|
Soteriolojik problemler
öteden beri Hıristiyan
ilahiyatında tartışılagelen
konular arasında önemli bir
yer teşkil etmiştir.
Kurtuluşun ne olduğu,
kurtuluşta kişisel ve
tanrısal iradenin yeri ve bu
çerçevede kurtuluşta kişisel
istek ve çabaların mı yoksa
ilahi rahmetin mi
belirleyici olduğu gibi
konular, erken dönemlerden
itibaren Hıristiyan teolog
ve araştırıcıların zihnini
meşgul etmiştir. Kurtuluşla
ilgili bütün bu problemlerin
yanı sıra, son zamanlarda
Hıristiyan geleneğinde
üzerinde yoğunlaşılan bir
diğer önemli tartışma
konusu, kilise dışında
kalanların, yani öteki din
bağlılarıyla geleneksel
herhangi bir dinsel sisteme
bağlı olmayan ya da Tanrı,
ahiret ve benzeri dinsel
değerleri dışlayan
kimselerin kurtuluş
açısından değerlendirilmesi
olmuştur.
Diğer din mensuplarının
kurtuluş açısından konumu
sorunu, Hıristiyanlık
dışındaki diğer dinsel
gleneklerde de üzerinde
zaman zaman kafa yorulan
önemli bir problem olmuştur.
Genellikle dinlerin,
kurtuluşu yalnızca kendisine
hasreden ve bu bağlamda
diğer inanç bağlılarının
mutlak helak olacağını
varsayan dışlamacı
yaklaşımlarına karşın, başta
Hinduizm ve Budizm olmak
üzere çeşitli dinsel
geleneklere ait bazı
kaynakların ya da bu dinler
bünyesinde ortaya çıkan bazı
yenilikçi akımların, geniş
halk kitlelerinin genel
kabul halinde benimsediği
kurtuluşta ötekini
dışlamacı tavırlara karşı
çıkmakta oldukları ve
kurtuluş açısından daha
evrensel ve kapsayıcı bir
yaklaşım öngördükleri
görülmektedir. Örneğin
Ramakrişna, Vivekananda ve
benzeri Hindu düşünürler,
Hindu hakikat anlayışını
merkez alarak diğer dinleri
ve bunların bağlılarını da
kapsayan bir kurtuluş
öğretisi savunurlar.
Tanrının herkese kendi
konumuna uygun bir dinsel
gelenek verdiği
düşüncesinden hareketle
Ramakrişna, yeryüzündeki
dinsel çoğulculuğun Tanrının
insanlara yönelik
inayeti/rahmeti olduğunu ve
tam olarak uygulandığında
bütün dinlerin insanı en
yüce gayeye götüreceğini
savunur. Benzer şekilde
Vivekananda da bütün
dinlerin hakikat yolunda
birer basamak olduğunu ve
bunların hepsinin de iyi
olduklarını düşünür. Yine
ona göre bu basamaklar
birbirini izlemekte, yani
her bir basamak kişiyi bir
diğerine iletmektedir
(Yitik, 1998: 135-138).
Gerek Ramakrişna'nın gerekse
Vivekananda'nın diğer dinsel
gelenekleri de kapsayıcı
olan bu kurtuluş
anlayışlarında kurtuluşun
temeli olarak ele alınan
hakikat ya da nihai gerçek
fenomeninin Hinduizm
merkezli olarak algılandığı
gözden kaçmamaktadır.
Hinduizm bünyesindeki
çeşitli kutsal metinlerde
yer alan bazı ifade ve
yaklaşımların, Hindu
geleneğinde görülen bu
kapsayıcı kurtuluş
öğretilerine adeta ilham
kaynağı olduğu
görülmektedir. Bunların
başında Rigveda I, 164'te
geçen "aslında hakikat
tektir; azizler onu farklı
isimlerle çağırırlar"
ifadesi gelmektedir. Bundan
başka Sanatana Dharma
(evrensel din ya da
ezeli-ebedi yol/gerçek)
anlayışı ve Upanişadlarda
işlenen "bütün
bireysellikleri de içeren ve
her şeyin ötesinde mutlak
aşkın olan, nihai
gerçek/hakikat Brahman"
düşüncesi de diğer dinsel
gelenekleri aynı hakikate
yönelik farklı yaklaşımlar
olarak değerlendirmede
referans olarak
kullanılmaktadır (Yitik,
1998: 129; Hick, 1973: 131).
