde yok olduğu tahmin edilmektedir. Zira
tıpkı Marcion gibi Hıristiyan bir cemaat (Elkesailik)
içinde yetişen, ancak düşüncelerinde Marcion'dan
daha açık şekilde gnostik düalizmi ve asketik
yaşam biçimini savunan Mani'nin, Marcioncular
tarafından kendilerine yakın görülmüş olması
güçlü bir ihtimaldir. Diğer taraftan bizzat
Marcion'un kendisi tarafından geliştirilen
kilise yapısının Mani tarafından adapte edilerek
geliştirildiği de bilinmektedir.
2. Marcion’un Düşünceleri
Marcion'un bir Gnostik olup olmadığı ya da onun
tanrı, alem, kurtuluş, yeryüzü yaşantısı ve
benzeri konulardaki düşüncelerinin Gnostisizm
çerçevesinde değerlendirilip
değerlendirilemeyeceği, bilim adamları arasında
öteden beri tartışma konusu olmuştur. Başta
kilise babaları Irenaeus ve Tertullian olmak
üzere çeşitli erken dönem Hıristiyan yazarlar,
Marcion'un Gnostik bir heretik olduğu konusunda
tereddüt etmediler.
Günümüz araştırıcılarının önemli bir kısmı da
Marcion'un Gnostik olduğunu vurguladılar.
Örneğin, Gnostisizmle ilgili çalışmalarıyla
tanınan Hans Jonas, Marcion'un kendine özgü
geliştirdiği fikirleriyle Gnostik düşünce
açısından eşsiz bir yere sahip olduğunu
yazarken,
yine Gnostisizm konusunda uzman olan bir başka
çağdaş yazar K. Rudolph, Marcion'un Gnostik
çerçevede ele alınması konusunda hiçbir engelin
bulunmadığını, hatta Marcion'un Gnostik
gelenekte özel bir yere sahip olduğunu
belirtmektedir.
U. Bianchi ise, anti-kozmik düalizmi ve
eskatolojik temayülleri nedeniyle Marcion'un
Gnostisizmin radikal bir temsilcisi olduğunu
ifade etmektedir.
Diğer çeşitli yazarlar da Marcion'u "ikinci
yüzyılın müthiş Gnostik lideri" ve "Gnostik bir
öğretmen" olarak tanımlamaktadırlar.
Öte yandan bazı araştırıcılar ise
Marcion'un bir Gnostik olduğu fikrine mesafeli
durmaya, hatta bazıları bunu tamamıyla
reddetmeye çalışırlar. Marcion'la ilgili 20.
yy'ın başlarında yaptığı çalışmasıyla dikkati
çeken Adolph von Harnack,
Marcion'un Pavlus ve Luther'le
karşılaştırılabilecek derecede önemli ve büyük
bir reformcu olduğunu vurguladı. Bununla
birlikte Harnack, her ne kadar aralarında bazı
paralellikler bulunsa da Marcion'un
düşüncelerinin Gnostisizmle bir ilişkisinin
olmadığını, aksine bunların Hıristiyan geleneği
içerisinde ele alınması gerektiğini savundu.
Chadwick ve Arandzen gibi yazarlar da Marcion'un
düşüncelerinin Gnostisizm çerçevesinde
değerlendirilemeyeceği kanaatini ifade ettiler.
Filoramo ve R¬is¬nen
gibi araştırıcılar ise Marcion'un Gnostik
gelenek içinde değerlendirilip
değerlendirilemeyeceği sorununun oldukça
tartışmalı olduğunu belirttikten sonra, sorunun
aslında Gnostisizmin temel karakteristiğinin ne
olduğu meselesiyle yakından ilişkili olduğu
üzerinde durdular.
Bütün bu tartışmaların ötesinde,
düşüncelerinde Gnostik spekülasyonlara ve
mitolojiye yer vermemesi ve kurtuluşun imanla
olduğunu kabul etmesi gibi bazı konularda diğer
Gnostik geleneklerden ayrılmış olsa da
Marcion'un öğretilerinde çeşitli prensipler
arasındaki düalizmi esas alması, kozmik aleme
olumsuz yaklaşımı ve asketik yaşam biçimine önem
vermesi gibi özellikleri dikkate alındığında,
onun genel anlamıyla Gnostisizm çerçevesi
içerisinde ele alınabilecek bir Gnostik öğretmen
olduğu açıktır. Az sonra ele alacağımız
görüşlerindeki Gnostik temayüllerin tamamıyla
Marcion tarafından üretilmiş ya da kurgulanmış
olduğunu düşünmek de yersizdir. Zira,
Hıristiyanlığın ilk dönem tarihinde başta Simon
Magus olmak üzere, Menander, Saturninus,
Basilides ve Valentinus gibi birçok önemli
şahsiyetin gerek Marcion öncesi dönemde gerekse
Marcion zamanında Gnostik düşünceleriyle ön
plana çıktıkları bilinmektedir. Kaldı ki Stephan
Wilson'ın ifade ettiği gibi, Marcion'un sıkı bir
Pavluscu olduğu ve hem Pavlus'un hem de
Pavlusculuğun Marcion öncesi dönemlerde
halihazırda Gnostik etkileşime açık olduğu da
bilinmektedir.
