Gnostik Mitolojide Düşüş Motifi
 ve Demiurg Düşüncesi
*

Doç.Dr. Şinasi Gündüz  

 Dinsel geleneklerin hemen hepsi maddi aleme (özellikle de yeryüzü ve onu çevreleyen gezegenlere), dinin asli muhatabı olan insanla ilişkisi açısından yaklaşırlar. Yine eksiksiz bütün dinler, temel doktrinleri arasında muhatabı olan insan için bir saadet ve mutluluk formülüne, onun için bir hidayet (ya da kurtuluş) öğretisine yer verirler. Soterioloji veya kurtuluş doktrini dinsel öğretilerin esasen temelini oluşturan bir konudur. İçinde yaşanılan maddi hayatta insanı saadet ve mutluluğa, hidayet ve kurtuluşa iletecek formüller, zorunlu olarak insanın saadet ve mutluluğunun karşısında olan acı ve ıstırabın, hidayet ve kurtuluşun karşısında olan sapkınlık ve dalaletin de insan hayatında söz konusu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bazı dinsel gelenekler acı ve ıstırapla dolu olan hayatın insanın bizzat kendisinden kaynaklandığı üzerinde dururlar. Başta çeşitli Hint dinleri olmak üzere birçok inanç sistemi tamamıyla acı, ıstırap ve çileyle dolu olan yeryüzü yaşantısının insanın bizzat kendi hareketleriyle belirlenen bir kısırdöngüye bağlı olduğunu kabul etmektedir. Örneğin Budizm kurtuluş doktrinini, yeryüzü hayatının tamamıyla ıstıraplarla dolu olduğu, ıstırapların kaynağında insanın bu acı dolu hayata bağlanma isteğinin bulunduğu ve bu ıstıraplardan kurtulmak gerektiği temeli üzerine bina eder; insanın kurtuluşu demek olan Nirvana’ya ulaşabilmek için doğru davranmak ve doğru düşünmek gibi hususlara riayet etmenin gerekliliğini vurgular. Bir başka Hint geleneği olan Caynizm ise hayatın acımasız karma çemberinden kurtulabilmek, acı ve ıstırapları yenebilmek için dünyadan el etek çekmeye yönelik katı bir asketik yaşantının önemi üzerinde durur. Öte yandan Zerdüştlük gibi etik düalizmin, İslam ve Yahudilik gibi monoteizmin hakim olduğu dinlerde de insanın yüz yüze kaldığı acı ve ıstırabın veya sapıklık ve hidayetin doğrudan insanın kendi eylemleriyle ilişki olduğu belirtilir. Zerdüştlükte tapınılan yüce tanrının mutlak iyi olduğu ve kötülükle hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtilir; bizzat kendileri kötü olmamakla birlikte maddi alem ve insan ilişkisinden kaynaklanan etik kötülük tanrısal düalizmin bir kutbunu oluşturur. İslamda ise Allah’ın kudret ve iradesi yönünden hayır ve şerrin Allah’tan geldiği belirtilir, ancak insanın dalalet ve sapkınlığının temel sorumlusunun kendisi olduğu vurgulanır ve insanın yüz yüze kaldığı acı ve ıstırabın etik yönü üzerinde durulur.

            Birçok inanç sisteminde olduğu gibi, gnostik gelenekte de ontolojik ve teleolojik açıdan maddi alemi ve alem insan ilişkisini açıklamaya çalışmak üzerinde durulan temel konulardan birisini (belki de en önemlisini) oluşturur. Yaşantısında gerek ahlaki açıdan gerekse fiziksel açıdan acı ve ıstıraplarla karşı karşıya olan insana bunlardan kurtuluşun yollarını göstermek, Gnostik inanç sisteminde de öğretilerin merkezinde yer alır. Gnostisizm, acı ve ıstırabın, sapkınlık ve dalaletin, kısaca kötülüğün menşei konusunda diğer inanç sistemlerinden ayrılır. Gnostikler, kötülüğün yüce Tanrının tasarrufu dahilinde olduğunu ya da ondan kaynaklandığını kabul etmezler. Onlara göre tapınılan yüce varlık mutlak iyilik ve güzellik nitelikleriyle mücehhezdir. Kendisi her türlü kötü vasıftan uzak olduğu gibi, kötülüğe neden olması, yaratması veya kötülüğün ondan neşet etmesi de söz konusu olamaz. Öte yandan yine Gnostiklere göre insanın asıl varlığını oluşturan ve yüce tanrısal aleme ait olan ruh da yapısı gereği kötülükten uzaktır. O halde kötülüğün kaynağının bir başka yerde aranmasına ihtiyaç vardır. İşte bu noktada -diğer düalist akımlarda olduğu gibi- gnostisizmde de insanı ve alemi açıklamada çift kutuplu bir izaha yer verilir. Buna göre insan ve alemdeki bütün iyi nitelikler ve şeylerin kaynağı kendisi de nitelik itibarıyla iyi olan ve genellikle Yüce Hayat, Işık Kralı gibi isimlerle anılan yüce tanrıdır. Buna karşın çeşitli gnostik gelenekler arasında bir takım farklılıklar mevcut olmakla birlikte, tüm kötülüklerin kaynağı olarak ise maddi alem gösterilir. Ancak gnostisizm, böylesi bir düalizm konusunda diğer düalist geleneklerden ayrılır. Örneğin Zerdüştlükteki düalizm daha ziyade ahlakî bir karakter taşır. Gnostik düalizm adını verdiğimiz gnostiklerin düalizminde ise -etik bir karakter taşımanın yanı sıra- maddi aleme karşı doğrudan bir tavır söz konusudur. Gnostik düalizmde madde ve maddeden kaynaklanan her şey kötülükle özdeşleştirilir. Gnostik gelenekte hayatî olan bu tasavvur, örneğin Zerdüştlükte görülmez. [1]