Hinduizme benzer şekilde
Budizmde de diğer dinsel
gelenekler, hakikate ulaşma
konusunda birer vasıta
olarak değerlendirilmekte ve
Dharma'nın farklı
görünüşlerinin kısmen de
olsa bu geleneklerde
yansıdığı kabul edilmektedir
(Hick, 1987: 331). Aynı
şekilde, insanlığın ikinci
atası sayılan Nuh'a
verildiğine inanılan ilahi
kurallara herkesin uyma
zorunluluğu bulunduğundan
hareketle, Yahudi
olmayanların da (Goyim) bu
kurallara riayet etmeleri
durumunda Tanrının kurtuluş
planında bir yeri olduğu
düşüncesi, başta Maimonides
olmak üzere çeşitli Yahudi
ilahiyatçılarca ifade
edilmiştir. Dolayısıyla
kurtuluş konusunda diğer din
bağlılarını da kapsayıcı
daha evrensel bir yaklaşım
Yahudi geleneğinde de söz
konusudur.
İnklusivizm
Türkçeye kapsayıcılık ya da
inhisarcılık şeklinde
çevrilebilen inklusivizm,
dinsel anlamda belirli bir
din ya da inanç sisteminin
kurtarıcı hakikat veya nihai
gerçeğin en doğru, en mutlak
ya da en mükemmel ifadesi
olarak kabul edilmesiyle
birlikte, bu hakikati
gerçekleştirebildiği oranda
diğer dinler veya inanç
sistemlerinin de insanın
kurtuluşu açısından olumlu
bir yere sahip
oldukları/olabilecekleri
düşüncesidir. Bu doğrultuda
inklusivist teori, hakikat
ya da gerçeğin yalnızca
bir dinsel geleneğe has
olduğunu ve ancak bu
dine/inanç sistemine
bağlanmakla kişinin
kurtulabileceğini savunan ve
diğer dinlerin insanların
kurtuluşu açısından olumlu
bir anlam ifade etmediğini
ya da bunların kesinlikle
insanı kurtaramayacağını
ileri süren ekslusivist,
partikularist veya
dışlamacı/kurtuluşta tekelci
görüşten ayrılır. Aynı
şekilde inklusivist teori,
bütün dinlerin hakikate veya
gerçeğe yönelik insanın
cevapları olduğunu, her
dinin bağlılarını hakikate
ulaştırabileceğini ve
kurtuluşa ulaştırma
açısından bir dinsel
geleneğin bir diğerine ya da
diğerlerine üstünlüğünden,
önceliğinden veya daha
mükemmelliğinden söz
edilemeyeceğini savunan
pluralist/çoğulcu
yaklaşımdan da ayrılır.
İnklusivist teorinin iki
temel görüşünden söz
edilebilir. Bunlardan
birincisi, hakikatin ifadesi
ve kurtuluş açısından
belirli bir dinsel geleneğin
norm olarak kabul
edilmesidir. Buna göre
hakikat, nihai gerçek ve
kurtuluş, norm olarak alınan
bu dinin öğretileri
doğrultusunda tanımlanır;
kurtuluşun tanımı ve
ifadesinde belirli bir
din/inanç merkezlilik ön
plana çıkar. Örneğin
Hıristiyan inklusivizminde
kurtuluşun Mesih merkezli
(Kristosentrik) yorumu
normatif bir ön kabul olarak
karşımıza çıkmaktadır.
İnklusivist teorinin ikinci
temel görüşü ise, norm
olarak kabul edilen dinsel
gelenekte tam ifadesini
bulan hakikat ya da gerçeğin
diğer dinsel gelenekler
aracılığıyla da şu ya da bu
şekilde kavranabileceği,
dolayısıyla diğer din
bağlılarının da kendi dinsel
gelenekleri içerisinde
kurtuluş açısından belirli
bir olumlu mesafe
kaydedebilecekleridir (bkn..
Heim, 1995: 4).
Bu iki temel görüşüyle
inklusivist teori, C.H.
Pinnock'un yerinde
tespitiyle (1995: 102)
"ekslusivizm ve pluralizm
arasında bir orta yol" olma
iddiasındadır. Gerçekten de
inklusivizm, hakikat ve
kurtuluş kavramlarına
getirdiği yorum açısından
bir yandan ekslusivizmle
diğer yandan da pluralizmle
bazı ortak noktalar
taşımaktadır. Örneğin
inklusivistler, kurtuluş
için hakikati ifade eden bir
mutlak durumun, koşulun var
olduğunu ve bunun yalnızca
bir dinde gerçek şekilde
bildirildiğini savunmakla
ekslusivist görüşe paralel
bir yapı sergilemektedirler.
Diğer yönden ise yine
inklusivistler, kurtuluş
yolunun tüm insanlara açık
ve kapsayıcı olduğu,
gerçek/doğru din tarafından
belirlenen hakikatin,
tanrısal gerçeğin ya da
Tanrının farklı dinler
vasıtasıyla da
kavranabileceğini, ilahi
rahmetin bu dinlerde de
faaliyette olabileceği
düşüncesiyle
ekslusivistlerden ayrılmakta
ve kısmen de olsa
pluralistlere
yaklaşmaktadırlar (Peterson,
1991: 228).
