Gnostik
Mitolojide Düşüş Motifi
ve Demiurg Düşüncesi
Doç.Dr.
Şinasi Gündüz
Dinsel
geleneklerin hemen hepsi maddi aleme (özellikle
de yeryüzü ve onu çevreleyen gezegenlere), dinin
asli muhatabı olan insanla ilişkisi açısından
yaklaşırlar. Yine eksiksiz bütün dinler, temel
doktrinleri arasında muhatabı olan insan için
bir saadet ve mutluluk formülüne, onun için bir
hidayet (ya da kurtuluş) öğretisine yer
verirler. Soterioloji veya kurtuluş doktrini
dinsel öğretilerin esasen temelini oluşturan bir
konudur. İçinde yaşanılan maddi hayatta insanı
saadet ve mutluluğa, hidayet ve kurtuluşa
iletecek formüller, zorunlu olarak insanın
saadet ve mutluluğunun karşısında olan acı ve
ıstırabın, hidayet ve kurtuluşun karşısında olan
sapkınlık ve dalaletin de insan hayatında söz
konusu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bazı
dinsel gelenekler acı ve ıstırapla dolu olan
hayatın insanın bizzat kendisinden kaynaklandığı
üzerinde dururlar. Başta çeşitli Hint dinleri
olmak üzere birçok inanç sistemi tamamıyla acı,
ıstırap ve çileyle dolu olan yeryüzü
yaşantısının insanın bizzat kendi hareketleriyle
belirlenen bir kısırdöngüye bağlı olduğunu kabul
etmektedir. Örneğin Budizm kurtuluş doktrinini,
yeryüzü hayatının tamamıyla ıstıraplarla dolu
olduğu, ıstırapların kaynağında insanın bu acı
dolu hayata bağlanma isteğinin bulunduğu ve bu
ıstıraplardan kurtulmak gerektiği temeli üzerine
bina eder; insanın kurtuluşu demek olan
Nirvanaya ulaşabilmek için doğru davranmak ve
doğru düşünmek gibi hususlara riayet etmenin
gerekliliğini vurgular. Bir başka Hint geleneği
olan Caynizm ise hayatın acımasız karma
çemberinden kurtulabilmek, acı ve ıstırapları
yenebilmek için dünyadan el etek çekmeye yönelik
katı bir asketik yaşantının önemi üzerinde
durur. Öte yandan Zerdüştlük gibi etik
düalizmin, İslam ve Yahudilik gibi monoteizmin
hakim olduğu dinlerde de insanın yüz yüze
kaldığı acı ve ıstırabın veya sapıklık ve
hidayetin doğrudan insanın kendi eylemleriyle
ilişki olduğu belirtilir. Zerdüştlükte tapınılan
yüce tanrının mutlak iyi olduğu ve kötülükle
hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtilir; bizzat
kendileri kötü olmamakla birlikte maddi alem ve
insan ilişkisinden kaynaklanan etik kötülük
tanrısal düalizmin bir kutbunu oluşturur.
İslamda ise Allahın kudret ve iradesi yönünden
hayır ve şerrin Allahtan geldiği belirtilir,
ancak insanın dalalet ve sapkınlığının temel
sorumlusunun kendisi olduğu vurgulanır ve
insanın yüz yüze kaldığı acı ve ıstırabın etik
yönü üzerinde durulur.
Birçok inanç sisteminde olduğu gibi, gnostik
gelenekte de ontolojik ve teleolojik açıdan
maddi alemi ve alem insan ilişkisini açıklamaya
çalışmak üzerinde durulan temel konulardan
birisini (belki de en önemlisini) oluşturur.
Yaşantısında gerek ahlaki açıdan gerekse
fiziksel açıdan acı ve ıstıraplarla karşı
karşıya olan insana bunlardan kurtuluşun
yollarını göstermek, Gnostik inanç sisteminde de
öğretilerin merkezinde yer alır. Gnostisizm, acı
ve ıstırabın, sapkınlık ve dalaletin, kısaca
kötülüğün menşei konusunda diğer inanç
sistemlerinden ayrılır. Gnostikler, kötülüğün
yüce Tanrının tasarrufu dahilinde olduğunu ya da
ondan kaynaklandığını kabul etmezler. Onlara
göre tapınılan yüce varlık mutlak iyilik ve
güzellik nitelikleriyle mücehhezdir. Kendisi her
türlü kötü vasıftan uzak olduğu gibi, kötülüğe
neden olması, yaratması veya kötülüğün ondan
neşet etmesi de söz konusu olamaz. Öte yandan
yine Gnostiklere göre insanın asıl varlığını
oluşturan ve yüce tanrısal aleme ait olan ruh da
yapısı gereği kötülükten uzaktır. O halde
kötülüğün kaynağının bir başka yerde aranmasına
ihtiyaç vardır. İşte bu noktada -diğer düalist
akımlarda olduğu gibi- gnostisizmde de insanı ve
alemi açıklamada çift kutuplu bir izaha yer
verilir. Buna göre insan ve alemdeki bütün iyi
nitelikler ve şeylerin kaynağı kendisi de
nitelik itibarıyla iyi olan ve genellikle Yüce
Hayat, Işık Kralı gibi isimlerle anılan yüce
tanrıdır. Buna karşın çeşitli gnostik gelenekler
arasında bir takım farklılıklar mevcut olmakla
birlikte, tüm kötülüklerin kaynağı olarak ise
maddi alem gösterilir. Ancak gnostisizm, böylesi
bir düalizm konusunda diğer düalist
geleneklerden ayrılır. Örneğin Zerdüştlükteki
düalizm daha ziyade ahlakî bir karakter taşır.
Gnostik düalizm adını verdiğimiz gnostiklerin
düalizminde ise -etik bir karakter taşımanın
yanı sıra- maddi aleme karşı doğrudan bir tavır
söz konusudur. Gnostik düalizmde madde ve
maddeden kaynaklanan her şey kötülükle
özdeşleştirilir. Gnostik gelenekte hayatî olan
bu tasavvur, örneğin Zerdüştlükte görülmez.
Gnostiklerce acının, ıstırabın, kaosun ve her
çeşit kötülüğün sebebi olarak görülen maddenin (hyle)
nereden kaynaklandığı konusunda çeşitli gnostik
gruplar arasında farklı görüşlere rastlanır.
Konuyla ilgili iki temel bakış açısı dikkat
çekicidir. Bunlardan ilki Suriye-Mısır geleneği
arka planına sahip olan gnostik akımlarca
(özellikle bu kategoride yer alan Yahudi ve
Hıristiyan gnostik gruplarca) benimsenen bakış
açısıdır. Buna göre madde ve kötülük de diğer
her şey gibi nihai planda tanrısal alemden ve
yüce tanrısal güçten neşet etmektedir. Bu, bir
anlamda monoteistik bir görünüm arzeder; ancak
maddenin ve kötülüğün oluşumunun tanrının
iradesinin dışında gerçekleşmesi ve her ne kadar
var oluş silsilesi nihai olarak yüce tanrıya
kadar uzansa da maddi alemi var edenin yüce
tanrının dışında olan başka güçler olması bu
bakış açısının gnostik düalist bir bakış açısı
olarak nitelendirilmesine neden olmaktadır.