Bundan başka Marcion'un hocası olan Cerdo'nun da
bir Gnostik olduğu kesindir.
Marcion'un Gnostisizmle ilişkili
düşünceleri özellikle onun düalist
yaklaşımlarında, kozmik aleme ya da bu dünyaya
karşı bir "yabancı" veya "öteki" olan yüce tanrı
anlayışında, maddi aleme karşı tavırlarında ve
asketizmi esas alan yaşam tarzına yönelik
fikirlerinde yoğunlaşmaktadır.
Baştan sona Marcion teolojisi
düalist bir anlayışa dayalıdır. Marcion; tanrı,
kurtuluş, tanrısal mesaj ve nitelikler
konusundaki bir dizi düalist ilkeler
çerçevesinde dile getirdiği düşüncelerini,
zamanın Roma kilisesinin temsil ettiği yaygın
anlayışa karşı antitezler şeklinde savunur.
Onun, günümüze kadar ulaşamamış olan yapıtının
da Antitezler başlığını taşıması bundan
dolayı olsa gerektir.
Hocası Cerdo gibi Marcion da iki
asli tanrısal ilkenin varlığını kabul eder.
Bunlardan birincisi Eski Ahit peygamberleri ve
hukuk aracılığıyla bilinip tanınan ve maddi
alemin yaratıcısı olan tanrıdır.
İnsanı yaratan ve düşüş-günah-ölüm
kısırdöngüsüne mahkum eden de bu tanrısal
varlıktır. Bu "yaratıcı tanrının" (Demiurgun) en
çarpıcı nitelikleri doğruluk ve adalettir.
Adalet niteliği doğrultusunda o, hukukun taviz
vermez ve katı bir takipçisidir. Acımasız bir
karşılık verme ve intikam alma hukuku doğuran
adalet niteliğiyle ön plana çıkan bu tanrı aynı
zamanda "kötüdür"
ve mükemmel değildir. Mükemmel olmayışı
yarattığı aleme de "kötülük" şeklinde
yansımıştır. Nitekim Marcion, kötülüklerin
yaratıcısı/kaynağı olan bu yaratıcı tanrının
savaştan zevk aldığını, kötü niyetli olduğunu ve
çeşitli Eski Ahit metinlerinde de görüldüğü gibi
zaman zaman kendisiyle bile çeliştiğini ileri
sürer.
Marcion'a göre, gerek peygamberlerin öğretileri
ve hukuk aracılığıyla gerekse yarattığı maddi
alemden hareketle bilinip tanınan bu tanrı,
"Eski Ahit tanrısıdır".
Marcion'un kabul ettiği ikinci
tanrısal varlık ise, yaratıcı tanrının aksine
fazlaca bilinip tanınmayan, dolayısıyla bu aleme
"yabancı" ya da "öteki" olan üstün tanrısal
güçtür. Bu "yabancı" tanrı, nitelikleri
itibarıyla yaratıcı tanrıdan daha üstün ve
yücedir; zira her ne kadar maddi alemle bir
ilgisi olmaması ya da onun dışında olması
nedeniyle fazlaca bilinip tanınmasa da onun en
önemli niteliği mükemmelliğidir. Mükemmelliği
doğrultusunda o, mutlak "iyi" olan bir tanrısal
varlıktır. Adalet sıfatıyla hukukun koyucusu ve
katı şekilde uygulayıcısı olan yaratıcı tanrıya
karşı bu tanrı mutlak iyilik sıfatıyla
merhametli ve bağışlayıcıdır. Her zaman var
olmasına karşın bu "iyi tanrı" insanlara
kendisini yalnızca "Oğul İsa" vasıtasıyla ifşa
etmiştir. Kötülüklerle dolu olan yeryüzünde
hukuk, günah ve ölüm çemberinin tutsağı olarak
yaşayan insanların kurtarılması için bu yabancı
tanrı, saf iyilik, Tiberius'un 15. yılında
(yaklaşık MS 29'da) kendi tanrısal ruhunu İsa
Mesih'e göndererek bu dünyada görünmüş, Oğul İsa
Mesih'te kendisini ifşa etmiştir.