            Gnostiklerce acının, ıstırabın, kaosun ve her çeşit kötülüğün sebebi olarak görülen maddenin (hyle) nereden kaynaklandığı konusunda çeşitli gnostik gruplar arasında farklı görüşlere rastlanır. Konuyla ilgili iki temel bakış açısı dikkat çekicidir. Bunlardan ilki Suriye-Mısır geleneği arka planına sahip olan gnostik akımlarca (özellikle bu kategoride yer alan Yahudi ve Hıristiyan gnostik gruplarca) benimsenen bakış açısıdır. Buna göre madde ve kötülük de diğer her şey gibi nihai planda tanrısal alemden ve yüce tanrısal güçten neşet etmektedir. Bu, bir anlamda monoteistik bir görünüm arzeder; ancak maddenin ve kötülüğün oluşumunun tanrının iradesinin dışında gerçekleşmesi ve her ne kadar var oluş silsilesi nihai olarak yüce tanrıya kadar uzansa da maddi alemi var edenin yüce tanrının dışında olan başka güçler olması bu bakış açısının gnostik düalist bir bakış açısı olarak nitelendirilmesine neden olmaktadır. Konuyla ilgili ikinci temel bakış açısı ise, Hans Jonas’ın İran tipi gnostisizm adını verdiği[2], Sâbiîlik ve Maniheizm gibi gnostik ekollerce benimsenen görüştür. Bu bakış açısında düalizm çok daha fazla belirgindir; kötülükle özdeşleştirilen maddi alemin ve her türlü acı, ıstırap ve kaosun kaynağı olarak kabul edilen bir diğer tanrısal varlığa, kötülük ya da karanlık tanrısına yer verilir. Karanlık Kralı, Büyük İfrit veya Yeraltı Canavarı Ur gibi çeşitli adlar verilen bu tanrısal güç kötülük prensibinin kişileştirilmiş bir halinden ibarettir. Tıpkı iyilik ve ışık prensibinin kişileştirilmiş hali olan yüce tanrı konusunda olduğu gibi kötülük tanrısı da ezeli ve ebedi olarak kabul edilir. Bir diğer ifadeyle bu görüşte, ilk bakış açısında olduğu gibi maddenin ve kötülük ilkesinin kaynağı nihai planda yüce tanrıya dayanmaz; zira o da tıpkı yüce tanrı ve iyilik ilkesi gibi kendiliğinden mevcuttur. Her iki bakış açısında da gerek maddi alemin oluşumu (kozmogoni) ve bunu müteakip insanın var oluşu (antropogoni) tasavvurları yönünden gerekse gnostik düalizmin birbirine zıt iki kutbunda yer alan iyilik ve kötülük ya da ışık ve karanlık prensiplerinin birbirleriyle olan mücadeleleri yönünden ilahi alemden düşüş motifi oldukça önemlidir. Bu motifin incelenmesine geçmeden önce, konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından gnostik alem anlayışı hakkında kısa bir bilgi vermek yararlı olacaktır.

            Gnostiklerin alem anlayışları düalist bir temele dayanır. Bütün gnostik gruplar, birbiriyle taban tabana zıt niteliklere sahip olan iki asli alemin varlığını kabul ederler. Bunlardan ışık alemi, nur alemi ya da hakikat alemi gibi isimlerle isimlendirilen alem, gnostiklerce tapınılan yüce tanrısal gücün merkezinde yer aldığı alemdir. Gnostik metinlerde “bilinmeyen” ve “maddi aleme yabancı olan” gibi sıfatlarla anılan yüce tanrının aleminden Pleroma (kemal, mükemmellik) terimiyle de bahsedilir. Bu alem, gnostik metinlerde “dünyalar” veya “aeonlar” gibi terimlerle ifade edilen birçok ilahi mekanı bünyesinde toplar. Işık alemini oluşturan bu ilahi mekanların sayısı 7, 9, 365 gibi çeşitli rakamlarla ifade edildiği gibi bazı metinlerde bunun sonsuz sayıda olduğu da belirtilir. Işık alemleri diye adlandırılan bu mekanlarda sayısız ilahi varlık, ışık varlıkları yaşar. Işık aleminin merkezinde yer alan yüce tanrıyı çevreleyen bütün bu varlıklar (aeonlar ve buralarda ikamet eden ışık varlıkları) bir bakıma yüce tanrının tezahürlerinden ibarettir. Yüce tanrının etrafında yer alan bu ilahi varlıklar yüce tanrıya mutlak itaat içerisinde ona hamd ve onu tesbih ederler. Yüce tanrı ve ışık alemleri bütün olumlu niteliklere haizdirler. Kısaca  hayat ve ışık nitelikleri olarak özetlenebilecek olan bu pozitif nitelikler düzen, verimlilik, var edicilik, adalet, huzur, barış ve benzeri tüm olumlu vasıfları içerir. Esasen hayat ve ışık kültü gnostik teolojiye baştan sona hakimdir. Örneğin birçok gnostik dokümanda yüce tanrı, diğer çeşitli isimlerin yanı sıra Hayat, İlk Hayat ve Işık Kralı gibi isimlerle de isimlendirilir. Bazı gnostik geleneklerde ise ışık alemi “Hayat Ağacı” adı verilen bir ilahi ağaç şeklinde tasvir edilir. Hayat Ağacı bir bakıma yüce tanrıyı sembolize eder, bu alemde yer alan diğer ışık varlıkları ise bu ağacın dalları ve yaprakları olarak nitelenir.

            Diğer taraftan gnostikler, düalist alem anlayışının öbür kutbuna ise karanlık ya da kötülük alemi adını verdikleri alemi koyarlar. Işık aleminin tam tersine bu alem tüm olumsuz nitelikleri bünyesinde taşıyan bir karaktere sahiptir. Suriye-Mısır tipi gnostik gelenekler, karanlık aleminin varlık itibarıyla ışık alemi gibi ezeli bir mevcudiyete sahip müşahhas bir alem olmadığını kabul ederler. Bu gruba dahil çeşitli gnostik metinlerde (örneğin Nag Hammadi Literatürü içerisinde yer alan Dünyanın Menşei Üzerine başlıklı dokümanda) karanlık aleminin öncesiz olmadığı ve ışık aleminin onun mevcudiyetinden önce var olduğu vurgulanır.

“Alemin tanrıları ve insanlığın, herkesin, kaostan önce hiçbir şeyin olmadığını söylediklerini gören ben, onlardan ayrı olarak onların hepsinin yanıldıklarını göstereceğim. Zira onlar ne kaosun menşeine ne de onun köküne vakıftırlar. ... Ancak gerçekte o (kaos), karanlık ismiyle isimlendirilen bir gölgeden neşet eder (ibarettir). Ve gölge, başlangıçtan itibaren mevcut olan bir varlıktan çıkar. Bundan başka, kaosun varlık haline gelmesinden önce onun mevcut olduğu açıktır.”[3]

Dolayısıyla bu anlayışa göre karanlık alemi, yüce tanrı ve tanrısal alemin dışında olan şeydir ve varlığı yüce tanrının varlığına bağlıdır. Diğer taraftan İran tipi gnostik geleneklerde karanlık ve kötülük aleminin tıpkı ışık alemi ve yüce ışık tanrısı gibi müşahhas bir varlığının bulunduğu kabul edilir. Buna göre karanlık alemi de ışık alemi gibi bir yapılanmaya sahiptir. Karanlık aleminin merkezinde Karanlık Kralı ya da Karanlık Tanrısı adı verilen tanrısal güç bulunur ve bütün kötü varlıklar bunun etrafında yer alır. Karanlık alemi de bir bakıma Karanlık Tanrısının tezahürlerinden ibaret olan sayısız kötü mekanlardan (dünyalardan) oluşur. Işık alemi ve ışık varlıklarının tersine bu alem hayat ve ışık prensiplerinden yoksundur; dolayısıyla düzen, verimlilik, var edicilik gibi niteliklere sahip değildir. Gnostik metinlerde sık sık bu alem durgun, kaotik ve gölgesel bir alem şeklinde tasvir edilir. Zulüm, şiddet, yalan, düzensizlik ve diğer bütün kötü nitelikler bu alemin karakteristik özellikleri arasındadır. Gnostikler, Karanlık Kralının da ezeli ve ebedi bir mevcudiyete sahip olduğunu kabul ederler.