Konuyla ilgili ikinci temel bakış açısı ise,
Hans Jonasın İran tipi gnostisizm adını verdiği,
Sâbiîlik ve Maniheizm gibi gnostik ekollerce
benimsenen görüştür. Bu bakış açısında düalizm
çok daha fazla belirgindir; kötülükle
özdeşleştirilen maddi alemin ve her türlü acı,
ıstırap ve kaosun kaynağı olarak kabul edilen
bir diğer tanrısal varlığa, kötülük ya da
karanlık tanrısına yer verilir. Karanlık Kralı,
Büyük İfrit veya Yeraltı Canavarı Ur gibi
çeşitli adlar verilen bu tanrısal güç kötülük
prensibinin kişileştirilmiş bir halinden
ibarettir. Tıpkı iyilik ve ışık prensibinin
kişileştirilmiş hali olan yüce tanrı konusunda
olduğu gibi kötülük tanrısı da ezeli ve ebedi
olarak kabul edilir. Bir diğer ifadeyle bu
görüşte, ilk bakış açısında olduğu gibi maddenin
ve kötülük ilkesinin kaynağı nihai planda yüce
tanrıya dayanmaz; zira o da tıpkı yüce tanrı ve
iyilik ilkesi gibi kendiliğinden mevcuttur. Her
iki bakış açısında da gerek maddi alemin oluşumu
(kozmogoni) ve bunu müteakip insanın var oluşu (antropogoni)
tasavvurları yönünden gerekse gnostik düalizmin
birbirine zıt iki kutbunda yer alan iyilik ve
kötülük ya da ışık ve karanlık prensiplerinin
birbirleriyle olan mücadeleleri yönünden
ilahi alemden düşüş motifi oldukça
önemlidir. Bu motifin incelenmesine geçmeden
önce, konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından
gnostik alem anlayışı hakkında kısa bir bilgi
vermek yararlı olacaktır.
Gnostiklerin alem anlayışları düalist bir temele
dayanır. Bütün gnostik gruplar, birbiriyle taban
tabana zıt niteliklere sahip olan iki asli
alemin varlığını kabul ederler. Bunlardan ışık
alemi, nur alemi ya da hakikat alemi gibi
isimlerle isimlendirilen alem, gnostiklerce
tapınılan yüce tanrısal gücün merkezinde yer
aldığı alemdir. Gnostik metinlerde bilinmeyen
ve maddi aleme yabancı olan gibi sıfatlarla
anılan yüce tanrının aleminden Pleroma (kemal,
mükemmellik) terimiyle de bahsedilir. Bu alem,
gnostik metinlerde dünyalar veya aeonlar
gibi terimlerle ifade edilen birçok ilahi mekanı
bünyesinde toplar. Işık alemini oluşturan bu
ilahi mekanların sayısı 7, 9, 365 gibi çeşitli
rakamlarla ifade edildiği gibi bazı metinlerde
bunun sonsuz sayıda olduğu da belirtilir. Işık
alemleri diye adlandırılan bu mekanlarda sayısız
ilahi varlık, ışık varlıkları yaşar. Işık
aleminin merkezinde yer alan yüce tanrıyı
çevreleyen bütün bu varlıklar (aeonlar ve
buralarda ikamet eden ışık varlıkları) bir
bakıma yüce tanrının tezahürlerinden ibarettir.
Yüce tanrının etrafında yer alan bu ilahi
varlıklar yüce tanrıya mutlak itaat içerisinde
ona hamd ve onu tesbih ederler. Yüce tanrı ve
ışık alemleri bütün olumlu niteliklere
haizdirler. Kısaca hayat ve ışık
nitelikleri olarak özetlenebilecek olan bu
pozitif nitelikler düzen, verimlilik, var
edicilik, adalet, huzur, barış ve benzeri tüm
olumlu vasıfları içerir. Esasen hayat ve ışık
kültü gnostik teolojiye baştan sona hakimdir.
Örneğin birçok gnostik dokümanda yüce tanrı,
diğer çeşitli isimlerin yanı sıra Hayat, İlk
Hayat ve Işık Kralı gibi isimlerle de
isimlendirilir. Bazı gnostik geleneklerde ise
ışık alemi Hayat Ağacı adı verilen bir ilahi
ağaç şeklinde tasvir edilir. Hayat Ağacı bir
bakıma yüce tanrıyı sembolize eder, bu alemde
yer alan diğer ışık varlıkları ise bu ağacın
dalları ve yaprakları olarak nitelenir.
Diğer taraftan gnostikler, düalist alem
anlayışının öbür kutbuna ise karanlık ya da
kötülük alemi adını verdikleri alemi koyarlar.
Işık aleminin tam tersine bu alem tüm olumsuz
nitelikleri bünyesinde taşıyan bir karaktere
sahiptir. Suriye-Mısır tipi gnostik gelenekler,
karanlık aleminin varlık itibarıyla ışık alemi
gibi ezeli bir mevcudiyete sahip müşahhas bir
alem olmadığını kabul ederler. Bu gruba dahil
çeşitli gnostik metinlerde (örneğin Nag
Hammadi Literatürü içerisinde yer alan
Dünyanın Menşei Üzerine başlıklı dokümanda)
karanlık aleminin öncesiz olmadığı ve ışık
aleminin onun mevcudiyetinden önce var olduğu
vurgulanır.
Alemin tanrıları ve insanlığın, herkesin,
kaostan önce hiçbir şeyin olmadığını
söylediklerini gören ben, onlardan ayrı olarak
onların hepsinin yanıldıklarını göstereceğim.
Zira onlar ne kaosun menşeine ne de onun köküne
vakıftırlar. ... Ancak gerçekte o (kaos),
karanlık ismiyle isimlendirilen bir gölgeden
neşet eder (ibarettir). Ve gölge, başlangıçtan
itibaren mevcut olan bir varlıktan çıkar. Bundan
başka, kaosun varlık haline gelmesinden önce
onun mevcut olduğu açıktır.
Dolayısıyla bu anlayışa göre karanlık alemi,
yüce tanrı ve tanrısal alemin dışında olan
şeydir ve varlığı yüce tanrının varlığına
bağlıdır. Diğer taraftan İran tipi gnostik
geleneklerde karanlık ve kötülük aleminin tıpkı
ışık alemi ve yüce ışık tanrısı gibi müşahhas
bir varlığının bulunduğu kabul edilir. Buna göre
karanlık alemi de ışık alemi gibi bir
yapılanmaya sahiptir. Karanlık aleminin
merkezinde Karanlık Kralı ya da Karanlık Tanrısı
adı verilen tanrısal güç bulunur ve bütün kötü
varlıklar bunun etrafında yer alır. Karanlık
alemi de bir bakıma Karanlık Tanrısının
tezahürlerinden ibaret olan sayısız kötü
mekanlardan (dünyalardan) oluşur. Işık alemi ve
ışık varlıklarının tersine bu alem hayat ve ışık
prensiplerinden yoksundur; dolayısıyla düzen,
verimlilik, var edicilik gibi niteliklere sahip
değildir. Gnostik metinlerde sık sık bu alem
durgun, kaotik ve gölgesel bir alem şeklinde
tasvir edilir. Zulüm, şiddet, yalan, düzensizlik
ve diğer bütün kötü nitelikler bu alemin
karakteristik özellikleri arasındadır.
Gnostikler, Karanlık Kralının da ezeli ve ebedi
bir mevcudiyete sahip olduğunu kabul ederler.