Baba'dan (iyi tanrıdan) yalnızca ismen ayırt
edilebilen Oğul, İsa Mesih'teki tanrısal güçtür.
Dolayısıyla İsa Mesih'in "Baba" dediği tanrı,
maddi alemin yaratıcısı olan hukukun tanrısı
değil, mutlak iyi ve bu aleme yabancı olan
tanrıdır. "Yaratıcı tanrı" Eski Ahit'in
tanrısıyken, "iyi tanrı" insanların kurtuluşunu
temin eden Yeni Ahit'in ve İncilin tanrısıdır.
Marcion'a göre bu iki tanrısal
varlık birbirlerine zıt niteliklere sahiptirler.
Birisi, yarattığı alemden ve Eski Ahit'ten
hareketle bilinip kavranabilen, maddenin
yaratıcısı/düzenleyicisi (Demiurg), bu alemin (aeonun)
yöneticisi olan ve adalet ilkesini ön plana
çıkaran bir varlıkken, diğeri bilinemeyen,
kavranamayan, bu aleme yabancı/öteki olan,
kötülüğün kaynağı maddi alemle bir ilişkisi
bulunmayan ve iyilik ilkesini ön plana çıkaran
bir varlıktır. H. Jonas'ın yerinde tespitiyle,
Marcion'a göre bu birbirine zıt niteliklerin
aynı varlıkta toplanması mümkün değildir.
Dolayısıyla bir tanrı aynı zamanda hem adaletli
hem de iyi veya hem bu alemi yaratan hem de bu
aleme yabancı olan olamaz. Bu nedenle İsa'nın
mesajının (İncilinin) söz konusu ettiği tanrı,
bilinen, adalet ilkesiyle tanınan ve maddi
alemin yaratıcısı olan Eski Ahit'in tanrısı (Yahve)
değildir.
Marcion'un bu iki tanrısı, Mecusi
geleneğinde mutlak şekilde iyi ve kötü tarzında
birbirinden ayrılmış Ahura Mazda ve Angra
Mainyu'nun karşılığı değildir. Zira, ifade
ettiğimiz gibi Marcion, yaratıcı tanrı konusunda
"kötü" niteliğinden ziyade "adalet" niteliğini
vurgulamakta ya da onun kötülüğünü hukukun katı
ve acımasız uygulayıcısı olmasıyla
ilişkilendirmekte ve onu sevgiden uzak,
merhametsiz, katı bir yönetici şeklinde
tanımlamaktadır. Diğer taraftan, Marcion'un bu
düalist tanrı anlayışı büyük oranda Gnostik
geleneklerin tanrı tasavvuruna uygun
düşmektedir.
Gerek Valentinus ve Basilides gibi Hıristiyan
Gnostiklerinde gerekse Sâbiîlik ve Maniheizm
gibi Hıristiyanlık dışı Gnostik geleneklerde
maddi alemin yaratıcısı ve düzenleyicisi olan
tanrısal varlıkla (Demiurgla) madde alemine
yabancı olan ve mutlak iyilik/mükemmellik
niteliklerini haiz yüce tanrısal varlık
birbirinden ayırt edilir. Sâbiîlikte olduğu gibi
Demiurg'un bizzat kendisi varlık ya da menşe
itibarıyla kötü olmasa bile, var olmasına neden
olduğu maddi alemin kötülükle özdeş olması onu
kötü bir tanrı haline getirmektedir. Kötülük
problemi konusunda burada yürütülen temel mantık
"iyiden kötünün neşet etmeyeceği" ilkesidir.
Nitekim Marcion, adalet sıfatıyla ön plana çıkan
"yaratıcı tanrının" kötülükle ilişkisi
konusunda, İncil'deki "iyi ağaç ve kötü ağaç"
örneğinden (Luka 3:9, 6:43-44; Matta 3:10,
7:17-19, 12:33) hareketle şu değerlendirmeyi
yapar: Nasıl ki iyi ağaçtan kötü meyve neşet
etmezse, iyi tanrıdan da kötü şeyler sadır
olmaz. Maddi alem kötülüklerle dolu olduğuna
göre bu alemin yaratıcısı tanrı iyi bir tanrı
değildir.
Marcion'a göre bu iki tanrısal
varlık arasında yalnızca karşıt nitelikler
değil, bir çekişme ve mücadele de söz konusudur.
Örneğin yaratıcı tanrı, yarattığı insanı yeryüzü
yaşamına ve bu yaşamın günah-ölüm çarkına mahkum
ederken, iyi tanrı insanı kötülükle dolu bu
alemden kurtarmayı amaçlamaktadır. Yaratıcı
tanrı hukuku koyup onun gerekliliğini
vurgularken, iyi tanrı bu hukuku tanımamaktadır.