Birazdan değineceğimiz gibi,
çeşitli araştırıcılarca
Hıristiyan geleneğindeki
inklusivist yaklaşımlar, çok
öncelere hatta Kilise
Babaları dönemine kadar
götürülür. Ancak Hıristiyan
çevrelerde bu yaklaşımın
yoğun olarak tartışılması ve
çeşitli çevrelerde adeta
genel kabul görmesi fazla
öncelere gitmez; özellikle
II. Vatikan Konsili sonrası
dönemde yoğunlaşan, hatta
bazı kiliselerde resmi bir
yaklaşım olarak kabul gören
bu bakış açısının ana
hatlarıyla 20. yüzyılda
şekillendiği söylenebilir.
Peki, Hıristiyan
düşünürlerle eklesiastik
çevreleri, kilisenin öteden
beri önemli bir dogması olan
extra ecclesiam nulla
salus "kilise dışında
kurtuluş yoktur" yaklaşımını
yeniden düşünmeye ve kilise
dışında da kurtuluş
olduğu/olabileceği kanaatine
götüren nedenler ne
olabilir?
Bunları sosyo-kültürel
nedenler ve
eklesiastik/dinsel nedenler
şeklinde iki kategoride ele
almak mümkündür.
Sosyo-kültürel nedenler
farklı dinsel cemaatlerin
bir arada yaşama
zorunluluğundan ve gittikçe
artan, hatta giriftleşen
sosyal ilişkilerden
kaynaklanan ve soruna pratik
çözümler üretme amacına
yönelik bir karakter
taşırken, eklesiastik/dinsel
nedenler konuya ilişkin
çeşitli teolojik ve
doktrinel çözümlemeleri
içermekte ve daha fazla
teorik bir boyut
taşımaktadır.
Batıda gerçekleşen iki
önemli hareket olan Sanayi
Devrimi ve Aydınlanma
hareketi birçok konuda
olduğu gibi dinler arası
ilişkiler konusunda da köklü
değişikliklerin
gerçekleşmesine ve bu
bağlamda oldukça önemli
sonuçların oluşmasına neden
olmuştur. Şüphesiz bunu, bu
iki hareketin doğrudan
bilinçli bir etkisi ve
sonucu olarak değerlendirmek
gerekmez. Ancak Sanayi
Devrimiyle Aydınlanma
hareketinin oluşturduğu
sosyo-kültürel ve düşünsel
atmosfer, din konusundaki
birçok entelektüel temanın
tartışılmaya başlanması ve
birçok inanç ve değerin
sorgulanması yanı sıra,
farklı dinlerin ve din
bağlılarının birbirlerine
bakışları açısından da köklü
değişimlerin oluşmasına
zemin hazırlamıştır.
Genellikle 18. yy'da buhar
makinesinin icadıyla
İngiltere'de başladığı
düşünülen ve kısa zamanda
gelişerek tüm Batı
ülkelerini içine alan
sanayileşme hareketi,
sömürgecilik, kölelik, ucuz
iş gücü ticareti ve hızla
artan göçler nedeniyle, kısa
zamanda farklı inançları
paylaşan insanların bir
arada yaşadıkları toplumsal
yapıların oluşmasına neden
oldu. Böylelikle gerek Batı
ülkelerinde gerekse sömürge
bölgelerinde egemen güç
konumundaki Batılılar ve
bunların sahip oldukları
dinsel gelenek olan
Hıristiyanlık, farklı
kültürel yapıya sahip olan
halklarla ve Hıristiyanlık
dışı inanç sistemleriyle
doğrudan ilişki kurmak
durumunda kaldı. Gerçi bu
ilişkide Hıristiyanlık,
genellikle tercihini farklı
inançlardaki kişileri ve
halkları Hıristiyanlaştırma
çabaları ve misyonerlikten
yana kullanma durumunda oldu
ve bu bağlamda başta Latin
Amerika, Okyanusya ve Afrika
olmak üzere birçok sömürge
bölgelerindeki halklarla
buralardan Batı ülkelerine
getirilen köleler
Hıristiyanlaştırıldı. Ancak
ilerleyen zaman içerisinde
gerek sömürge bölgelerinde
yaşayan halklar arasında
gerekse Batı ülkelerine
gelerek buralara yerleşenler
içerisinde kendi etnik ve
dinsel kimliğini koruyan,
kendi farklılığını devam
ettiren kimseler oldu ve
Hıristiyanlar bu dinsel
gruplarla misyonerliğin
ötesinde, komşuluk,
işçi-işveren ve benzeri
düzlemlerde sosyal ve
kültürel ilişkiler kurmak
durumunda kaldılar. Zira,
farklı inançları temsil eden
kesimler, Rahner'in
ifadesiyle birbirleriyle
kapı komşusu oldular
(Rahner, 1980: 54).