Gnostisizme göre bu iki alem, sadece birbirine
taban tabana zıt niteliklere sahip olmakla
kalmayıp aralarında bitmek tükenmek bilmeyen bir
çekişme ve mücadele sürdürürler. Gnostik
literatürde sembolik bir anlatımla betimlenmeye
çalışılan bu mücadelenin temelinde, hayat ve
ışık prensibinden yoksun olan karanlığın (veya
kötülüğün), bünyesinde bu prensipleri taşıyan
ışık varlıklarını ele geçirme arzu ve isteği
yatar. Dolayısıyla gnostikler, bir çeşit kutsal
tarih anlayışı olarak nitelenebilecek olan
tarih doktrinlerini ışıkla karanlık güçleri
arasındaki bu mücadele üzerine bina ederler. İki
zıt güç arasındaki bu mücadele pasif, aktif ve
tekrar pasif olmak üzere üç döneme ayrılır.
Ezelde ışıkla karanlığın kendi asli mekanlarında
bulunduğu ve aralarında pasif bir mücadelenin
söz konusu olduğu kabul edilir. Bu ilk
(orijinal) dönemin akabinde karanlıkla bazı ışık
unsurlarının birbirine karıştığı ve fiili
taarruzların cereyan ettiği aktif mücadele
dönemi gelir. Aktif mücadele dönemi ilahi ışık
aleminden düşüşün, maddi alemin yaratılmasının
ve insanlık tarihinin de içerisinde yer aldığı
dönemdir. Bu dönemin maddi alemin yok edileceği
kıyamete kadar devam edeceğine inanılır. Aktif
mücadele döneminin nihayetinde ise tekrar pasif
mücadele dönemine dönülecektir. Bu, bir bakıma
ışıkla karanlık alemlerinin aslî konumlarına
yeniden dönmeleri anlamına gelir.
Gnostisizmde ışık aleminin -Sâbiîlerde olduğu
gibi- genellikle kuzeyde olduğu kabul edilir.
Maniheizm gibi gnostik geleneklerde ise kuzeyin
yanı sıra doğu ve batının da ışık aleminin yer
aldığı yönler olduğu belirtilir. Öte yandan
hemen hemen bütün gnostik gruplarca güney,
karanlık aleminin bulunduğu yön olarak görülür.
Ayrıca birçok dokümanda, ışığın yukarıda
karanlığın aşağıda yer aldığı, ya da karanlığın
yeraltında bulunduğu vurgulanır. Var oluşu
genellikle ışık aleminden düşüş olayına bağlanan
maddi alem veya kozmos ( özellikle yeryüzü ve
gezegenler), bütün gnostik gruplarca karanlık
aleminin bir parçası olarak nitelenir. Bazı
dokümanlarda yeryüzünün maddi alemin merkezinde
bulunduğu, bunun hava ve gezegensel alemin
çevrelediği, ışık aleminin (Pleroma ve aeonlar)
ise bunun üzerinde, en dışta yer aldığı
belirtilir.
Ayrıca gnostik metinlerde karanlık aleminin en
aşağıda, maddi alemin bunun üst kısmında, ışık
aleminin ise en yukarıda olduğu da kabul edilir.
1. Düşüş Motifi
Yukarıda belirttiğimiz gibi gnostik düşüncedeki
düşüş teorisi, gnostisizmin kutsal tarih
anlayışında ışıkla karanlığın aktif mücadele
döneminin oluşumunu açıklayan ve dolayısıyla
birçok gnostik bakış açısının temel taşını
oluşturan bir doktrindir. Gnostik mitolojide
önemli bir yere sahip olan düşüş, temel olarak
ışık aleminin dışına çıkmayı ifade eder.
Mitolojik anlatım içerisinde bu düşüş ya da ışık
aleminin dışına çıkma, günah veya hata nedeniyle
atılma, ışık aleminden dışlanma ve belirli bir
gayeyle kasıtlı olarak gönderilme şeklinde
olabilir.
Gnostisizmde ışık aleminden düşüş motifiyle
ilişkili olarak üç temel kategori göze çarpar.
Bunlardan birincisi bazı ışık ruhları ya da
varlıklarının hata ve günahları nedeniyle yüce
tanrıdan ve bu alemden uzaklaştırılmaları veya
atılmaları modeline dayalı düşüş anlayışıdır.
İkincisi ışıkla karanlığın aktif mücadele
döneminde, karanlığın bu ezeli savaşta alt
edilebilmesi ve onun sinsi planlarının boşa
çıkarılması için ruhun (insan ruhunun) süflî
aleme gönderilmesi modelidir. Üçüncüsü ise
çeşitli dönemlerde çeşitli amaçlarla bazı ilahi
elçilerin karanlık alemine gönderilmeleri
tasavvurudur.
Bazı nüans farklarıyla düşüşle ilgili bu düşünce
kalıplarının her üçüne de bütün gnostik
geleneklerde rastlanır. Düşüş motifiyle ilgili
yukarıda belirttiğimiz ilk model, bazı
anlayışlara göre kötülüğün müşahhas hale
gelmesini, bazılarına göre ise yapısı gereği
durgun ve pasif konumda olan kötülüğün aktivite
kazanmasını başlatan bir olay olarak algılanır.
Sabiilik ve Maniheizm gibi İran tipi
düalizmin daha açık sergilendiği gnostik
akımlara nazaran bazı Yahudi ve Hıristiyan
gnostik akımları daha monist bir yaklaşım
sergilerler ve başlangıçtan itibaren var olan
yüce tanrının yanında karanlık veya kötülük
prensibinin sonralığını vurgularlar.
Ancak bununla birlikte --Şemin Açıklamasında
vurgulandığı gibi-
ışıkla karanlık birbirini tamamlayan ve birinin
varlığı diğerine bağlı olan iki prensiptir.
Yahudi ve Hıristiyan gnostik düşüncesine göre
düşüşün startı, ezeli yüce tanrının kendini
düşünmeye başlamasıyla verilir. Her şeyden önce
var olan yüce tanrının kendini düşünmesi eylemi,
onun düşüncesinin şahıslaşmasına neden olur ve
böylelikle yüce varlığın ilk tezahürü olan suret
oluşmuş olur. Yüce varlığın bu ilk tezahürü
hayat ve ışık prensiplerine sahip olma açısından
yüce tanrıya benzer. Gnostik literatürde, oluşan
bu surete çeşitli adlar verilir. Başta
Valentinian ekolüne ait gnostik metinler olmak
üzere birçok dokümanda buna -Yahudi hikmet
anlayışı doğrultusunda- Sophia (hikmet), Pistis-Sophia
(iman-hikmet) veya Achamoth (hikmet) adı
verilir.
Kilise babası Iraneausu izleyerek bazı modern
araştırıcıların Barbelo-gnostikler adını verdiği
gnostik gruba ait metinlerde ise yüce tanrının
ilk tezahürü için, Sophianın bir başka ifadesi
olan Barbelo ve Protennoia (Ennoia, Pronoia)
isimleri kullanılır.
Simonian gnostisizminde ise Sophia yerine Helen
ismi kullanılır.
Son olarak bazı metinlerde ise buna Ruh adı
verilir.
Yüce varlığın kendisini düşünmesi Sophianın
oluşumuyla durmaz; düşünme eyleminin devam
etmesi sonucunda diğer ışık varlıkları, aeonlar
tezahür eder.