Yine yaratıcı tanrı katında kafir olan Kabil,
Sodomlular ve Mısırlılar gibi kişiler iyi
tanrıya iman yoluyla kurtuluşa kavuşurken, Nuh,
İbrahim gibi Eski Ahit peygamberleri de dahil
yaratıcı tanrıya inanıp bağlanan kişiler, iyi
tanrıya iman yolunu seçmeyip kötülüğe mahkum
olarak kalmışlardır. Benzer şekilde iyi tanrı,
yaratıcı tanrının mesajını temsil eden Eski
Ahit'i tanımayıp kaldırmış yerine kendi mesajını
(İncili) koymuştur.
Bu iki tanrısal varlık arasında
şahsi bir mücadele de söz konusudur. Marcion'a
göre ne yaratıcı tanrı ne de onun yaratıkları,
"görünmez, tanımlanamaz iyi tanrının" kendisini
İsa'da ifşa etmesine kadar ondan haberdar
değildiler. Nitekim Tiberius'un 15. yılında İsa
Mesih'te kendisini ifşa eden bu iyi tanrıyı,
Demiurg (yaratıcı tanrı) kabullenmemiş,
kendisine ve öğretisine karşı mücadele eden bu
üstün tanrısal gücü çarmıha gerilerek ölüm
cezasına çarptırmaya cüret etmiş, hatta çarmıh
sonrası onu Hades'e atmıştır. Ama iyi tanrı
Hades'te de mücadelesini sürdürmüş ve daha
önceden yaratıcı tanrı tarafından oraya atılan
Musa karşıtı Mısırlılar, Sodomlular ve Kabil
gibi kişilerin kurtuluşunu sağlamıştır.
Düalitenin iki kutbunu oluşturan bu
tanrısal varlıklar arasındaki mücadele, bütün
Gnostik geleneklerde tanrı düşüncesinin en
çarpıcı karakteristik özelliğidir. Örneğin
Sâbiîlerde ışık ve karanlık tanrısı adı verilen
iki tanrısal prensip arasında bitmek tükenmek
bilmeyen bir çekişme vardır. Aynı şekilde
Maniheizmde de iyilik ve nuru temsil eden yüce
tanrı ile karanlığı ve kötülüğü temsil eden
karanlık kralı arasında ezelden ebede devam eden
mücadele/çatışma söz konusudur.
Marcion'un Mesih anlayışında da
düalist yaklaşımın izlerini görmek mümkündür.
Ona göre yaratıcı tanrı bütün insanların
yaratıcısı olmakla birlikte, insanlar arasından
İsrailoğullarını özellikle seçip yüceltmiştir.
Bu çerçevede İsrailoğullarına gönderilen Musa ve
diğer peygamberler yaratıcı Tanrı'nın (Demiurg'un)
peygamberleridirler. Aynı şekilde yaratıcı
tanrı, ileride gelerek İsrailoğullarının yeryüzü
üstünlüğünü gerçekleştirecek bir Mesih de
gönderecektir.
Eski Ahit'in çeşitli ifadelerinde geleceği
vurgulanan bu Mesih, Demiurg tarafından
gönderilecek olan İsrailoğulları Mesih'idir.
Yalnızca Musa ve Davud değil tüm Eski Ahit
peygamberleri bu Mesih'in geleceğini
beklemekteydiler. Marcion'a göre bunun, iyi
tanrının kendisinde ifşa olduğu kurtarıcı İsa
Mesih'le kesinlikle bir ilgisi yoktur. Tıpkı
bağlı olduğu yaratıcı tanrı gibi, İsrailoğulları
Mesih'i de hukukun katı bir takipçisi olacak,
hatta misyonunu gerçekleştirmek için savaşacak
ve kan dökecektir. Oysa İsa Mesih, iyilik ve
merhamet sıfatlarını haiz bir kurtarıcıdır;
hukuku ilga etmiş, savaşa ve kan dökmeye karşı
çıkmıştır. Dolayısıyla nitelik itibarıyla da
Eski Ahit Mesih'iyle ayrı kutuplarda yer
almaktadır.
Marcion, genel Hıristiyan
düşüncesinde önemli bir dogma olan, doğumundan
itibaren İsa Mesih'in tanrısal ruhu taşıdığı
inancını kabul etmez. Ona göre, Tiberius'un 15.
yılında tanrısal ruh kendisini aniden İsa
Mesih'te ifşa etmiştir.