Dolayısıyla bu zorunlu
komşuluk ilişkileri zamanla
komşuların birbirlerini daha
iyi tanıma ve anlama
ortamının oluşmasına zemin
hazırladı. Bu durum
Hıristiyanları, özellikle
çeşitli Hıristiyan
düşünürleri ve
ilahiyatçıları, zamanla
farklı inançlardaki
komşularına yönelik
Ortaçağlardan kendilerine
miras kalan çeşitli
önyargılarını sorgulamaya,
iyi ve doğru insan olma,
kurtuluş, hakikat ve benzeri
kavramlara yönelik
tekelci/dışlamacı
tavırlarını yeniden gözden
geçirmeye yönlendirdi.
İnklusivist bakış açısının
sosyo-kültürel nedenleri
arasında Aydınlanma dönemi
çerçevesinde Batıda,
özellikle bilim çevrelerinde
gelişen din ve dinsel
değerler karşıtı eğilimin de
önemli yeri vardır. Bilim
anlayışında dinsel verileri
dışlayan, akıl ve empirik
verilere dayalı bilim
anlayışını ön plana çıkaran
ve bu çerçevede genellikle
dini bilim dışı, hayal
ürünü, insanın korku ve ümit
duygularından kaynaklanan,
mitoslar ve gerçek dışı
şeylerden ibaret bir kurum
olarak gören Pozitivist
çevreler, özellikle 19.
yüzyılda ve 20. yüzyıl
başlarında kiliseye ve
Hıristiyan dogmalarına adeta
savaş açtılar. Kilise
karşıtı bu mücadelede
yalnızca Papalık kurumu ve
Hıristiyanlık değil, diğer
birçok dinsel gelenekte de
şu ya da bu şekilde
karşılığı bulunan Tanrı,
ahiret, peygamberlik, vahiy,
metafizik hakikat gibi
değerler de salt akıl ve
empirik veriler çerçevesinde
eleştirilmeye bilim ve
gerçek dışı addedilmeye
başlandı. Batıda kilise ve
din karşıtı çevrelerce
geliştirilen bu yaklaşım,
Hıristiyan çevreleri sorunun
yalnızca Hıristiyanlığı
değil bütün dinsel
gelenekleri ilgilendiren
ciddi bir problem olduğunu
ifade etmeye ve kendisiyle
özdeş olmasa bile paralel ya
da en azından benzer
inançları taşıyan diğer
dinsel geleneklerle ve
bunların bağlılarıyla, din
ve dinsel değerler karşıtı
bu çevrelere karşı ortak
mücadele etme düşüncesine
sevk etti. Örneğin, Katolik
inklusivizminin önemli
temsilcisi K. Rahner (1980:
53), Hıristiyanlık da dahil
bütün dinlerin, geçmişte
olmayan önemli bir
düşmanlıkla, dindışılık,
dinsel değerlerin toptan
reddi ve katı
sekülarizasyonla yüz yüze
olduğuna dikkat çekti.
Ateizm, pozitivizm ve
materyalizm gibi akımlara
karşı ortak mücadele etme
isteği kiliseyi hem
Hıristiyanlık içerisindeki
farklı akımlarla yakınlaşıp
uzlaşı zemini oluşturmaya
hem de Hıristiyanlık dışı
diğer dinsel geleneklerle
birbirlerini tanıma ve
anlama noktasında daha
istekli ve hoşgörülü bir
tutum izlemeye teşvik etti.
Nitekim Hıristiyanlar, bu
çerçevede diğer nedenlerin
de etkisiyle zamanla
Hıristiyanlık dışı dinlere
karşı geleneksel dışlamacı
tavırlarını gözden geçirmeye
başladılar.
Hıristiyan geleneğinde diğer
inanç sistemlerine ve
bunların bağlılarına yönelik
inklusivist bakış açısının
eklesiastik/dinsel
nedenlerini ise iki grupta
toplamak mümkündür.
Bunlardan birinci grubu;
Tanrının sıfatları, Mesih,
günahın evrenselliği, sevgi
ve yaratma gibi konularda
kutsal kitapta yer alan
çeşitli ifadelerden
hareketle yapılan yorumlar
oluşturur. İkinci grubu ise,
yine kutsal metinlerde yer
alan ve içinde yaşadığımız
dönemde Hıristiyan
olmayanlara karşı
inklusivist tavırlara kaynak
ve destek olabilecek çeşitli
örnek hadiseler/anlatılar
teşkil eder.