            Gnostisizme göre bu iki alem, sadece birbirine taban tabana zıt niteliklere sahip olmakla kalmayıp aralarında bitmek tükenmek bilmeyen bir çekişme ve mücadele sürdürürler. Gnostik literatürde sembolik bir anlatımla betimlenmeye çalışılan bu mücadelenin temelinde, hayat ve ışık prensibinden yoksun olan karanlığın (veya kötülüğün), bünyesinde bu prensipleri taşıyan ışık varlıklarını ele geçirme arzu ve isteği yatar. Dolayısıyla gnostikler, bir çeşit “kutsal tarih anlayışı” olarak nitelenebilecek olan tarih doktrinlerini ışıkla karanlık güçleri arasındaki bu mücadele üzerine bina ederler. İki zıt güç arasındaki bu mücadele pasif, aktif ve tekrar pasif olmak üzere üç döneme ayrılır. Ezelde ışıkla karanlığın kendi asli mekanlarında bulunduğu ve aralarında pasif bir mücadelenin söz konusu olduğu kabul edilir. Bu ilk (orijinal) dönemin akabinde karanlıkla bazı ışık unsurlarının birbirine karıştığı ve fiili taarruzların cereyan ettiği aktif mücadele dönemi gelir. Aktif mücadele dönemi ilahi ışık aleminden düşüşün, maddi alemin yaratılmasının ve insanlık tarihinin de içerisinde yer aldığı dönemdir. Bu dönemin maddi alemin yok edileceği kıyamete kadar devam edeceğine inanılır. Aktif mücadele döneminin nihayetinde ise tekrar pasif mücadele dönemine dönülecektir. Bu, bir bakıma ışıkla karanlık alemlerinin aslî konumlarına yeniden dönmeleri anlamına gelir.

            Gnostisizmde ışık aleminin -Sâbiîlerde olduğu gibi- genellikle kuzeyde olduğu kabul edilir. Maniheizm gibi gnostik geleneklerde ise kuzeyin yanı sıra doğu ve batının da ışık aleminin yer aldığı yönler olduğu belirtilir. Öte yandan hemen hemen bütün gnostik gruplarca güney, karanlık aleminin bulunduğu yön olarak görülür. Ayrıca birçok dokümanda, ışığın yukarıda karanlığın aşağıda yer aldığı, ya da karanlığın yeraltında bulunduğu vurgulanır. Var oluşu genellikle ışık aleminden düşüş olayına bağlanan maddi alem veya kozmos ( özellikle yeryüzü ve gezegenler), bütün gnostik gruplarca karanlık aleminin bir parçası olarak nitelenir. Bazı dokümanlarda yeryüzünün maddi alemin merkezinde bulunduğu, bunun hava ve gezegensel alemin çevrelediği, ışık aleminin (Pleroma ve aeonlar) ise bunun üzerinde, en dışta yer aldığı belirtilir.[4] Ayrıca gnostik metinlerde karanlık aleminin en aşağıda, maddi alemin bunun üst kısmında, ışık aleminin ise en yukarıda olduğu da kabul edilir.

 

1. Düşüş Motifi

            Yukarıda belirttiğimiz gibi gnostik düşüncedeki düşüş teorisi, gnostisizmin kutsal tarih anlayışında ışıkla karanlığın aktif mücadele döneminin oluşumunu açıklayan ve dolayısıyla birçok gnostik bakış açısının temel taşını oluşturan bir doktrindir. Gnostik mitolojide önemli bir yere sahip olan düşüş, temel olarak ışık aleminin dışına çıkmayı ifade eder. Mitolojik anlatım içerisinde bu düşüş ya da ışık aleminin dışına çıkma, günah veya hata nedeniyle atılma, ışık aleminden dışlanma ve belirli bir gayeyle kasıtlı olarak gönderilme şeklinde olabilir.

            Gnostisizmde ışık aleminden düşüş motifiyle ilişkili olarak üç temel kategori göze çarpar. Bunlardan birincisi bazı ışık ruhları ya da varlıklarının hata ve günahları nedeniyle yüce tanrıdan ve bu alemden uzaklaştırılmaları veya atılmaları modeline dayalı düşüş anlayışıdır. İkincisi ışıkla karanlığın aktif mücadele döneminde, karanlığın bu ezeli savaşta alt edilebilmesi ve onun sinsi planlarının boşa çıkarılması için ruhun (insan ruhunun) süflî aleme gönderilmesi modelidir. Üçüncüsü ise çeşitli dönemlerde çeşitli amaçlarla bazı ilahi elçilerin karanlık alemine gönderilmeleri tasavvurudur.

            Bazı nüans farklarıyla düşüşle ilgili bu düşünce kalıplarının her üçüne de bütün gnostik geleneklerde rastlanır. Düşüş motifiyle ilgili yukarıda belirttiğimiz ilk model, bazı anlayışlara göre kötülüğün müşahhas hale gelmesini, bazılarına göre ise yapısı gereği durgun ve pasif konumda olan kötülüğün aktivite kazanmasını başlatan bir olay olarak algılanır. Sabiilik ve  Maniheizm gibi İran tipi düalizmin daha açık sergilendiği gnostik akımlara nazaran bazı Yahudi ve Hıristiyan gnostik akımları daha monist bir yaklaşım sergilerler ve başlangıçtan itibaren var olan yüce tanrının yanında karanlık veya kötülük prensibinin sonralığını vurgularlar.[5] Ancak bununla birlikte --Şem’in Açıklaması’nda vurgulandığı gibi[6]- ışıkla karanlık birbirini tamamlayan ve birinin varlığı diğerine bağlı olan iki prensiptir.

            Yahudi ve Hıristiyan gnostik düşüncesine göre düşüşün startı, ezeli yüce tanrının kendini düşünmeye başlamasıyla verilir. Her şeyden önce var olan yüce tanrının kendini düşünmesi eylemi, onun düşüncesinin şahıslaşmasına neden olur ve böylelikle yüce varlığın ilk tezahürü olan suret oluşmuş olur. Yüce varlığın bu ilk tezahürü hayat ve ışık prensiplerine sahip olma açısından yüce tanrıya benzer. Gnostik literatürde, oluşan bu surete çeşitli adlar verilir. Başta Valentinian ekolüne ait gnostik metinler olmak üzere birçok dokümanda buna -Yahudi “hikmet” anlayışı doğrultusunda- Sophia (hikmet), Pistis-Sophia (iman-hikmet) veya Achamoth (hikmet) adı verilir.[7] Kilise babası Iraneaus’u izleyerek bazı modern araştırıcıların Barbelo-gnostikler adını verdiği gnostik gruba ait metinlerde ise yüce tanrının ilk tezahürü için, Sophia’nın bir başka ifadesi olan Barbelo ve Protennoia (Ennoia, Pronoia) isimleri kullanılır.[8] Simonian gnostisizminde ise Sophia yerine Helen ismi kullanılır.[9] Son olarak bazı metinlerde ise buna Ruh adı verilir.[10] Yüce varlığın kendisini düşünmesi Sophia’nın oluşumuyla durmaz; düşünme eyleminin devam etmesi sonucunda diğer ışık varlıkları, aeonlar tezahür eder.