Dolayısıyla Marcion'a göre Mesih'te tanrı
inkarne olmamış, kendisini ifşa etmiştir. Ani
bir olay şeklinde vuku bulan bu ifşa olma daha
önceden haberdar olunan ya da gerçekleşeceği
beklenen bir hadise değildir. Marcion'un
ifadesiyle: "Aniden Oğul, aniden gönderilme ve
aniden Mesih!"
İyi tanrının, İsa Mesih'te aniden
kendisini Oğul olarak ifşa etmesi ve İsa
Mesih'teki Oğul'un Baba'dan yalnızca isim
itibarıyla ayrı olması fikrine sahip olan
Marcion'un, bu düşünceleriyle bir Modalist
olduğu açıktır.
Zira bu düşüncesiyle Marcion, Hıristiyanlığın
Baba, Oğul, Kutsal Ruh anlayışına dayalı
geleneksel Teslis dogmasına karşı çıkmakta ve
yüce tanrının, tarihin bir safhasında aniden
geçici olarak İsa Mesih'te insanlara Oğul
suretinde göründüğünü ileri sürmektedir.
Yine Marcion'a göre iyi tanrının
kendisini ifşa ettiği İsa Mesih'in gerçek bir
bedeninden de söz edilemez. Bir başka ifadeyle
onun bedensel varlığı sadece bir hayalden
ibarettir.
Zira yüce tanrı, ancak bu hayali bedende
kendisini maddi alemde ifşa edebilirdi. Madde
alemine yabancı/öteki olan bu tanrısal varlığın,
aksi taktirde bu alemle irtibat kurması mümkün
değildi.Aynı
şekilde Marcion, İsa Mesih'in insani yönünün de
gerçek değil yalnızca bir görüntüden ibaret
olduğunu, dolayısıyla onun çarmıha gerilmesi,
ölmesi ve yeniden dirilmesi gibi hadiselerin de
gerçek değil birer hayal olarak düşünülmesi
gerektiğini ileri sürer. Theodoret, İstanbul
keşişlerine yazdığı mektubunda Marcion'un, İsa
Mesih'in bakireden doğması ve ölüm sonrası
bedenle dirilmesi (resurrection) inançlarını
reddettiğini de yazar.
Tertullian'ın da belirttiği gibi, bu
görüşleriyle Marcion'un, Doketizmi benimsediği
açıktır. Marcion, kurtarıcı Mesih'in hayali bir
bedene sahip olduğu, dolayısıyla onun çarmıh
hadisesi de dahil bedensel bir takım
faaliyetlerinin de bu çerçevede düşünülmesi
gerektiği fikrini, Tekvin'de geçen üç ilahi
varlığın İbrahim'e gelmesi kıssasıyla
delillendirmeye çalışır.
Bazı araştırıcılar, haklı olarak
Marcion'un birbirine zıt nitelikleri haiz iki
tanrı anlayışının, temelde Pavlus'un hukuk ve
Mesih'in mesajı (İncil) tasavvurunun aşırı bir
yorumu olduğunu ifade ederler.
Gerçekten de hukuk-İncil, ruh-beden,
ışık-karanlık ve benzeri düalist yaklaşımlara
Pavlus'un mektuplarında sıkça rastlanmaktadır.
Marcion'da düalist yaklaşımın bir
başka örneğini Eski Ahit-Yeni Ahit ayrımında
bulmak mümkündür. Yukarıda da ifade ettiğimiz
gibi Marcion, Eski Ahit'i yaratıcı tanrının
"intikam alma hukukuna dayalı" katı adalet
prensibini işleyen bir kitap olarak
değerlendirir ve şiddetle ona karşı çıkar. Bunun
yerine kurtarıcı iyi tanrının mesajını (İncil'i)
ön plana çıkarır. Eski Ahit insanı hukuk-günah
ve ölüm çarkına mahkum ederken, kurtarıcının
mesajı insana bütün bunlardan kurtuluş
vaadetmektedir. Bu çerçevede Marcion, çoğu
araştırıcının haklı olarak belirttiği gibi
Pavlus geleneğine dayalı Hıristiyanlığı,
Yahudilik ve Eski Ahit etkisinden kurtarmaya
çalışmaktadır. Hatta Marcion'un fikirlerinde
Yahudilik-Hıristiyanlık düalitesinin varlığından
da bahsedilebilir. Zira o, Yahudileri yaratıcı
tanrının seçilmiş halkı olarak tanımlamakta ve
bütünüyle yaratıcı tanrının mesajını içeren Eski
Ahit'in Yahudiler aracılığıyla insanlığa egemen
kılınmaya çalıştığını düşünmektedir. Diğer
taraftan, iyi tanrının kurtuluş sunan mesajına
inananlar topluluğunu oluşturan Hıristiyanların
ise yaratıcı tanrının, dolayısıyla da Eski Ahit
ve Yahudiliğin boyunduruğundan kurtulanlar
olduğunu vurgulamaktadır. Marcion'un Eski Ahit
ve Yahudilik karşıtlığı o kadar önemlidir ki o,
Eski Ahit/Yahudi geleneğinin büyük değer verdiği
Habil, Enüş, Nuh, İbrahim soyundan gelenler,
Eski Ahit peygamberleri ve benzeri şahsiyetlerin
sonuçta kurtulamayacağını, bu geleneğin kötü
gördüğü Mısırlılar, Sodomlular, Kabil ve benzeri
şahısların ise kurtulacağını söylemekten geri
kalmamaktadır.