Çeşitli Yeni Ahit
kitaplarında Tanrı
sevgisinin açık ve kapsayıcı
olduğundan ve Tanrının bağış
ve rahmetinin
sınırsızlığından bahsedilir.
Evrensel sevgi Tanrısı olan
yaratıcı güç, insan da dahil
tüm yeryüzünü sevmekte,
bütün insanların kurtuluşunu
dilemektedir. İnsanlığı
yaratan Tanrının kendi sevgi
ve rahmetini yalnızca bir
gruba verdiği ve bunların
dışında kalan çoğunluğu
kurtuluştan uzak bir
sapkınlık içerisinde
bıraktığı düşünülemez.
Dolayısıyla Tanrının sevgi
ve rahmeti tüm insanlara
yönelik olarak faaliyette
olmalıdır. Aynı şekilde
kutsal metinlerde günahın
bir kişi, yani Adem
aracılığıyla yeryüzüne
indiğinden ve onun nesline
bir miras olarak sirayet
ettiğinden bahsedilmektedir
(Romalılar 5:12-19).
Dolayısıyla tıpkı tanrısal
sevgi ve rahmet gibi günah
ve bunun doğal uzantısı olan
ölüm de evrenseldir; bütün
insanları kapsayıcıdır.
Günah ve ölüm evrensel
olduğuna göre bu durumda
günahtan kurtuluş ve ebedi
olma da evrensel olmak
durumundadır. Yine kutsal
kitapta Mesih'in yalnızca
belirli bir grup insanın
değil bütün dünyanın
günahları için çarmıha
gerilip ölen kurban
olduğundan söz edilir (1
Yuhanna 2:2). Mesih,
insanlığın kurtuluşu için
tekrar ölümden ebedi hayata
dirilmiş ve ilahi aleme
yükselmiştir. Dolayısıyla
Mesih'in evrensel kurban
oluşunu ve kurtarıcılığını
işleyen bu metinler, aynı
zamanda kurtuluşun da genel
ve kapsayıcı olması
gerektiğine işaret
etmektedir.
Kitabı Mukaddes'in çeşitli
bölümlerinde yer alan bazı
kıssalar da Hıristiyan
ilahiyatçılarca inklusivist
teoriye delil olarak
gösterilir. Örneğin
bunlardan birisi, Luka'nın
anlatısına göre Pavlus'un
üçüncü misyon seyahati
sırasında Atina'da,
Areopagos adı verilen
Atinalılar meclisinde Atina
ileri gelenlerine hitap edip
onlarla yaptığı
tartışmalardır (Res. İş.
17:16-34). Atinalılara
konuşması esnasında Pavlus,
Atinalıların çok dindar
olduklarına, "bilinmeyen
Tanrıya" tapındıklarına
dikkat çekmiş ve onlara
kendilerinin tapındığı bu
bilinmeyen Tanrıyı tanıtmaya
geldiğini vurgulamıştır.
Burada Pavlus, kendi misyonu
öncesi de Atinalıların kendi
kültürel yapıları içerisinde
hakikate yöneldiklerini ve
kısmen de olsa hakikate
ulaştıklarını ima
etmektedir. Yine Luka
tarafından anlatılan konuya
ilişkin bir diğer hadise,
meşhur Kornelyus kıssasıdır.
Resullerin İşleri'ndeki
anlatıya göre (Res. İş.
10:1-48) Kornelyus, Tanrıya
dua eden ve sadaka veren,
doğruluğu ve Tanrıdan
korkmasıyla tanınan iyi bir
askerdir. Bu iyiliği
sonucunda Tanrının meleği
ona görünmüş ve Petrus'u
bulması konusundaki ilahi
iradeyi ona iletmiştir. Bu
görüm (vizyon) doğrultusunda
Petrus ile irtibat kuran
Kornelyus'a Petrus
tarafından İsa Mesih'ten ve
mesajından bahsedilmiş ve
böylelikle Kornelyus da İsa
Mesih bağlıları arasına
katılmıştır. Anlaşılacağı
gibi bu kıssada Kornelyus,
kendisine misyon ulaşmadan
önce doğru yola yönelmiş,
gerek ruhsal gerekse ahlaki
olarak kendisini kurtuluşa
hazır hale getirmiş bir kişi
görünümündedir. Dolayısıyla
bu kıssa da doğru dinsel
geleneğe bizatihi
bağlanmadan önce de kişide
ilahi inayet ve rahmetin
tecelli edebileceğine ve
kişinin kurtuluş yoluna
girebileceğine delil olarak
algılanmaktadır. Kitabı
Mukaddes'te, Melkisedek
(Melchizedek) ile ilgili
geçen ifadeler de aynı
şekilde, kişinin belirli bir
dinsel gelenek ya da
öğretiden haberdar olmadan
önce de doğru yola veya
hakikate ulaşabileceğini ima
ediyor olarak
algılanmaktadır. Zira Tekvin
14:17 ve devamındaki
ifadelerde İbrahim'le
karşılaşan Salem kralı
Melkisedek, "yüce Tanrının
bir kahini" olarak
tanımlanmakta ve
övülmektedir.