Tanrıdan tezahür eden bu ilk ilahi varlık (Sophia)
-bütün gnostik geleneklere göre- dişi bir
figürdür. Sophia, farkında olmadan kendisini
oluşturan yüce varlığa karşı gitgide
ilgisizleşmeye ve onu unutmaya başlar; zira bu
dişi figür yalnızlıktan sıkılmakta ve kendisine
bir eş aramaktadır. İşte onun bu hareketi,
kendisinin gittikçe yüce tanrıdan ve ilahi
alemden uzaklaşmasına ve ışık alemiyle karanlık
alemi arasında bir ara alem oluşturmasına yol
açar. Gnostik düşünceye göre, yüce tanrıyı veya
ilahi öğretiyi unutma ve buna karşı ilgisizlik
şeklinde de olsa hata ve günah, kişinin
kirlenmesine ve ilahi alemden uzaklaşmasına yol
açar. Kirlenen kişinin ise bu kirlerden
temizlenmeden ışık alemine dönmesi veya orada
yer alması söz konusu olamaz. Bu nedenle
kişinin, kurtuluş için gerekli şartları yerine
getirene ve günahlarından temizlenene kadar
ilahi alemin dışında kalması kaçınılmazdır.
Dolayısıyla tanrının ilk tezahürü olan Sophia da
hatası nedeniyle ilahi alemin dışına itilir.
Yalnızlıktan sıkılan Sophianın hatası onu,
ezeli-ebedi ışık olan tanrının yerine gölgesel
kaotik bir yapıya sahip olan karanlığa yönelmeye
iter. Sophia ya da tanrının ilk tezahürünün
karanlıkla ilişkisi gnostik dokümanlarda çeşitli
şekillerde ele alınır. Bazı metinler onun bir eş
bulabilmek umuduyla dipsiz kara sulardan ve
sınırsız karanlıklardan ibaret olan aşağıdaki
karanlık alemine baktığını ve bu hareketi sonucu
karanlıkta suretinin yansıdığını vurgularlar.
Öte yandan Şemin Açıklaması gibi
metinler ise, cehalet içerisinde bulunan ve
kendinden daha yüce kimse bulunmadığını sanan
karanlık aleminin kımıldamaya başladığını, onun
kımıldayışı esnasında çıkardığı sesten irkilen
Ruhun (Sophianın) ise aşağıdaki kara sularla
kaplı olan bu aleme baktığını belirtir.
Dolayısıyla burada tanrının ilk tezahürü olan
varlığın istemeyerek karanlıkla ilişki kurmuş
olduğu ifade edilir.
Sophianın yüce tanrıdan uzaklaşması ve
karanlıkla irtibat kurması, bazı metinlere göre
sadece gölgesel bir varlığa sahip olan
karanlığın şahıslaşmasına, müşahhas hale
gelmesine neden olur. Gnostik Valentinian
ekolüne ait Gerçeklik İncili gibi gnostik
dokümanlar ise sembolik bir anlatımla kötülüğün
ve maddenin oluşumunu yüce tanrıdan uzaklaşmaya
bağlarlar. Gerçeklik İnciline göre, yüce
varlığı (Baba tanrıyı) unutmak, cehalet ve
bilmezlik, terör ve kaosa yol açmış ve bu terör
ve kaos öyle büyümüştür ki bir sis tabakası
haline gelmiştir. Bunun üzerine hata güçlenmiş
ve maddenin var oluşu gerçekleşmiştir. Yine bu
gnostik metne göre, yüce varlığın tekrar
bilinmesiyle terör ve kaos yok olacaktır.
Valentinian ekolüne ait bu metinde, sembolik
anlatım içerisinde unutma, cehalet ve
bilmezliğin Sophiayı, hatanın ise demiurgu
kastettiği açıktır. Görüldüğü gibi burada,
karanlığın veya kötülüğün var olmasının,
kişileşmesinin veya müşahhas hale gelmesinin
yüce varlığı unutmadan ve ondan uzaklaşmadan
kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Arkonların
Tabiatında ise düşmüş varlık Sophianın
kendisi için bir alem oluşturmak istediği ifade
edilir ve bunun sonucunda gelişen olayların
maddenin varlığını sağladığı belirtilir.
Pistis diye adlandırılan Sophia, eşi olmaksızın
bir iş oluşturmak istedi ve onun işi ilahi
alemin bir sureti oldu. Öyle ki semavi ve aşağı
alemler arasında bir perde vardır (var oldu). Ve
perdenin altında bir gölge oluştu. Bu gölge
madde haline geldi.
Gnostik düşünceye göre Sophia, düşüşün ilk
safhasını oluşturur. Ancak onun düşüşü diğer
aeonların düşüşüne örnek teşkil eder ve bir dizi
ilahi varlık hataları sonucu ilahi alemden
atılmış olur. Öte yandan bizzat Sophianın
karanlığa bakmak suretiyle, ışığın dışındaki bu
alemle temas kurması, daha başka sorunlara yol
açar. Bu sorunların ilki ve en önemlisi
Sophianın suretinin karanlıkta yansımasıyla
-ileride ele alacağımız- demiurgun oluşumudur.
Işık ve karanlığın, ışık tanrısı ve karanlık
tanrısının ezelden beri varlığını kabul eden ve
bu iki prensibin yanyana varlığının zorunlu
olduğunu vurgulayan Sâbiî gnostisizminde de
hataları nedeniyle yüce tanrıdan uzaklaşan ve
karanlıkla ilişki kuran düşmüş ışık
varlıklarından bahsedilir. Bu düşmüş varlıkların
başında Ruha gelir. Ruha, baştan sona Sâbiî
literatüründe kötülenen, hatta adeta kötülükle
özdeşleştirilen bir varlıktır.
Bununla birlikte Ruhanın, Yahudi ve Hıristiyan
gnostik akımlarına ait metinlerde yer alan
Sophianın Sâbiîlikteki karşılığı olduğu
açıktır.
Nitekim bazı Sâbiî metinlerinde onun asıl
vatanının ışık alemi olduğunu ve hatası
nedeniyle ilahi alemden atıldığını ima eden
ifadeler mevcuttur.
Bundan başka Sophia ile Ruhanın çeşitli
karakteristik özellikleri de (her ikisinin de
pasif konumda olan karanlık prensibini harekete
geçiren olması ve yine her ikisinin de demiurgun
-veya Sâbiîlikte olduğu gibi kötülük tanrısının-
annesi olduğunun belirtilmesi gibi) bu iki
figürün gnostik düşüncede birbirine özdeş
olduğunu ortaya koymaktadır.
Sâbiîlikte Ruhadan başka diğer düşmüş ışık
varlıkları da söz konusudur. Sâbiî
literatüründe İkinci Hayat, Üçüncü Hayat ve
Dördüncü Hayat olarak da nitelenen Yuşamin,
Abatur ve Ptahil, Ruhanın dışında ilahi alemden
düşüşün üç safhasını oluştururlar. Sâbiî
literatüründe Ruhanın düşüşünün zamanı ve
şekliyle ilgili açık bir ifadeye rastlanılmazken
diğer üç ışık varlığının düşüşü bu literatürde
geniş şekilde ele alınır. Her şey ezelden beri
birbirinden ayrı mekanlarda yaşayan ışık ve
karanlık alemlerinden ışık alemine ait bazı
varlıkların yüce tanrının iradesi dışında
karanlığı merak etmeleriyle başlar. Bu
varlıkların karanlığı merak edip onu öğrenme
arzusuna kapılmaları ışık aleminden sırayla
tecrit edilmelerine neden olur. Işık aleminden
tecrit edilen varlıklar ise ilahi alem dışında
kendilerine ait bir mekan oluştururlar.