Marcion'un Eski Ahit'e ve Yahudiliğe karşı bu
tutumunu bazı çağdaş yazarlar bir çeşit
antisemitizm olarak değerlendirmektedirler.
Bu doğrultuda Marcion, kendi zamanındaki Roma
merkezli Hıristiyanlık anlayışını kurtarıcı
tanrının mesajından sapmakla, Yahudilik ve Eski
Ahit boyunduruğunda olmakla suçlamaktadır.
Nitekim o, kendi döneminde Hıristiyan cemaatin
elindeki dinsel literatürü, bu düşünce
doğrultusunda yeniden gözden geçirmiş ve
Yahudilikle Eski Ahit etkisinden sıyrılmış bir
kutsal metin derlemeye çalışmıştır.
Ona göre kurtuluş için iman edilmesi gereken iyi
tanrının mesajında sevgi, tolerans ve bağışlama
ağır basmaktadır ki bunların hiçbiri Eski
Ahit/Yahudi geleneğinde bulunmamaktadır.
Dolayısıyla o, hazırladığı kutsal metne Eski
Ahit muhtevasını dahil etmemeye özel bir önem
atfetmiştir.
Marcion'un kabul ettiği kutsal metin, Luka
İncili ile Pavlus'un 10 mektubundan
oluşmaktaydı. Marcion, günümüz Yeni Ahit'inin
temelini oluşturan 4 İncil arasında yalnızca
Luka İncili'ni kabul etmiş;
ancak bu metni de olduğu gibi değil, yeniden
gözden geçirerek ele almıştır. İsa Mesih'in
mesajını izlemede Marcion'un kendisine klavuz
edindiği Pavlus, mektuplarında "yaydığı bir
İncilden" bahsetmekteydi;
bu ise Marcion'a göre bir tek İncil metninin
bulunduğuna işaretti. İnciller konusundaki
çalışmalarıyla Marcion, Pavlus'un İsa Mesih'ten
almış olduğu bu orijinal İncili ortaya koymaya
çalışıyordu.
Tertullian'ın da ifade ettiği gibi
birçok kişi, Luka İncili'nin Pavlus öğretileri
doğrultusunda derlendiğini düşündüğüne göre,
Marcion açısından Luka İncili, incil metinleri
arasında Pavlus tarafından öğretilen orijinal
Mesih İncili'nin tek derlemesiydi.
Benzer şekilde o, günümüz Yeni Ahit'inde yer
alan ve Pavlus'a atfedilen 13 mektuptan yalnızca
onunu (Galatyalılara Mektup, Korintlilere
Birinci ve İkinci Mektuplar, Romalılara Birinci
ve İkinci Mektuplar, Selaniklilere, Efeslilere,
Koloselilere, Filipililere Mektuplar ile
Filimun'a Mektup) kabul etmiş; "rahipsel
mektuplar" adı verilen Timotiye Birinci ve
İkinci Mektup ile Titus'a Mektubu ise kabul
etmemiştir.
Bundan başka günümüz Yeni Ahit'inde bulunan,
Resullerin İşleri, İbranilere Mektup, Yakub'un
Mektupları ve benzeri diğer metinler de Marcion
tarafından sahih kabul edilmemiştir.
Diğer taraftan Marcion, otantik kabul edip kendi
Yeni Ahit'ine dahil ettiği Luka İncili ve
Pavlus'un 10 mektubunu da günümüzde mevcut
olduğu şekilde almamıştır. Bu metinlerdeki,
kendine göre İsa Mesih'in mesajına uygun
düşmeyen ya da yaratıcı tanrının ve Eski Ahit'in
uzantısı durumunda olduğuna inandığı kısımları
çıkarmıştır. Örneğin bu çerçevede, İsa Mesih'in
doğum hikayesini konu edinen Luka İncili'nin ilk
iki bölümünü kabul etmemiştir.
Aynı şekilde Pavlus'un mektupları üzerinde de
çeşitli çalışmalar yapmıştır.