Bundan başka Luka tarafından
aktarılan, Pavlus'un
Listra'da yaptığı konuşma da
bu konuda referans olarak
kullanılan kutsal metinler
arasındadır. Bu konuşmasında
Pavlus, kendisi ile
yanındaki Barnaba'yı Hermes
ile Zeus'a benzeten ve
kendilerine kurban sunmaya
çalışan Listralı
paganistlere, geçmiş
çağlarda Tanrının tüm
ulusların kendi yollarından
gitmelerine izin verdiğinden
bahsetmekte ve Tanrının
rahmetinin/inayetinin herkes
üzerine olduğundan söz
etmektedir (Res. İş.
14:16vd). Son olarak
Pavlus'un Romalılara
mektubunda, imanla kurtuluş
konusunda verdiği İbrahim
örneği de konuyla ilgili
argümanlarda delil olarak
kullanılır. Buna göre
İbrahim İsa'yı ve onun
mesajını bilmeksizin imanla
kurtulmuş olan bir figürdür
ve Pavlus bunu kurtuluşta
bir model olarak almaktadır
(Romalılar 4:1-25).
Hıristiyan inklusivistlere
göre kutsal metinlerde yer
alan İbrahim, Kornelyus,
Melkisedek ve Atinalı
inananlar gibi bütün bu iyi
ve doğru şahsiyetler,
kurtuluşun mükemmel ifadesi
olan inanç sistemini ve
Mesih öğretisini bilip
duymadan kurtuluş yoluna
meyletmiş ve tanrının rahmet
ve inayetine ulaşmış
kişilerdir. Bu şahsiyetler
etrafında anlatılan kıssalar
bize, Tanrının kurtarıcı
faaliyetinin kurtuluşun tam
ifadesi olan inanç sistemi
dışında olan kimseler
arasında da aktif olduğunu
ve bunlar arasında da bazı
kimselerin kurtuluş yoluna
girebileceğini
göstermektedir.
İnklusivist teorinin diğer
önerilere eleştirileri
Dinsel çoğulculuk gerçeği ve
hakikat/kurtuluş ilişkisi
açısından Hıristiyanlığı ve
onun Mesih merkezli
(Kristosentrik) kurtuluş
öğretisini temel alan, ancak
diğer inanç sistemlerinde de
Tanrısal inayetin/rahmetin
veya bunun bir ifadesi olan
Ruhun (Kutsal Ruh'un)
faaliyette
olduğunu/olabileceğini,
dolayısıyla bu dinsel
gelenekler içerisinde de
bazı kimselerin hakikat
yolunda çeşitli mesafeler
kat edebileceğini savunan
Hıristiyan inklusivistler,
hakikat/kurtuluş ve dünya
dinleri ilişkisi konusunda
farklı yaklaşımlar öneren
diğer görüşleri
eleştirirler.
Hıristiyan
inklusivistlerin kurtuluşu
ve hakikati yalnızca belirli
bir dine hasreden ve
diğerlerini kurtuluş dışı
sayan ekslusivist teoriye ve
bu teorinin Hıristiyanlık
bünyesindeki savunucuları H.
Kraemer, R. Nash ve S. Neill
gibi ilahiyatçılara karşı en
önemli eleştirileri, bu
dışlamacı teorinin
Hıristiyan öğretilerinin
temelini oluşturan kurtarıcı
rahmetin evrenselliği ve
Tanrının herkesin (bütün
yeryüzünün) kurtulmasını
arzuluyor olması inancına
karşıt olmasıdır. Örneğin
evangelik inklusivist
Pinnock (1995: 97),
geleneksel Hıristiyan
teolojisinin daima Tanrının
bütün yeryüzünü sevdiğini
ileri sürdüğünü, ancak
dışlamacı tavrı nedeniyle bu
konuda tutarlı bir şekilde
konuşmakta zorlandığını
vurgular. Ona göre kurtuluş
açısından yalnızca belirli
sayıda bir azınlığın gizemli
şekilde seçilmiş olduğu
kanaati oldukça katı ve
pesimistik bir yaklaşımdır.