Öncelikle karanlığı merakından dolayı Yuşamin,
ışık aleminden uzaklaşır ve ışık aleminin
karanlıkla olan sınırlarında kendisine bir dünya
(şkina) kurar. Sonra Yuşaminin dünyasındaki
varlıklar (muhtemelen Yuşaminin tezahürleri)
karanlığı merak eder ve ona bakarlar. Bunun
üzerine Muhtemelen karanlık alemini oluşturan
kara suyun etkisiyle onların sureti yansır ve bu
yansıma bir başka düşmüş varlık şeklinde
müşahhaslaşır. Bu düşmüş varlık Üçüncü Hayat ve
Abatur isimleriyle de isimlendirilen Bhaq
Zivadır.
İkinci
Hayatın oğulları kalktılar,
gittiler ve
karanlık ülkesine indiler.
...
Onlar
akarsuya geldiler.
Karanlık
alemini gördüler ve (oraya) baktılar.
Bhaq Ziva
kendiliğinden parladı.
Sâbiî düşüncesine
göre Abatur da ışık aleminin sınırlarında
kendine ait bir dünya (şkina) kurar. Sâbiîlikte
Abaturun dünyası süfli alemle ışık alemi
arasındaki bir sınır olarak görülür ve maddi
alemden ayrılarak ışık alemine doğru yükselen
ruhların ışık aleminin sınırlarındaki bu dünyada
Abaturun terazisinde -günah ve sevapları
yönünden- tartılacaklarına inanılır.
Ancak o da karanlığa ilgiyi sürdürür ve kendi
aleminin perdelerini aralayarak karanlık alemine
bakar. Karanlığa bu son bakış onun suretinin
kara sularda yansımasına neden olur ve bu suret
bizzat karanlık alemi içerisinde düşmüş bir
varlık şeklinde şahıslaşır. Bu varlık Sâbiî
gnostisizmindeki demiurg Ptahil ya da Dördüncü
Hayattır.
Hemen hemen bütün gnostik sistemlerde yüce ışık
tanrısının kendisini düşünmesiyle oluşan ilk
tezahürünün ya da bir diğer ifadeyle tanrının
düşüncesinin (aklının) kişileştirilmiş halinin
dişi bir figür olarak düşünülmesi dikkat
çekicidir. Örneğin Yahudi ve Hıristiyan gnostik
ekollerince kabul edilen Sophia, Pistis-Sophia,
Barbelo, Protennoia ve Helen, tanrının ilk
tezahürü olan dişi birer figürdürler. Aynı
şekilde Sâbiîlikte Yuşamin, Abatur ve Ptahilden
önce düşmüş varlık olarak kabul edilen Ruha,
dişi bir figürdür. Yine Maniheizmde karanlığın
ışık alemine tecavüzde bulunması üzerine, karşı
harekete geçen yüce tanrıdan ilk tezahür eden
varlık, Yahudi-Hıristiyan gnostisizmindeki dişi
figür Sophiaya tekabül eden Hikmettir ve
Hikmetten de Hayatın Anası adı verilen bir
diğer dişi figür zuhur eder.
Son olarak Ephraem Syrus (306-373) ve Theodore
bar Konai (8. yy sonu) gibi Hıristiyan
heresiolog yazarların bahsettiği gnostik akım
Quqilik de yüce tanrıdan önce Hayatın Anasının
tezahür ettiğini ileri sürer.
Maniheizmde olduğu gibi bazı istisnalar dışında,
gnostiklere göre tanrının ilk tezahürü olan bu
dişi figür tanrıdan uzaklaşmayı ve dolayısıyla
düşüş olayını başlatandır. Burada gnostiklerin
tanrıdan uzaklaşma, ilahi aleme ilgisizlik ve
kötülükle irtibat kurma gibi olumsuz tavır ve
davranışları ve bunlar neticesinde gerçekleşen
düşüşü dişi bir figüre (dolayısıyla kadına)
bağlamaları, gnostisizmin genelde kadına karşı
sergilediği olumsuz yaklaşıma ışık tutar.
Yeryüzünün de bir parçası olduğu maddi alemi
kötü olarak gören gnostiklerin, kişiyi bu aleme
bağlayan ve bu alemde kişinin varlığını devam
ettirmesini sağlayan her şeye karşı olumsuz bir
tutum sergilemeleri onların en dikkat çekici
özelliklerinden birisidir.
Bu açıdan kadın, gnostik akımların birçoğu
tarafından hem cinsellik objesi olması hem de
doğurganlığı yönünden maddi aleme bağlanmanın ve
maddi alemdeki hayatı devam ettirmenin bir aracı
olarak görülür ve dolayısıyla ona karşı olumsuz
bir tavır takınılır. Bu nedenle -Maniheizmde
olduğu gibi- çeşitli gnostik geleneklerde
evlenmeye ve cinselliğe karşı bir yaptırım söz
konusudur.
Yine Sâbiîlikte olduğu gibi, bazı gnostik
akımlar ilk kadın olan Havvanın düşmüş dişi
figürün suretinde yaratıldığını kabul ederler.
Ayrıca çeşitli gnostik metinlerde Havva, zaman
zaman -Eski Ahitteki geleneğe uygun tarzda- ilk
insan olan Ademi kandıran ve maddi alemin kötü
yaratıcısı demiurgla cinsel birleşmeye giren bir
figür olarak gösterilir.
Son olarak, Arkonların Hakikatında
olduğu gibi, bazı gnostik dokümanlar kötülükle
özdeşleştirilen kaos ve maddeyi dişi bir figür,
bir anne şeklinde kişileştirirler.
Gnostik düşüncedeki bu düşüş modeli, yani bazı
ışık ruhları ya da varlıklarının hata ve
günahları nedeniyle yüce tanrıdan ve bu alemden
uzaklaştırılmaları veya atılmaları tasavvuru,
maddi alemdeki varlığı bu düşüşe bağlı olan
insanın neden günaha bağımlı olduğu konusunu da
bir ölçüde açıklamaktadır. Gnostik düşüncedeki
ışık varlığının merak, arzu, ihtiras veya
kendini beğenme gibi nedenlerle aşağı alemlere
(kaos ve gölge alemine) yönelmek ve yüce
tanrıdan uzaklaşmak suretiyle günah olayını
başlatması, asli günah motifinin gnostik
karşılığı olarak algılanabilir.
Bu noktada belki şöyle bir soru sorulabilir:
Düşüş mü günahı doğurmuştur, yoksa günah mı
düşüşe neden olmuştur? Gnostikler açısından bu
soruya vereceğimiz cevap kesinlikle günahın
düşüşe neden olduğu şeklinde olacaktır.
Gnostik mitolojide işlenen ikinci düşüş modeli,
ruhun (insan ruhunun) madde alemine gönderilmesi
ya da atılması düşüncesine dayalıdır. Yukarıda
ele aldığımız düşüş modeli temel yapı itibarıyla
ışığın (yüce tanrıdan zuhur eden ışık
varlığının) karanlıkta yansıması şeklindeyken,
ruhun düşüşü modelinde ışık varlıklarının bizzat
kendilerinin karanlık alemine indirilmeleri veya
atılmaları söz konusudur.