            Tanrıdan tezahür eden bu ilk ilahi varlık (Sophia) -bütün gnostik geleneklere göre- dişi bir figürdür. Sophia, farkında olmadan kendisini oluşturan yüce varlığa karşı gitgide ilgisizleşmeye ve onu unutmaya başlar; zira bu dişi figür yalnızlıktan sıkılmakta ve kendisine bir eş aramaktadır. İşte onun bu hareketi, kendisinin gittikçe yüce tanrıdan ve ilahi alemden uzaklaşmasına ve ışık alemiyle karanlık alemi arasında bir ara alem oluşturmasına yol açar. Gnostik düşünceye göre, yüce tanrıyı veya ilahi öğretiyi unutma ve buna karşı ilgisizlik şeklinde de olsa hata ve günah, kişinin kirlenmesine ve ilahi alemden uzaklaşmasına yol açar. Kirlenen kişinin ise bu kirlerden temizlenmeden ışık alemine dönmesi veya orada yer alması söz konusu olamaz. Bu nedenle kişinin, kurtuluş için gerekli şartları yerine getirene ve günahlarından temizlenene kadar ilahi alemin dışında kalması kaçınılmazdır. Dolayısıyla tanrının ilk tezahürü olan Sophia da hatası nedeniyle ilahi alemin dışına itilir.

Yalnızlıktan sıkılan Sophia’nın hatası onu, ezeli-ebedi ışık olan tanrının yerine gölgesel kaotik bir yapıya sahip olan karanlığa yönelmeye iter. Sophia ya da tanrının ilk tezahürünün karanlıkla ilişkisi gnostik dokümanlarda çeşitli şekillerde ele alınır. Bazı metinler onun bir eş bulabilmek umuduyla dipsiz kara sulardan ve sınırsız karanlıklardan ibaret olan aşağıdaki karanlık alemine baktığını ve bu hareketi sonucu karanlıkta suretinin yansıdığını vurgularlar.[11] Öte yandan Şem’in Açıklaması gibi metinler ise, cehalet içerisinde bulunan ve kendinden daha yüce kimse bulunmadığını sanan karanlık aleminin kımıldamaya başladığını, onun kımıldayışı esnasında çıkardığı sesten irkilen Ruh’un (Sophia’nın) ise aşağıdaki kara sularla kaplı olan bu aleme baktığını belirtir.[12] Dolayısıyla burada tanrının ilk tezahürü olan varlığın istemeyerek karanlıkla ilişki kurmuş olduğu ifade edilir.

Sophia’nın yüce tanrıdan uzaklaşması ve karanlıkla irtibat kurması, bazı metinlere göre sadece gölgesel bir varlığa sahip olan karanlığın şahıslaşmasına, müşahhas hale gelmesine neden olur. Gnostik Valentinian ekolüne ait Gerçeklik İncili gibi gnostik dokümanlar ise sembolik bir anlatımla kötülüğün ve maddenin oluşumunu yüce tanrıdan uzaklaşmaya bağlarlar. Gerçeklik İncili’ne göre, yüce varlığı (Baba tanrıyı) unutmak, cehalet ve bilmezlik, terör ve kaosa yol açmış ve bu terör ve kaos öyle büyümüştür ki bir sis tabakası haline gelmiştir. Bunun üzerine hata güçlenmiş ve maddenin var oluşu gerçekleşmiştir. Yine bu gnostik metne göre, yüce varlığın tekrar bilinmesiyle terör ve kaos yok olacaktır.[13] Valentinian ekolüne ait bu metinde, sembolik anlatım içerisinde “unutma, cehalet ve bilmezliğin” Sophia’yı, “hatanın” ise demiurgu kastettiği açıktır. Görüldüğü gibi burada, karanlığın veya kötülüğün var olmasının, kişileşmesinin veya müşahhas hale gelmesinin yüce varlığı unutmadan ve ondan uzaklaşmadan kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Arkonların Tabiatı’nda ise düşmüş varlık Sophia’nın kendisi için bir alem oluşturmak istediği ifade edilir ve bunun sonucunda gelişen olayların maddenin varlığını sağladığı belirtilir.

“Pistis diye adlandırılan Sophia, eşi olmaksızın bir iş oluşturmak istedi ve onun işi ilahi alemin bir sureti oldu. Öyle ki semavi ve aşağı alemler arasında bir perde vardır (var oldu). Ve perdenin altında bir gölge oluştu. Bu gölge madde haline geldi.”[14]

Gnostik düşünceye göre Sophia, düşüşün ilk safhasını oluşturur. Ancak onun düşüşü diğer aeonların düşüşüne örnek teşkil eder ve bir dizi ilahi varlık hataları sonucu ilahi alemden atılmış olur. Öte yandan bizzat Sophia’nın karanlığa bakmak suretiyle, ışığın dışındaki bu alemle temas kurması, daha başka sorunlara yol açar. Bu sorunların ilki ve en önemlisi Sophia’nın suretinin karanlıkta yansımasıyla -ileride ele alacağımız- demiurgun oluşumudur.

Işık ve karanlığın, ışık tanrısı ve karanlık tanrısının ezelden beri varlığını kabul eden ve bu iki prensibin yanyana varlığının zorunlu olduğunu vurgulayan Sâbiî gnostisizminde de hataları nedeniyle yüce tanrıdan uzaklaşan ve karanlıkla ilişki kuran düşmüş ışık varlıklarından bahsedilir. Bu düşmüş varlıkların başında Ruha gelir. Ruha, baştan sona Sâbiî literatüründe kötülenen, hatta adeta kötülükle özdeşleştirilen bir varlıktır.[15] Bununla birlikte Ruha’nın, Yahudi ve Hıristiyan gnostik akımlarına ait metinlerde yer alan Sophia’nın Sâbiîlikteki karşılığı olduğu açıktır.[16] Nitekim bazı Sâbiî metinlerinde onun asıl vatanının ışık alemi olduğunu ve hatası nedeniyle ilahi alemden atıldığını ima eden ifadeler mevcuttur.[17] Bundan başka Sophia ile Ruha’nın çeşitli karakteristik özellikleri de (her ikisinin de pasif konumda olan karanlık prensibini harekete geçiren olması ve yine her ikisinin de demiurgun -veya Sâbiîlikte olduğu gibi kötülük tanrısının- annesi olduğunun belirtilmesi gibi) bu iki figürün gnostik düşüncede birbirine özdeş olduğunu ortaya koymaktadır.

Sâbiîlikte Ruha’dan başka diğer düşmüş ışık varlıkları da  söz konusudur. Sâbiî literatüründe İkinci Hayat, Üçüncü Hayat ve Dördüncü Hayat olarak da nitelenen Yuşamin, Abatur ve Ptahil, Ruha’nın dışında ilahi alemden düşüşün üç safhasını oluştururlar. Sâbiî literatüründe Ruha’nın düşüşünün zamanı ve şekliyle ilgili açık bir ifadeye rastlanılmazken diğer üç ışık varlığının düşüşü bu literatürde geniş şekilde ele alınır. Her şey ezelden beri birbirinden ayrı mekanlarda yaşayan ışık ve karanlık alemlerinden ışık alemine ait bazı varlıkların yüce tanrının iradesi dışında karanlığı merak etmeleriyle başlar. Bu varlıkların karanlığı merak edip onu öğrenme arzusuna kapılmaları ışık aleminden sırayla tecrit edilmelerine neden olur. Işık aleminden tecrit edilen varlıklar ise ilahi alem dışında kendilerine ait bir mekan oluştururlar. Öncelikle karanlığı merakından dolayı Yuşamin, ışık aleminden uzaklaşır ve ışık aleminin karanlıkla olan sınırlarında kendisine bir dünya (şkina) kurar. Sonra Yuşamin’in dünyasındaki varlıklar (muhtemelen Yuşamin’in tezahürleri) karanlığı merak eder ve ona bakarlar. Bunun üzerine Muhtemelen karanlık alemini oluşturan kara suyun etkisiyle onların sureti yansır ve bu yansıma bir başka düşmüş varlık şeklinde müşahhaslaşır. Bu düşmüş varlık Üçüncü Hayat ve Abatur isimleriyle de isimlendirilen Bhaq Ziva’dır.