İnklusivist teoriye göre
ekslusivist yaklaşım,
kurtuluş ve hakikat
konusunda toptancı
davranmakta; belirli bir
dini "Tanrının geçerli olan
tek vahyi" ve bu dinsel
geleneğe bağlanan azınlığı
kurtulanlar olarak görürken,
diğer dinleri sapkın ve
bunların bağlılarını
oluşturan büyük çoğunluğu
helak olanlar olarak
değerlendirmektedir. Oysa
kurtuluş ve helak oluş
konularında toptancılıktan
kaçınmak ve Tanrının
kurtarıcı inayeti konusunda
daha iyimser olmak gerekir
(Okholm/Phillips, 1995: 12)
Ekslusivist yaklaşım,
belirli bir azınlığın
diğerlerine üstünlüğünü ve
ayrıcalığını ifade
etmektedir. Ancak, İsa
Mesih'te kendisini ifade
eden merhametli ve seven
Tanrının belirli bir kesime
ayrıcalık tanırken
diğerlerini sapkınlıkta
bırakması tanrının rahmet ve
sevgi niteliklerine yakışır
mı? Hıristiyan inancına göre
evrensel sevgi tanrısı olan
tanrısal güç, her şeyin ve
tüm insanlığın yaratıcısı
olan yüce varlık, yarattığı
bütün insanların kurtuluşunu
ve iyiliğini istiyorsa,
nasıl olur da yalnızca küçük
bir grubun belirli bir
dinsel gelenek içinde
kurtulmalarına izin
verirken, diğerlerini
(çoğunluğu) sapıklıkta
bırakır? Bu sorular gerek
inklusivizmin gerekse
pluralizmin
dışlamacı/ekslusivist
teoriye karşı teolojik
argümanlarının temelini
oluşturmaktadır (Hick, 1973:
122).
Hıristiyan
inklusivistlerce
ekslusivizme yöneltilen bir
diğer eleştiri inkarnasyon
ve hikmet kavramlarına
ilişkindir. Örneğin J. B.
Cobb (1987: 88-89), Mesih'in
tarihin merkezini
oluşturduğunu ve
Hıristiyanların ebedi
hikmeti onda bulduklarını
belirttikten sonra,
"Mesih'te inkarne olduğuna
(bedenleştiğine) inandıkları
hikmetin her yerde ve her
zaman mevcut olduğunu"
vurgular. Dolayısıyla ona
göre bu hikmet, herkes
tarafından bilinen hikmettir
ve diğer dinsel gelenekler
vasıtasıyla da buna
erişilebilir. Cobb, diğer
dinsel gelenekleri ve
bağlılarını toptan sapkınlık
içinde gören eksluvizmin bu
yaklaşımıyla, Hıristiyan
öğretisinde temel olan
Kristosentrizmin temeli olan
inkarnasyona ilişkin bu
hikmet anlayışına karşı
çıktığı düşüncesindedir.
Ekslusivist
yaklaşıma getirilen bir
diğer eleştiri de bu bakış
açısının dinlerarası diyalog
ve barışa katkı sağlamadığı,
insanlar arasındaki
uçurumları ve çatışmaları
körüklediği kanaatidir. Hem
inklusivistler hem de
pluralistlerce dile
getirilen bu tenkit, dinsel
çoğulculuğun günümüzün
yalanlanamaz bir realitesi
olduğu ve dinlerin
birbirlerini dışlamacı
yaklaşımlarının evrensel
huzur ve barışa katkı
sağlamadığı düşüncesinden
hareketle yapılmaktadır.
Örneğin Rahner,
Hıristiyanlığın
başlangıcından yaklaşık 2000
yıl geçmesine rağmen farklı
dinlerin varlıklarını
sürdürmeleri gerçeğinin
dikkate alınması gerektiğini
belirtmekte ve bunu kendi
inklusivist argümanlarına
dayanak yapmaktadır.
Son olarak
genellikle inklusivistler,
ileride değineceğimiz gibi,
diğer dinlere
yaklaşımlarında Hıristiyan
misyonunun bu çevrelerde
yayılması kaygısı
taşımaktadırlar. Bu
çerçevede onlara göre
geleneksel dışlamacı
yaklaşım, Hıristiyanlık dışı
dinsel gelenek bağlılarının
tamamıyla sapkın ve
kurtuluştan uzak oldukları
görüşüyle bu insanlara
yönelik Hıristiyan misyonunu
zorlaştırmaktadır. Oysa,
Hıristiyanlık dışı bu dinsel
geleneklerde de Tanrının
rahmeti ve inayetinin şu ya
da bu şekilde insanları
yönlendirdiğinin ve tanrısal
Ruhun bu geleneklerde de
aktif olduğunun kabul
edilmesi, bu geleneklere
bağlı olan insanlara
Hıristiyan misyonunun daha
kolay ulaşabilmesi için
gerekli olan diyalog
ortamını ve altyapıyı
hazırlayacaktır.