İnsanda tanrısal alemden kaynaklanan ilahi bir
cevherin bulunduğu inancı, gnostisizmin insan
anlayışının odak noktasını oluşturan bir
fikirdir. Gnostiklere göre insan üç unsurdan
oluşur: Beden, can (nefs) ve ruh. Bunlardan
beden ve can bu aleme, yani süfli madde alemine
aittir; zira beden, yüce tanrıdan kaynaklanan,
onun tarafından yaratılan bir şey değil, kötü
varlık demiurg tarafından karanlık alemine ait
olan madde kullanılarak oluşturulan bir
unsurdur. Can (veya nefs) ise yeryüzüne bağımlı
olan bedenin maddi aleme yönelik hislerini, arzu
ve isteklerini ifade etmektedir.
Öte yandan insanı oluşturan üçüncü unsur ruh ise
ilahi alemden doğum ve ölüm çarkına sahip olan
bu süfli aleme düşmüş bir cevherdir. Işık
aleminden gönderilen bir başka ilahi varlık
tarafından asli tabiatının kendisine öğretilmesi
yoluyla uyarılması ve böylelikle nihai
kurtuluşun sağlanması, gnostik soteriolojinin
temel çerçevesini oluşturmaktadır.
Gnostik düşünceye göre ruh, ait olduğu yüce
tanrısal alemin karakteristik özelliklerine
sahip olan bir varlıktır. Diğer ilahi varlıklar
gibi o da hayat ve ışık prensiplerine sahiptir.
Nitekim o, sahip olduğu bu özellikleriyle,
bedeni kötü varlıklarca şekillendirilen ilk
insan Ademi hareketsizlikten, durgunluktan ve
ölülükten kurtaran unsur olmuştur. Gnostik
mitolojide, yüce tanrının etrafında yer alan
alemlerin (aeonların) tanrıdan tezahür ettikleri
düşünüldüğüne göre ışık aleminin bir unsuru olan
ruhun da köken itibarıyla yüce tanrıdan zuhur
etmiş olduğu söylenebilir.
Bazı gnostik metinlerde ruh, tıpkı düşüş
olayının başlatıcısı Sophia gibi dişi bir varlık
olarak görülür. Örneğin Nag Hammadi
Metinlerinden
Ruh Üzerine Açıklamada süfli madde alemine
düşmesi öncesi onun ışık aleminde yaşayan
tertemiz bir bakire olduğu ve çift cinsiyet
taşıdığı vurgulanır:
Eskinin
bilge insanları ruha bir dişi ismi verdiler.
Gerçekte, tabiatı açısından da o dişidir. Hatta
o rahme sahiptir. Baba ile olduğu sürece
bakireydi ve çift cinsiyetliydi.
Maniheist literatürde de ruhun dişi bir figür
olduğu belirtilir ve onun ilahi aleme ait
ölümsüzlük, bilgelik ve hayat taşıyıcılık
özelliklerine sahip olduğu kendi dilinden şöyle
ifade edilir:
Ben ışık
gücüydüm, fakat şimdi şeytanların elbisesini
giyiyorum. Ben yüce tanrıya ait olan bir kızdım;
bugün yeryüzünün figürleri ve cinsleriyle
kuşatıldım. Doğuştan hayat taşıyan bilgeydim;
asla hayat taşımayan vahşilerce nasıl
kuşatıldım? Başlangıcımdan beri ilahi olan
ölümsüzdüm...
Gnostik mitolojiye göre ruh, ışık güçleriyle
karanlık güçleri arasındaki aktif mücadele
döneminin bir aşamasında yeryüzüne indirilir.
Ruhun maddi aleme indiriliş olayı konusunda
farklı yaklaşımlara rastlanır. Örneğin Sabii
geleneği de dahil bazı gnostik akımlar, madde
aleminde bedenin yaratılması sonrası karanlık
güçlerinin kötü planlarını boşa çıkarmak
amacıyla, ruhun yüce tanrı tarafından ilahi
alemden bedene gönderildiğine inanırlar. Buna
göre bir diğer düşmüş varlık olan demiurg,
kendisindeki hayat unsurlarını kullanarak kaos
ve durgunluk halindeki karanlık alemine şekil
verir ve böylelikle yeryüzünü ve içindeki maddi
varlıkları yaratır. Yeryüzünün ve maddi
varlıkların yaratılması karanlık (kötülük)
açısından ışığa karşı kazanılan bir zafer olarak
algılanır. Daha sonra demiurg ve diğer kötü
varlıklar tarafından yeryüzüne hakim olacak bir
varlık oluşturulmak istenir ve bu amaçla kötülük
aleminin malzemeleri kullanılarak insanın bedeni
yaratılır. Ancak yaratılan beden, kötü tabiatı
gereği hareketsiz ve durgundur. Onu hareket
ettirmek gayesiyle çabalayan demiurg ve diğer
kötü güçlerin tüm çabaları başarısızlıkla
sonuçlanır. Nihayet yüce tanrı olaya müdahale
eder, süfli güçlerin algılamasının dışında, ruhu
ilahi alemden yeryüzüne indirir ve beden içine
yerleştirir.
Nag Hammadi Literatürüne ait çeşitli metinlerde
de Sâbiîlerin bu tasavvuruna benzer yaklaşımlar
söz konusudur. Dünyanın Menşei Üzerinede,
insanın bedenini yaratan demiurg ve diğer kötü
güçler onu canlandırmayı başaramazlar ve Adem
tam kırk gün yerde hareketsizce kalır. Sonunda
ilahi alemden Sophia Zoe (Hikmet Hayat) Ademin
bedenine üflemek suretiyle ona gerekli olan ruhu
bedene yerleştirir. Aynı şekilde Arkonların
Tabiatında da Ademin bedenini yaratan ve
bedene can (nefs) yerleştiren demiurg ve
çocukları, yarattıkları insanı hareket
ettiremezler. Yerde günlerce hareketsiz kalan
bedene Ademiler ülkesinden (ışık aleminden)
ruhun gönderilmesiyle Adem canlanır ve ayağa
kalkar.
Diğer taraftan Maniheizm, ilahi güçlerin,
iradeleri dışında ilahi alemden kötülük alemine
düştüğünü kabul etmez ve süfli alemde bulunan
ışık unsurlarının karanlık güçler tarafından
ışık alemine karşı yapılan saldırıda tutsak
olarak karanlığın eline geçtiğini belirtir. Bu
ilk hadiseden sonra yüce tanrı tutsak olan ışık
unsurlarını kurtarmak amacıyla karanlık alemine
karşı bir dizi operasyon düzenler. Bu karşı
ataklar sürekli karanlık güçlerinin aleyhine bir
gelişme gösterir. Nihayet, elindeki kozlarını
birer birer kaybeden karanlık son bir çabayla
çeşitli kötü güçlerce yutulmuş olan ışık
unsurlarını dişi ve erkek iki ifritte toplar.
Bunların birleşmesinden doğan ilk insanın maddi
yönünü oluşturan beden kötülük alemine ruhsal
varlığı ise ışık alemine aittir.