Kutsal metinler konusundaki bu çalışmalarıyla
Marcion, Hıristiyanlık tarihinde gerek metin
tenkiti konusunda ilk çalışmayı başlatan kişi
olması yönünden gerekse Eski Ahit, Yeni Ahit ve
benzeri kavramların ortaya çıkmasını sağlaması
yönünden önemli bir görev yapmıştır. Bu nedenle,
bazı çağdaş araştırıcıların "Marcion olmaksızın
ne Yeni Ahit'in ne de Pavlus mektuplarının
olacağı" iddiasını
abartılı bulmamak gerekir. Marcion'un, Eski Ahit
yanı sıra Yeni Ahit metinlerine de yönelttiği
eleştiriler, Hıristiyan kutsal metinlerinin İsa
Mesih ve ilk cemaatin öğretilerini ne kadar
temsil ettikleri ve ne kadar güvenilir oldukları
konusundaki tartışmaların, bu metinlerin
derlendiği dönemin hemen sonrasında başladığını
göstermesi bakımından da önemlidir.
Gnostik geleneklere paralel şekilde savunduğu
tanrı ve benzeri prensipler arasındaki düalite
ilkesi dışında, Marcion'un maddeye yaklaşımı ve
asketik yaşam biçimi de Marcion düşüncesindeki
Gnostik yaklaşımları ifade etmektedir. Yukarıda
ifade ettiğimiz gibi, Marcion'a göre yaratıcı
tanrı tarafından meydana getirilen maddi alem,
yaratıcısı gibi eksiktir, mükemmel değildir ve
olumsuz nitelikleri haizdir. Demiurg ya da
yaratıcı tanrıya karşı koymak için bu dünyaya
ait şeylere de karşı çıkılmalıdır.
Dolayısıyla maddi alemin ve kişiyi bu aleme
bağlı tutan hiçbir şeyin kurtarıcı iyi tanrı ve
kurtuluş açısından önemi yoktur. Aksine iman
yoluyla iyi tanrının mesajını kabul etmek demek,
yaratıcı tanrıyla birlikte onun neden olduğu
maddeden yüz çevirmek demektir. Marcion,
yaratıcı tanrının eseri olan maddi alemden
kaynaklanan hiçbir şeyin kurtuluşta bir payının
olmadığını düşünür. Bu nedenle, ona göre kişinin
bedeninin de kurtuluşta yer alması mümkün
değildir.
Dolayısıyla kurtuluş, yalnızca ruhsal olarak
mümkündür.
Marcion, kurtuluş için katı bir Rigorist ahlak
anlayışı önerdi. Buna göre kurtuluşa ulaşabilmek
için kişinin elinden geldiğince yeryüzü
yaşantısından uzak durması, evlenmemesi, çocuk
sahibi olmaması ve et yememesi gerekiyordu.
Marcion'un katı bir takipçisi olarak izlediği
Pavlus, mektuplarında cinsel asketizmin kurtuluş
için en iyi yol olduğunu vurgulamaktadır.
Marcion'un ise Pavlus'un bu yaklaşımını
radikalleştirdiği ve genelleştirdiği
görülmektedir. Ona göre, iyi tanrının mesajını
kabulün ya da Mesih'le birleşmenin göstergesi
olan vaftiz, ancak mutlak bekarlığı seçenler
veya eşlerini bırakanlar, dullar ve münzeviler
için yapılabilirdi.
Bu durumda vaftiz olmuş Marcioncuların mutlaka
eşlerini bırakmaları gerekiyordu. Marcioncuların,
bu nedenle vaftiz olmayı yaşamlarının son
dönemlerine kadar tehir ettikleri
söylenmektedir.
Ayrıca Marcioncuların içki içmeyi de kurtuluşa
ulaşabilme açısından sakıncalı gördükleri,
bundan başka elden geldiğince oruçlu olmayı
önerdikleri bilinmektedir.
Demiurgun eseri olması nedeniyle maddi aleme ve
bu alemin uzantısı olan şeylere karşı çıkma
bütün Gnostik geleneklerin ortak bir
özelliğidir. Sâbiîlik, Maniheizm ve benzeri
Gnostik dinlerde yeryüzü alemi, kötü tanrısal
varlığın egemenliği altında bulunan karanlık
aleminin bünyesinde olarak düşünülür ve yeryüzü
aleminin yaratıcısının karanlık alemine düşmüş
ya da atılmış bir varlık olan Demiurg olduğuna
inanılır. Ayrıca bu geleneklerde, karanlık
tanrısının bir tutsağı olarak madde aleminde ve
beden hapishanesinde tutsak hayatı yaşayan
ruhun, buradan kurtulabilmesi için yeryüzü
yaşantısından uzak durması ve bedenin
isteklerine karşı çıkması öngörülür. Bu
doğrultuda Maniheizmde meşhur "üç mühür" ilkesi
vardır. Buna göre evlenmeme, et yememe, içki
içmeme gibi kurallar çerçevesindeki bir asketik
yaşamın, kurtuluşa ulaşabilmek için zorunlu
olduğu düşünülür.