“İkinci Hayat’ın oğulları kalktılar,

gittiler ve karanlık ülkesine indiler.

...

Onlar akarsuya geldiler.

Karanlık alemini gördüler ve (oraya) baktılar.

Bhaq Ziva kendiliğinden parladı.”[18]

Sâbiî düşüncesine göre Abatur da ışık aleminin sınırlarında kendine ait bir dünya (şkina) kurar. Sâbiîlikte Abatur’un dünyası süfli alemle ışık alemi arasındaki bir sınır olarak görülür ve maddi alemden ayrılarak ışık alemine doğru yükselen ruhların ışık aleminin sınırlarındaki bu dünyada Abatur’un terazisinde -günah ve sevapları yönünden- tartılacaklarına inanılır.[19] Ancak o da karanlığa ilgiyi sürdürür ve kendi aleminin perdelerini aralayarak karanlık alemine bakar. Karanlığa bu son bakış onun suretinin kara sularda yansımasına neden olur ve bu suret bizzat karanlık alemi içerisinde düşmüş bir varlık şeklinde şahıslaşır. Bu varlık Sâbiî gnostisizmindeki demiurg Ptahil ya da Dördüncü Hayattır.

            Hemen hemen bütün gnostik sistemlerde yüce ışık tanrısının kendisini düşünmesiyle oluşan ilk tezahürünün ya da bir diğer ifadeyle tanrının düşüncesinin (aklının) kişileştirilmiş halinin dişi bir figür olarak düşünülmesi dikkat çekicidir. Örneğin Yahudi ve Hıristiyan gnostik ekollerince kabul edilen Sophia, Pistis-Sophia, Barbelo, Protennoia ve Helen, tanrının ilk tezahürü olan dişi birer figürdürler. Aynı şekilde Sâbiîlikte Yuşamin, Abatur ve Ptahil’den önce düşmüş varlık olarak kabul edilen Ruha, dişi bir figürdür. Yine Maniheizmde karanlığın ışık alemine tecavüzde bulunması üzerine, karşı harekete geçen yüce tanrıdan ilk tezahür eden varlık, Yahudi-Hıristiyan gnostisizmindeki dişi figür Sophia’ya tekabül eden Hikmet’tir ve Hikmet’ten de Hayatın Anası adı verilen bir diğer dişi figür zuhur eder.[20] Son olarak Ephraem Syrus (306-373) ve Theodore bar Konai (8. yy sonu) gibi Hıristiyan heresiolog yazarların bahsettiği gnostik akım Quqilik de yüce tanrıdan önce Hayatın Anası’nın tezahür ettiğini ileri sürer.[21]

Maniheizmde olduğu gibi bazı istisnalar dışında, gnostiklere göre tanrının ilk tezahürü olan bu dişi figür tanrıdan uzaklaşmayı ve dolayısıyla düşüş olayını başlatandır. Burada gnostiklerin tanrıdan uzaklaşma, ilahi aleme ilgisizlik ve kötülükle irtibat kurma gibi olumsuz tavır ve davranışları ve bunlar neticesinde gerçekleşen düşüşü dişi bir figüre (dolayısıyla kadına) bağlamaları, gnostisizmin genelde kadına karşı sergilediği olumsuz yaklaşıma ışık tutar. Yeryüzünün de bir parçası olduğu maddi alemi kötü olarak gören gnostiklerin, kişiyi bu aleme bağlayan ve bu alemde kişinin varlığını devam ettirmesini sağlayan her şeye karşı olumsuz bir tutum sergilemeleri onların en dikkat çekici özelliklerinden birisidir.[22] Bu açıdan kadın, gnostik akımların birçoğu tarafından hem cinsellik objesi olması hem de doğurganlığı yönünden maddi aleme bağlanmanın ve maddi alemdeki hayatı devam ettirmenin bir aracı olarak görülür ve dolayısıyla ona karşı olumsuz bir tavır takınılır. Bu nedenle -Maniheizmde olduğu gibi- çeşitli gnostik geleneklerde evlenmeye ve cinselliğe karşı bir yaptırım söz konusudur.[23] Yine Sâbiîlikte olduğu gibi, bazı gnostik akımlar ilk kadın olan Havva’nın düşmüş dişi figürün suretinde yaratıldığını kabul ederler.[24] Ayrıca çeşitli gnostik metinlerde Havva, zaman zaman -Eski Ahit’teki geleneğe uygun tarzda- ilk insan olan Adem’i kandıran ve maddi alemin kötü yaratıcısı demiurgla cinsel birleşmeye giren bir figür olarak gösterilir.[25] Son olarak, Arkonların Hakikatı’nda olduğu gibi, bazı gnostik dokümanlar kötülükle özdeşleştirilen kaos ve maddeyi dişi bir figür, bir anne şeklinde kişileştirirler.[26]

Gnostik düşüncedeki bu düşüş modeli, yani bazı ışık ruhları ya da varlıklarının hata ve günahları nedeniyle yüce tanrıdan ve bu alemden uzaklaştırılmaları veya atılmaları tasavvuru, maddi alemdeki varlığı bu düşüşe bağlı olan insanın neden günaha bağımlı olduğu konusunu da bir ölçüde açıklamaktadır. Gnostik düşüncedeki ışık varlığının merak, arzu, ihtiras veya kendini beğenme gibi nedenlerle aşağı alemlere (kaos ve gölge alemine) yönelmek ve yüce tanrıdan uzaklaşmak suretiyle günah olayını başlatması, asli günah motifinin gnostik karşılığı olarak algılanabilir.[27] Bu noktada belki şöyle bir soru sorulabilir: Düşüş mü günahı doğurmuştur, yoksa günah mı düşüşe neden olmuştur? Gnostikler açısından bu soruya vereceğimiz cevap kesinlikle günahın düşüşe neden olduğu şeklinde olacaktır.

Gnostik mitolojide işlenen ikinci düşüş modeli, ruhun (insan ruhunun) madde alemine gönderilmesi ya da atılması düşüncesine dayalıdır. Yukarıda ele aldığımız düşüş modeli temel yapı itibarıyla ışığın (yüce tanrıdan zuhur eden ışık varlığının) karanlıkta yansıması şeklindeyken, ruhun düşüşü modelinde ışık varlıklarının bizzat kendilerinin karanlık alemine indirilmeleri veya atılmaları söz konusudur.