Gnostisizme göre süfli madde alemine indirilen
ve beden içerisine konulan ruh, bu durumdan hiç
de memnun değildir. Zira o, tamamen yabancısı
olduğu bu kötülük aleminde temizliğini
kaybetmiş, beden ve nefs tarafından çepeçevre
kuşatılarak kirletilmiş, kendi alemine ve asli
yapısına yabancı olmaya zorlanmıştır. Ruhtan
bahseden hemen hemen bütün gnostik dokümanlarda
ruhun bu dramatik durumu çarpıcı ifadelerle
tasvir edilir. Ruh Üzerine Açıklamada
konuyla ilgili şu ifadeler yer alır:
O (ruh), bir
bedene düştüğünde ve bu (maddi) hayata
geldiğinde, o zaman birçok haydutun eline düştü.
Ve kötü niyetli yaratıklar onu birinden diğerine
sevk ettiler. ... Kısaca onlar, onu kirlettiler
ve onun bekaretini (bozdular).
Aynı şekilde Sâbiî
ve Maniheist kutsal metinlerinde de ruhun beden
içerisindeki durumu benzer ifadelerle anlatılır:
Kardeşlerim! Bana, dön, gövdene gir; dön,
gövdene (şu anda) olduğun yer olan cesedin
bedenine gir demeyin. Bedenim, gemileri soyan
ve yutan yırtıcı bir denizdir. O, yedi başlı bir
habis, bir ejderhadır. Onun yedi başı vardır.
Onun ne anlayışı ne de kalbi vardır.
Ben burada
ölümün günahkarlığına gömüldüm. ... Onlar bana
arkonların (kötü yöneticilerin) zehrini içmemi
söylediler.
Tıpkı bakır içerisindeki gümüş gibi, -tamamen
aynı şekilde- ruh, kemik ve et, deri ve kan,
nefes ... ve pislik olan cesedin maddi yapısı ve
kabalığı içerisinde, (cesedin) nefs bağıyla
bağlanmıştır.
Gnostisizme göre yeryüzüne ve bedene indirilmiş
(atılmış) olmaktan memnun olmayan ruh, ağlayıp
haykırmakta, yüce tanrıya yalvarmakta ve
hapishane hayatı yaşadığı bu kötü alemden
kurtarılmayı istemektedir.
Ancak, karanlık ve kötülükle yapılan mücadelede
ruhun maddi aleme ve bedene indirilmesi ve bir
bakıma beden içerisinde zorunlu bir ikamete tabi
tutulması kaçınılmazdır. Zira bu, kötülüğün
dizginlenmesi ve ona son darbenin vurulması
açısından zaruri olan bir durumdur. Bir başka
ifadeyle, -Maniheizmde vurgulandığı gibi- ruhun
karanlık alemine indirilmesi ve kötü güçlere
tutsak olarak verilmesi, kötülüğe vurulacak
nihai darbe için önceden planlanmış ilahi bir
takdirdir. Maniheist bir metinde bu durumun,
vahşi aslanı yakalamak ve sürüsünü ondan
kurtarmak için çobanın, ona tuzak kurup
kuzulardan birini yem olarak vermesine ve aslanı
yakalayıp bertaraf ettikten sonra da yaralı
kuzuyu iyileştirmesine benzediği ifade edilir.
Aynı şekilde diğer çeşitli metinlerde,
durumundan hiç de memnun olmayan ruha hitaben
bunun bir kader, ilahi bir takdir olduğu şöyle
vurgulanır:
Ey ruh! Sen bu ülkeye (maddi aleme) düşmanları
yakalamak ve onları tutmak için geldin.
Ey ruh! Yüksel,
ilerle, cesede gir. ... Asi yılan, asi, kanun
tanımayan yılan senin tarafından zincire
vurulacak. Kötü varlık, olduğu yerde
katledilecek. Gücüne kimsenin güç yetiremediği
Karanlık Kralı senin tarafından bağlanacak.
Öte yandan bazı gnostik metinlerde ise beden
içerisine konulan (ya da atılan) ruhun,
kendisinin karanlık alemine gönderilişiyle
ilgili ilahi iradenin farkında olduğu ve
görevinin bilinciyle hareket ettiği vurgulanır.
Örneğin, Dünyanın Menşei Üzerinede, ışık
gücü Sophia Zoenin üflemesiyle beden içerisine
konulan ruha, durumdan hiç de memnun olmayan
demiurg sorar: Sen kimsin ve buraya nereden
geldin? Buna o şöyle cevap verir: Ben, sizin
işlerinizin yıkımı için, insanın gücünden (ışık
aleminden, Ademîler ülkesinden) geldim.
Gnostik mitolojide yeryüzüne ve bedene düşüşü
anlatılan ruh, bireysel ruhlar için bir
prototiptir. Bir başka açıdan, ilk insan Ademle
ilişkili olan ruh, bütün bireysel ruhları
sembolize eden evrensel bir ruhtur. Aynı şekilde
Ademin bedeni ise bütün bireysel bedenlerin
evrensel bir prototipidir.
Gnostisizmde
kötülüğe karşı kurulan planın başarısı, ruhun
beden ve nefse karşı vereceği mücadeleye
bağlıdır. Düşmüş varlık olan ruhun mücadeleyi
kazanarak, yeryüzü ve beden hapishanesinden
kurtulup kendi anavatanına, ilahi ışık alemine
tekrar yükselebilmesi için gerekli şartları
yerine getirmesi zorunludur. Ruhun uyması
gereken bu şartlar konusunda gnostik gelenekler
arasında çeşitli farklılıklar mevcut olmakla
birlikte, aşağıda sıralayacağımız hususlar hemen
hemen bütün gnostik ekollerce kabul edilir.
i.
Ruhun kendisini
bilmesi, ait olduğu asıl alemin ve şu an içinde
bulunduğu hapishanenin farkında olması.
ii.
İlahi aleme
yönelmesi, kurtuluş için yalvarıp yakarması, bir
çağrıda bulunması.
iii.
Doğru inanca sahip
olmak ve ritüelleri yerine getirmek suretiyle
kurtuluş için gerekli olan altyapıyı hazırlama.
iv.
Işık aleminden davetle gelen ilahi elçinin ve
onun sözcülerinin davetine olumlu cevap verme ve
onlar tarafından ışık aleminden getirilen
gnosisi (hikmet veya marifeti) kavrama.
Gnostik mitolojide yer alan üçüncü tür düşüş
modeli, çeşitli devirlerde çeşitli amaçlarla
karanlık alemine gönderilen ilahi elçilerle
ilişkilidir. Başta çeşitli Ortadoğu dinleri
olmak üzere birçok dinsel gelenekte tanrılar
veya kahramanlar gibi çeşitli üstün güçlerin,
ölüler ülkesi ve ıstırap ve çile mekanı olarak
nitelenen karanlık yeraltı alemine yaptıkları
seyahatlerden bahsedilir. Eski Mezopotamya
dinindeki İştar-Dumuzi ve Şintoizmdeki İzanagi-İzanami
kültleri bununla ilgili çarpıcı örneklerdir.
Karanlık yeraltı veya ölüler alemine inişle
ilgili bu motiflerde, ölen ve karanlık alemine
giden (ya da götürülen) eşini arayıp bulmak ve
onu oradan kurtarmak için ölüler alemine inen ve
orada kötü güçlerle savaşıp mücadele eden
tanrısal güçler ve kahramanlar aktif rol
oynarlar. Aynı şekilde birçok gnostik mitolojide
de bazı ışık ruhları veya elçilerin yüce tanrı
tarafından, (1) karanlık alemine keşif
ziyaretinde bulunmak, (2) karanlık güçlerinin
saldırılarını bertaraf etmek ve (3) düşmüş
varlığın ya da ruhun yardımına koşmak, onu
uyarmak ve kurtuluş yoluna sokmak amacıyla süfli
aleme gönderilmeleri tasavvuru işlenir. Bu
şekilde özel bir görevle karanlık alemine
gönderilen bu ışık varlıklarının durumu da bir
çeşit karanlığa düşüş veya atılış olarak
değerlendirilebilir.