Aynı şekilde, elden geldiğince asketik bir yaşam
sürdürülmesi yönündeki bir yaklaşım diğer
Gnostik geleneklerde de mevcuttur.
Marcion, kurtuluşun "bilinmeyen ve bu aleme
yabancı olan iyi tanrının" kendisinde ifşa
olunduğu İsa Mesih'e imanla mümkün olduğunu
ileri sürer. Kurtuluşun imanla mümkün
olabileceği konusunda Marcion'un, sıkı sıkıya
Pavlus teolojisine bağlı olduğu görülmektedir.
İsa Mesih'te insanlığa görünen tanrısal ruh
kurtarıcıdır. Gnostik geleneklerin Redeemer
(kurtarıcı) tasavvurunda olduğu gibi, Marcion'a
göre de kurtarıcı tanrısal ruh bu aleme
yabancıdır, bu alemin dışındadır. Kendi
nitelikleriyle tamamıyla zıt özelliklere haiz
olan bu alemde kurtarıcılık görevini yapabilmek
için, tıpkı Sâbiîlerin kurtarıcısı Manda d Hiia
ya da Maniheizmin kurtarıcıları Muhteşem İsa ve
Manuhmed gibi yeryüzü elbisesine bürünür. Yine
Gnostik geleneklerde olduğu gibi, bu alemin
güçleri ve yaratıcı tanrı onu bilip
tanımamaktadır. Nitekim yaratıcı tanrının
elçileri olan İbrahim ve benzeri peygamberlerle
Habil, Enüş ve Nuh gibi kişiler, kurtarıcıyı
tanımamış, kabul etmemişlerdir.
Marcion'a göre, yalnızca kurtarıcıya iman eden
ve asketik bir yaşam süren ruhlar (Marcioncular)
kurtulabileceklerdir. Kurtuluş, -yukarıda
vurguladığımız gibi- ruhsaldır; bedenin
kurtuluşu söz konusu değildir. Marcion'un,
Gnostik dinlerin önemli bir ortak özellikleri
olan kurtuluşun Gnosis veya gizli bilgi (hikmet,
marifet) yoluyla olması tasavvuruna karşı,
kurtuluşun İsa Mesih'in öğretisinde ifadesini
bulan iyi tanrıya imanladır düşüncesini
yeğlemesi dikkat çekicidir. Fakat bu hususun,
Marcion'un Gnostik geleneklerden radikal bir
farklılığı şeklinde düşünülmemesi gerekir. Zira,
Sâbiîlik ve Maniheizm gibi Gnostik geleneklerde,
son tahlilde "bu aleme yabancı (öteki) olan yüce
iyilik /ışık tanrısının ve iyilik/ışık aleminin
bilgisi" demek olan Gnosis'e sahip olmakla,
Marcion düşüncesinde temel olan "bu aleme
yabancı olan ve tam olarak bilinip
kavranılamayan iyi tanrıya" iman etmek arasında
radikal bir farklılıktan ziyade dikkat çekici
paralellikler bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Pavlus sonrası ilk nesil
Hıristiyan kuşağın önemli bir temsilcisi olan
Marcion, gerek savunduğu fikirler gerekse
faaliyetleri yönünden oldukça dikkat çekici bir
şahsiyettir. Pavlusçu anlayışın katı bir
takipçisi olan Marcion, henüz yaşadığı dönemde
Yahudilik ve Eski Ahit'in etkisiyle Pavlusçu
anlayıştan sapmalar olduğu iddiasını dile
getirmiş ve Hıristiyanlıktaki bu sapmaları
Hıristiyanlığın kutsal metninden ve
dogmalarından temizlemeye çalışmıştır. Gerek
Pavlus gerekse Simon Magus, Saturninus,
Basilides ve Valentinus gibi ilk dönem
Hıristiyanları üzerinde oldukça etkili olan
Gnostik gelenek, Marcion üzerinde de etkili
olmuştur. Yaşadığı dönemin ünlü Gnostik
öğretmeni olan Suriyeli Cerdo'nun öğrencisi olan
Marcion, kendisine düstur edindiği Pavlus
öğretilerindeki Gnostik unsurları
geliştirerek radikal bir düalizme ve asketizme
dönüştürmüştür.
|