İnsanda tanrısal alemden kaynaklanan ilahi bir cevherin bulunduğu inancı, gnostisizmin insan anlayışının odak noktasını oluşturan bir fikirdir. Gnostiklere göre insan üç unsurdan oluşur: Beden, can (nefs) ve ruh. Bunlardan beden ve can bu aleme, yani süfli madde alemine aittir; zira beden, yüce tanrıdan kaynaklanan, onun tarafından yaratılan bir şey değil, kötü varlık demiurg tarafından karanlık alemine ait olan madde kullanılarak oluşturulan bir unsurdur. Can (veya nefs) ise yeryüzüne bağımlı olan bedenin maddi aleme yönelik hislerini, arzu ve isteklerini ifade etmektedir.[28] Öte yandan insanı oluşturan üçüncü unsur ruh ise ilahi alemden doğum ve ölüm çarkına sahip olan bu süfli aleme düşmüş bir cevherdir. Işık aleminden gönderilen bir başka ilahi varlık tarafından asli tabiatının kendisine öğretilmesi yoluyla uyarılması ve böylelikle nihai kurtuluşun sağlanması, gnostik soteriolojinin temel çerçevesini oluşturmaktadır.

Gnostik düşünceye göre ruh, ait olduğu yüce tanrısal alemin karakteristik özelliklerine sahip olan bir varlıktır. Diğer ilahi varlıklar gibi o da hayat ve ışık prensiplerine sahiptir. Nitekim o, sahip olduğu bu özellikleriyle, bedeni kötü varlıklarca şekillendirilen ilk insan Adem’i hareketsizlikten, durgunluktan ve ölülükten kurtaran unsur olmuştur. Gnostik mitolojide, yüce tanrının etrafında yer alan alemlerin (aeonların) tanrıdan tezahür ettikleri düşünüldüğüne göre ışık aleminin bir unsuru olan ruhun da köken itibarıyla yüce tanrıdan zuhur etmiş olduğu söylenebilir.

Bazı gnostik metinlerde ruh, tıpkı düşüş olayının başlatıcısı Sophia gibi dişi bir varlık olarak görülür. Örneğin Nag Hammadi Metinleri’nden Ruh Üzerine Açıklama’da süfli madde alemine düşmesi öncesi onun ışık aleminde yaşayan tertemiz bir bakire olduğu ve çift cinsiyet taşıdığı vurgulanır:

“Eskinin bilge insanları ruha bir dişi ismi verdiler. Gerçekte, tabiatı açısından da o dişidir. Hatta o rahme sahiptir. Baba ile olduğu sürece bakireydi ve çift cinsiyetliydi.”[29]

Maniheist literatürde de ruhun dişi bir figür olduğu belirtilir ve onun ilahi aleme ait ölümsüzlük, bilgelik ve hayat taşıyıcılık özelliklerine sahip olduğu kendi dilinden şöyle ifade edilir:

“Ben ışık gücüydüm, fakat şimdi şeytanların elbisesini giyiyorum. Ben yüce tanrıya ait olan bir kızdım; bugün yeryüzünün figürleri ve cinsleriyle kuşatıldım. Doğuştan hayat taşıyan bilgeydim; asla hayat taşımayan vahşilerce nasıl kuşatıldım? Başlangıcımdan beri ilahi olan ölümsüzdüm...”[30]

Gnostik mitolojiye göre ruh, ışık güçleriyle karanlık güçleri arasındaki aktif mücadele döneminin bir aşamasında yeryüzüne indirilir. Ruhun maddi aleme indiriliş olayı konusunda farklı yaklaşımlara rastlanır. Örneğin Sabii geleneği de dahil bazı gnostik akımlar, madde aleminde bedenin yaratılması sonrası karanlık güçlerinin kötü planlarını boşa çıkarmak amacıyla, ruhun yüce tanrı tarafından ilahi alemden bedene gönderildiğine inanırlar. Buna göre bir diğer düşmüş varlık olan demiurg, kendisindeki hayat unsurlarını kullanarak kaos ve durgunluk halindeki karanlık alemine şekil verir ve böylelikle yeryüzünü ve içindeki maddi varlıkları yaratır. Yeryüzünün ve maddi varlıkların yaratılması karanlık (kötülük) açısından ışığa karşı kazanılan bir zafer olarak algılanır. Daha sonra demiurg ve diğer kötü varlıklar tarafından yeryüzüne hakim olacak bir varlık oluşturulmak istenir ve bu amaçla kötülük aleminin malzemeleri kullanılarak insanın bedeni yaratılır. Ancak yaratılan beden, kötü tabiatı gereği hareketsiz ve durgundur. Onu hareket ettirmek gayesiyle çabalayan demiurg ve diğer kötü güçlerin tüm çabaları başarısızlıkla sonuçlanır. Nihayet yüce tanrı olaya müdahale eder, süfli güçlerin algılamasının dışında, ruhu ilahi alemden yeryüzüne indirir ve beden içine yerleştirir.[31] Nag Hammadi Literatürü’ne ait çeşitli metinlerde de Sâbiîlerin bu tasavvuruna benzer yaklaşımlar söz konusudur. Dünyanın Menşei Üzerine’de, insanın bedenini yaratan demiurg ve diğer kötü güçler onu canlandırmayı başaramazlar ve Adem tam kırk gün yerde hareketsizce kalır. Sonunda ilahi alemden Sophia Zoe (Hikmet Hayat) Adem’in bedenine üflemek suretiyle ona gerekli olan ruhu bedene yerleştirir. Aynı şekilde Arkonların Tabiatı’nda da Adem’in bedenini yaratan ve bedene can (nefs) yerleştiren demiurg ve çocukları, yarattıkları insanı hareket ettiremezler. Yerde günlerce hareketsiz kalan bedene Ademiler ülkesinden (ışık aleminden) ruhun gönderilmesiyle Adem canlanır ve ayağa kalkar.[32]

Diğer taraftan Maniheizm, ilahi güçlerin, iradeleri dışında ilahi alemden kötülük alemine düştüğünü kabul etmez ve süfli alemde bulunan ışık unsurlarının karanlık güçler tarafından ışık alemine karşı yapılan saldırıda tutsak olarak karanlığın eline geçtiğini belirtir. Bu ilk hadiseden sonra yüce tanrı tutsak olan ışık unsurlarını kurtarmak amacıyla karanlık alemine karşı bir dizi operasyon düzenler. Bu karşı ataklar sürekli karanlık güçlerinin aleyhine bir gelişme gösterir. Nihayet, elindeki kozlarını birer birer kaybeden karanlık son bir çabayla çeşitli kötü güçlerce yutulmuş olan ışık unsurlarını dişi ve erkek iki ifritte toplar. Bunların birleşmesinden doğan ilk insanın maddi yönünü oluşturan beden kötülük alemine ruhsal varlığı ise ışık alemine aittir.[33]

Gnostisizme göre süfli madde alemine indirilen ve beden içerisine konulan ruh, bu durumdan hiç de memnun değildir. Zira o, tamamen yabancısı olduğu bu kötülük aleminde temizliğini kaybetmiş, beden ve nefs tarafından çepeçevre kuşatılarak kirletilmiş, kendi alemine ve asli yapısına yabancı olmaya zorlanmıştır. Ruhtan bahseden hemen hemen bütün gnostik dokümanlarda ruhun bu dramatik durumu çarpıcı ifadelerle tasvir edilir. Ruh Üzerine Açıklama’da konuyla ilgili şu ifadeler yer alır:

“O (ruh), bir bedene düştüğünde ve bu (maddi) hayata geldiğinde, o zaman birçok haydutun eline düştü. Ve kötü niyetli yaratıklar onu birinden diğerine sevk ettiler. ... Kısaca onlar, onu kirlettiler ve onun bekaretini (bozdular).”[34]

Aynı şekilde Sâbiî ve Maniheist kutsal metinlerinde de ruhun beden içerisindeki durumu benzer ifadelerle anlatılır:

“Kardeşlerim! Bana, ‘dön, gövdene gir; dön, gövdene (şu anda) olduğun yer olan cesedin bedenine gir’ demeyin. Bedenim, gemileri soyan ve yutan yırtıcı bir denizdir. O, yedi başlı bir habis, bir ejderhadır. Onun yedi başı vardır. Onun ne anlayışı ne de kalbi vardır.”[35]

“Ben burada ölümün günahkarlığına gömüldüm. ... Onlar bana arkonların (kötü yöneticilerin) zehrini içmemi söylediler.”[36]

“Tıpkı bakır içerisindeki gümüş gibi, -tamamen aynı şekilde- ruh, kemik ve et, deri ve kan, nefes ... ve pislik olan cesedin maddi yapısı ve kabalığı içerisinde, (cesedin) nefs bağıyla bağlanmıştır.”[37]

Gnostisizme göre yeryüzüne ve bedene indirilmiş (atılmış) olmaktan memnun olmayan ruh, ağlayıp haykırmakta, yüce tanrıya yalvarmakta ve hapishane hayatı yaşadığı bu kötü alemden kurtarılmayı istemektedir.[38] Ancak, karanlık ve kötülükle yapılan mücadelede ruhun maddi aleme ve bedene indirilmesi ve bir bakıma beden içerisinde zorunlu bir ikamete tabi tutulması kaçınılmazdır. Zira bu, kötülüğün dizginlenmesi ve ona son darbenin vurulması açısından zaruri olan bir durumdur. Bir başka ifadeyle, -Maniheizmde vurgulandığı gibi- ruhun karanlık alemine indirilmesi ve kötü güçlere tutsak olarak verilmesi, kötülüğe vurulacak nihai darbe için önceden planlanmış ilahi bir takdirdir. Maniheist bir metinde bu durumun, vahşi aslanı yakalamak ve sürüsünü ondan kurtarmak için çobanın, ona tuzak kurup kuzulardan birini yem olarak vermesine ve aslanı yakalayıp bertaraf ettikten sonra da yaralı kuzuyu iyileştirmesine benzediği ifade edilir.[39] Aynı şekilde diğer çeşitli metinlerde, durumundan hiç de memnun olmayan ruha hitaben bunun bir kader, ilahi bir takdir olduğu şöyle vurgulanır:

“Ey ruh! Sen bu ülkeye (maddi aleme) düşmanları yakalamak ve onları tutmak için geldin.”[40]

“Ey ruh! Yüksel, ilerle, cesede gir. ... Asi yılan, asi, kanun tanımayan yılan senin tarafından zincire vurulacak. Kötü varlık, olduğu yerde katledilecek. Gücüne kimsenin güç yetiremediği Karanlık Kralı senin tarafından bağlanacak.”[41]

Öte yandan bazı gnostik metinlerde ise beden içerisine konulan (ya da atılan) ruhun, kendisinin karanlık alemine gönderilişiyle ilgili ilahi iradenin farkında olduğu ve görevinin bilinciyle hareket ettiği vurgulanır. Örneğin, Dünyanın Menşei Üzerine’de, ışık gücü Sophia Zoe’nin üflemesiyle beden içerisine konulan ruha, durumdan hiç de memnun olmayan demiurg sorar: “Sen kimsin ve buraya nereden geldin?” Buna o şöyle cevap verir: “Ben, sizin işlerinizin yıkımı için, insanın gücünden (ışık aleminden, Ademîler ülkesinden) geldim.”[42]

Gnostik mitolojide yeryüzüne ve bedene düşüşü anlatılan ruh, bireysel ruhlar için bir prototiptir. Bir başka açıdan, ilk insan Adem’le ilişkili olan ruh, bütün bireysel ruhları sembolize eden evrensel bir ruhtur. Aynı şekilde Adem’in bedeni ise bütün bireysel bedenlerin evrensel bir prototipidir.

Gnostisizmde kötülüğe karşı kurulan planın başarısı, ruhun beden ve nefse karşı vereceği mücadeleye bağlıdır. Düşmüş varlık olan ruhun mücadeleyi kazanarak, yeryüzü ve beden hapishanesinden kurtulup kendi anavatanına, ilahi ışık alemine tekrar yükselebilmesi için gerekli şartları yerine getirmesi zorunludur. Ruhun uyması gereken bu şartlar konusunda gnostik gelenekler arasında çeşitli farklılıklar mevcut olmakla birlikte, aşağıda sıralayacağımız hususlar hemen hemen bütün gnostik ekollerce kabul edilir.

i.      Ruhun kendisini bilmesi, ait olduğu asıl alemin ve şu an içinde bulunduğu hapishanenin farkında olması.

ii.     İlahi aleme yönelmesi, kurtuluş için yalvarıp yakarması, bir çağrıda bulunması.

iii.   Doğru inanca sahip olmak ve ritüelleri yerine getirmek suretiyle kurtuluş için gerekli olan altyapıyı hazırlama.

iv.   Işık aleminden davetle gelen ilahi elçinin ve onun sözcülerinin davetine olumlu cevap verme ve onlar tarafından ışık aleminden getirilen gnosisi (hikmet veya marifeti) kavrama.[43]

            Gnostik mitolojide yer alan üçüncü tür düşüş modeli, çeşitli devirlerde çeşitli amaçlarla karanlık alemine gönderilen ilahi elçilerle ilişkilidir. Başta çeşitli Ortadoğu dinleri olmak üzere birçok dinsel gelenekte tanrılar veya kahramanlar gibi çeşitli üstün güçlerin, ölüler ülkesi ve ıstırap ve çile mekanı olarak nitelenen karanlık yeraltı alemine yaptıkları seyahatlerden bahsedilir. Eski Mezopotamya dinindeki İştar-Dumuzi ve Şintoizmdeki İzanagi-İzanami kültleri bununla ilgili çarpıcı örneklerdir. Karanlık yeraltı veya ölüler alemine inişle ilgili bu motiflerde, ölen ve karanlık alemine giden (ya da götürülen) eşini arayıp bulmak ve onu oradan kurtarmak için ölüler alemine inen ve orada kötü güçlerle savaşıp mücadele eden tanrısal güçler ve kahramanlar aktif rol oynarlar. Aynı şekilde birçok gnostik mitolojide de bazı ışık ruhları veya elçilerin yüce tanrı tarafından, (1) karanlık alemine keşif ziyaretinde bulunmak, (2) karanlık güçlerinin saldırılarını bertaraf etmek ve (3) düşmüş varlığın ya da ruhun yardımına koşmak, onu uyarmak ve kurtuluş yoluna sokmak amacıyla süfli aleme gönderilmeleri tasavvuru işlenir. Bu şekilde özel bir görevle karanlık alemine gönderilen bu ışık varlıklarının durumu da bir çeşit karanlığa düşüş veya atılış olarak değerlendirilebilir.