Işık tanrısıyla birlikte karanlık tanrısının da
ezeli varlığını kabul eden Sâbiî inancına göre
maddi alemin ve insanın yaratılması öncesi
dönemde yüce ışık tanrısı, ışık elçisi Manda d
Hiiayı özel bir görevle karanlık alemine
gönderir. Karanlığın süfli tabiatının farkında
olan yüce tanrı, bununla karanlık tanrısının
ışık alemine karşı kurduğu kötü planları
öğrenmek ve bunu önlemek istemektedir.
Mitolojiye göre, Manda d Hiia yanına bir takım
gizli silahlarını da alarak karanlık alemine
iner ve bu alemde kötü güçlere karşı mücadele
eder. Zaman zaman Sâbiîlikteki bir başka ışık
varlığı olan Hibil Zivayla da özdeşleştirilen
Manda d Hiia, yanındaki kutsal gizli silahları
ve daha da önemlisi sahip olduğu gizli bilgi
(kuşta, manda veya gnosis) sayesinde her
seferinde kötü güçleri alt eder. Bu arada zaman
zaman kötülük aleminde kirlenip çile de çeker.
Ginzada uzun uzadıya anlatılan bu mücadele
sonunda o, kötülük aleminin lideri olan büyük
canavar Uru (karanlık tanrısını) yener, yakalar
ve zincire vurur. Daha sonra o yanındaki
silahları ve sahip olduğu kutsal bilgi sayesinde
görevini tamamlamış olarak kötülük aleminden
ayrılır ve tekrar ışık alemine yükselir.
Maniheizmde ve Quqi mitolojisinde ise mütecaviz
karanlık güçlerinin saldırılarını bertaraf etmek
amacıyla çeşitli ışık varlıklarının karanlık
alemine inişleri söz konusudur. Maniheizmde ışık
alemi sınırlarına gelen karanlık güçlerinin ışık
alemine karşı başlattıkları saldırıları geri
püskürtmek amacıyla yüce tanrıdan bir dizi ışık
varlığı tezahür eder. Ondan ilk neşet eden ilahi
varlık hikmettir (Sophia); hikmetten ise Hayatın
Anası zuhur eder. Nihayet Hayatın Anasından
ilahi ilk insan olan Urmensch ya da Ohrmazd
tezahür eder. Urmensch karanlığa karşı yapılacak
aktif mücadelede süfli aleme gönderilecek olan
ilk ilahi varlıktır.
Urmensch yanına ateş, rüzgar, su, ışık ve
havadan oluşan beş silahını da alarak karanlık
alemine iner. Bu ilk sıcak çarpışma karanlığın
lehine sonuçlanır ve Urmensch silahlarıyla
birlikte esir alınır. Bundan sonra gelişen tüm
olaylar Urmensch ve beş silahının karanlığın
elinden kurtarılması amacına yöneliktir.
Theodor bar Konai tarafından anlatılan Quqi
mitolojisine göre ise İyilik güçleri kötülük
güçleriyle (kötülüğün sembolü olan dikit
şeklindeki suretle) birçok savaş yaparlar.
Öncelikle yüce tanrıdan tezahür eden Hayatın
Anası, kötülüğe karşı savaşmak üzere yanındaki
yedi bakireden oluşan ışık güçleriyle birlikte
karanlık alemine iner. Karanlığın sembolü olan
dikite her yaklaşmasında dikit Hayatın Anasına
doğru yükselir ve üfler. Bu üfleme sonucu onun
nefesi Hayatın Anasının rahmine tesir eder ve
böylelikle o yedi gün süresince kirlenmiş olarak
kalır. Kirlerden temizlenmek amacıyla Hayatın
Anası her gün yanındaki bakirelerden birini
karanlığın büyük çukuruna atar. Nihayet sonunda
ışık ruhları olan yedi bakire karanlık
tarafından yutulmuş olur. Maniheizmde olduğu
gibi Quqi mitolojisinde de bundan sonraki
olaylar karanlık güçlerince esir alınan yedi
bakirenin ışık güçlerince kurtarılması gayesini
taşır.
Düşmüş varlığın veya ışık ruhunun yardımına
koşmak ve ona ilahi mesajı ileterek onun
kurtuluş yoluna girmesini sağlamak amacıyla
çeşitli ışık varlıklarının karanlık alemine
gönderilmeleri düşüncesi eksiksiz bütün gnostik
geleneklerde mevcut olan önemli bir husustur.
Sâbiî düşüncesine göre yüce ışık tanrısı
tarafından, Ademin bedenine atılan ruhu eğitmek
ve ona ilahi bilgiyi öğretmek üzere, yüce
varlığın bu dünyaya gönderdiği ışık elçisi,
kendisinde sahtelik bulunmayan doğru kişi,
yüce hayatın hazinesi, ışık dünyalarının
aydınlatıcısı, ruhların çobanı ve
Nasuraların kralı gibi isimlerle
isimlendirilen ışık elçisi Manda d Hiia (hayatın
bilgisi) karanlık alemine gönderilir.
Yanında karanlığa karşı kullanabileceği kutsal
silahlar da taşıyan ışık elçisi, Ademin süfli
bedenine atılan ruhu, ona kim olduğunu ve şu an
içinde bulunduğu alemin neresi olduğu konusunda
bilgi vermekle eğitir, kurtuluş için gerekli
olan doğru inanç (kuşta) ve ritüelleri öğretir
ve nihayet sonunda kurtuluşun en önemli aracı
olan kutsal bilgiyi (manda) ona verir. Manda d
Hiianın ilk insan Ademi (Ademin ışık unsuru
olan ruhsal varlığını) kurtarması bütün bireysel
ruhlar için bir prototiptir. Sâbiî kutsal
literatürü arasında yer alan Draşia d Yahyada
yer alan bir ifadede ışık elçisi kendi dilinden
şöyle anlatılır:
Tarafımdan
eğitilen ve aydınlatılan herkes
ışık
ülkesine bakar ve oraya yükselir.
Tarafımdan
eğitilmeyen ve aydınlatılmayan herkes ise
ışıktan
kesilir ve büyük Suf Denizine (cehenneme)
düşer.
Öte yandan Sâbiî inancına göre diğer birçok ışık
ruhu, çeşitli dönemlerde yeryüzü ve beden içinde
tutsak olan ruhları eğitmek, korumak ve onlara
yol göstermek üzere karanlık alemine
inmişlerdir. Örneğin, mitolojik figürler Hibil,
Şitil ve Anuş çeşitli dünya devirlerinde
gnostikleri koruyup gözetmek üzere karanlık
alemine gönderilmişlerdir.
Yine Sâbiîlerce doğruluğun peygamberi ve yüce
elçi gibi isimlerle isimlendirilen Yahyanın
(Yahya Yuhana) inananları eğitmek ve gözetmek
için ilahi alemden yeryüzüne gönderildiği kabul
edilir.
Kilise babası Irenaeusun verdiği bilgilere göre
Valentinian ekolüne mensup gnostikler, ihtiras
ve günahı nedeniyle düşüş olayını yaşayan
|