            Işık tanrısıyla birlikte karanlık tanrısının da ezeli varlığını kabul eden Sâbiî inancına göre maddi alemin ve insanın yaratılması öncesi dönemde yüce ışık tanrısı, ışık elçisi Manda d Hiia’yı özel bir görevle karanlık alemine gönderir. Karanlığın süfli tabiatının farkında olan yüce tanrı, bununla karanlık tanrısının ışık alemine karşı kurduğu kötü planları öğrenmek ve bunu önlemek istemektedir. Mitolojiye göre, Manda d Hiia yanına bir takım gizli silahlarını da alarak karanlık alemine iner ve bu alemde kötü güçlere karşı mücadele eder. Zaman zaman Sâbiîlikteki bir başka ışık varlığı olan Hibil Ziva’yla da özdeşleştirilen Manda d Hiia, yanındaki kutsal gizli silahları ve daha da önemlisi sahip olduğu gizli bilgi (kuşta, manda veya gnosis) sayesinde her seferinde kötü güçleri alt eder. Bu arada zaman zaman kötülük aleminde kirlenip çile de çeker. Ginza’da uzun uzadıya anlatılan bu mücadele sonunda o, kötülük aleminin lideri olan büyük canavar Ur’u (karanlık tanrısını) yener, yakalar ve zincire vurur. Daha sonra o yanındaki silahları ve sahip olduğu kutsal bilgi sayesinde görevini tamamlamış olarak kötülük aleminden ayrılır ve tekrar ışık alemine yükselir.[44]

            Maniheizmde ve Quqi mitolojisinde ise mütecaviz karanlık güçlerinin saldırılarını bertaraf etmek amacıyla çeşitli ışık varlıklarının karanlık alemine inişleri söz konusudur. Maniheizmde ışık alemi sınırlarına gelen karanlık güçlerinin ışık alemine karşı başlattıkları saldırıları geri püskürtmek amacıyla yüce tanrıdan bir dizi ışık varlığı tezahür eder. Ondan ilk neşet eden ilahi varlık hikmettir (Sophia); hikmetten ise Hayatın Anası zuhur eder. Nihayet Hayatın Anasından ilahi ilk insan olan Urmensch ya da Ohrmazd tezahür eder. Urmensch karanlığa karşı yapılacak aktif mücadelede süfli aleme gönderilecek olan ilk ilahi varlıktır.[45] Urmensch yanına ateş, rüzgar, su, ışık ve havadan oluşan beş silahını da alarak karanlık alemine iner. Bu ilk sıcak çarpışma karanlığın lehine sonuçlanır ve Urmensch silahlarıyla birlikte esir alınır. Bundan sonra gelişen tüm olaylar Urmensch ve beş silahının karanlığın elinden kurtarılması amacına yöneliktir.[46] Theodor bar Konai tarafından anlatılan Quqi mitolojisine göre ise İyilik güçleri kötülük güçleriyle (kötülüğün sembolü olan dikit şeklindeki suretle) birçok savaş yaparlar. Öncelikle yüce tanrıdan tezahür eden Hayatın Anası, kötülüğe karşı savaşmak üzere yanındaki yedi bakireden oluşan ışık güçleriyle birlikte karanlık alemine iner. Karanlığın sembolü olan dikite her yaklaşmasında dikit Hayatın Anasına doğru yükselir ve üfler. Bu üfleme sonucu onun nefesi Hayatın Anasının rahmine tesir eder ve böylelikle o yedi gün süresince kirlenmiş olarak kalır. Kirlerden temizlenmek amacıyla Hayatın Anası her gün yanındaki bakirelerden birini karanlığın büyük çukuruna atar. Nihayet sonunda ışık ruhları olan yedi bakire karanlık tarafından yutulmuş olur. Maniheizmde olduğu gibi Quqi mitolojisinde de bundan sonraki olaylar karanlık güçlerince esir alınan yedi bakirenin ışık güçlerince kurtarılması gayesini taşır.[47]

            Düşmüş varlığın veya ışık ruhunun yardımına koşmak ve ona ilahi mesajı ileterek onun kurtuluş yoluna girmesini sağlamak amacıyla çeşitli ışık varlıklarının karanlık alemine gönderilmeleri düşüncesi eksiksiz bütün gnostik geleneklerde mevcut olan önemli bir husustur. Sâbiî düşüncesine göre yüce ışık tanrısı tarafından, Adem’in bedenine atılan ruhu eğitmek ve ona ilahi bilgiyi öğretmek üzere, “yüce varlığın bu dünyaya gönderdiği ışık elçisi”, “kendisinde sahtelik bulunmayan doğru kişi”, “yüce hayatın hazinesi”, “ışık dünyalarının aydınlatıcısı”, “ruhların çobanı” ve “Nasuraların kralı” gibi isimlerle isimlendirilen ışık elçisi Manda d Hiia (hayatın bilgisi) karanlık alemine gönderilir.[48] Yanında karanlığa karşı kullanabileceği kutsal silahlar da taşıyan ışık elçisi, Adem’in süfli bedenine atılan ruhu, ona kim olduğunu ve şu an içinde bulunduğu alemin neresi olduğu konusunda bilgi vermekle eğitir, kurtuluş için gerekli olan doğru inanç (kuşta) ve ritüelleri öğretir ve nihayet sonunda kurtuluşun en önemli aracı olan kutsal bilgiyi (manda) ona verir. Manda d Hiia’nın ilk insan Adem’i (Adem’in ışık unsuru olan ruhsal varlığını) kurtarması bütün bireysel ruhlar için bir prototiptir. Sâbiî kutsal literatürü arasında yer alan Draşia d Yahya’da yer alan bir ifadede ışık elçisi kendi dilinden şöyle anlatılır:

“Tarafımdan eğitilen ve aydınlatılan herkes

ışık ülkesine bakar ve oraya yükselir.

Tarafımdan eğitilmeyen ve aydınlatılmayan herkes ise

ışıktan kesilir ve büyük Suf Denizine (cehenneme) düşer.”[49]

Öte yandan Sâbiî inancına göre diğer birçok ışık ruhu, çeşitli dönemlerde yeryüzü ve beden içinde tutsak olan ruhları eğitmek, korumak ve onlara yol göstermek üzere karanlık alemine inmişlerdir. Örneğin, mitolojik figürler Hibil, Şitil ve Anuş çeşitli dünya devirlerinde gnostikleri koruyup gözetmek üzere karanlık alemine gönderilmişlerdir.[50] Yine Sâbiîlerce “doğruluğun peygamberi” ve “yüce elçi” gibi isimlerle isimlendirilen Yahya’nın (Yahya Yuhana) inananları eğitmek ve gözetmek için ilahi alemden yeryüzüne gönderildiği kabul edilir.[51]

Kilise babası Irenaeus’un verdiği bilgilere göre Valentinian ekolüne mensup gnostikler, ihtiras ve günahı nedeniyle düşüş olayını yaşayan