Geleneksel
dışlamacı tavrı böylelikle
eleştiren Hıristiyan
inklusivistler, bütün dinsel
geleneklerin (özelde
Hıristiyanlık, Yahudilik,
İslam, Budizm ve Hinduizm
gibi dünya dinlerinin)
hakikati bir şekilde
içerdiğini ve bağlılarını
kurtuluşa ulaştırabileceğini
savunan ve hakikat-kurtuluş
açısından dinlerin
birbirlerine üstünlüğünden
söz edilemeyeceğini
vurgulayan dinsel pluralist
yaklaşımı da tenkit ederler.
Hıristiyan inklusivistlerin,
pluralist bakış açıları
arasında bazı farklılıklar
olsa da başta J. Hick olmak
üzere E. Troeltsch, P.
Knitter ve W.C. Smith gibi
kişilerce savunulan
pluralizme yönelttikleri en
önemli eleştirilerden
birisi; pluralist bakış
açısının Hıristiyan
öğretisinin temeli olan
Kristosentrik hakikat ve
kurtuluş öğretisini
reddetmesidir. Hıristiyan
kutsal metinlerinde ve
bundan kaynaklanan
Hıristiyan teolojisinde
kurtuluşta temel öğenin
"insanlığı hukuk-günah-ölüm
kısırdöngüsünden kurtararak
ebedi yaşama iletmek için
yeryüzünde bedenleşen, acı
çekerek çarmıhta ölen ve
sonra yeniden dirilen
Mesih'e iman" olduğu
vurgulanır. Dolayısıyla
Mesih, hakikat ve kurtuluş
öğretisinde merkezi
fonksiyona sahip bir
kavramdır. Oysa pluralist
teori, hakikat ve kurtuluşun
ifadesinde Kristosentrizmin
belirleyici olmasını kabul
etmemekle Hıristiyanlığın bu
temel karakteristik
özelliğini reddetmektedir.
Aynı şekilde
pluralizm, Hıristiyanlık da
dahil, dinlerin hepsinin
mükemmel olmadığını zira
bunların hepsinin de
mükemmel olmayan insan
kültürleri içerisinde
şekillendiğini ve
hiçbirisinin mutlak gerçeğe
sahip olduğuna dair bir
iddiada bulunulamayacağını
ileri sürmesi de hem
Hıristiyan inklusivistlerce
hem de ekslusivistlerce
kabul edilemez. Zira eğer
İsa Mesih Tanrıysa ve yeni
bir din kurduysa o zaman o
din (Hıristiyanlık) Tanrı
tarafından kurulan tek ve
mükemmel dindir; dolayısıyla
diğer hepsinden üstün
olmalıdır Hick, 1998a:
541-542).
Pluralizme yöneltilen bir
diğer eleştiri, bu bakış
açısının dinin hakikat
iddiasını tahrip ettiği,
buharlaştırdığıdır. Başta
Hıristiyanlık olmak üzere
her dinsel gelenek
bağlılarına kişiyi kurtuluşa
iletecek olan bir hakikat
öğretisi sunmakta ve bunun
mutlaklığını ve
mükemmelliğini
vurgulamaktadır. Pluralist
teori ise, dinlerin hakikat
içerdiğini kabul etmekle
birlikte, her bir dinin
hakikat iddiasının kendi
içerisinde doğru olduğunu,
fakat hiçbirinin bir başına
hakikatin tam ve mükemmel
ifadesi olmadığını
savunmaktadır.
Pluralist yaklaşım bununla
yalnızca kişinin kendi
dininin nihai hakikat
iddiasıyla ilgili
düşüncesini reddetmekle
kalmamakta, diğer taraftan
başka dinlerin hakikat
iddiasını da tahrip
etmektedir. Bir başka
ifadeyle pluralist, yalnızca
Hıristiyanlığın hakikat ve
kurtuluş iddiasının
son/nihai gerçek olmadığını
ifade etmekle kalmamakta,
diğer dinlerin her birinin
benzer iddialarını da
reddetmektedir (bkn. Hick,
1998a:.543). Pluralistlerin
bu yaklaşımı, Hıristiyanlık,
İslam, Yahudilik ve benzeri
dinlerin temel iddiası olan
"hakikatin mükemmel ifadesi"
olma realitesiyle çatışmakta
ve mutlak hakikat konusunda
dindar kişiyi bir
belirsizlik ve
bilinemezciliğe itmektedir.
Yine pluralistler, hakikat
ve kurtuluş konusunda her
dinsel geleneğin kendi
anlayışıyla çelişik global
bir perspektif
çizmektedirler. Her dinsel
geleneğin hakikatin bir
boyutunu ifade ettiğini
ancak tek başına hakikatin
tam ve mükemmel ifadesi
olmadığını savunan bu
yaklaşım, zımnen de olsa
dinlerin kendi gelenekleri
içerisinde tam olarak
algılayamadıkları hakikati
ya da gerçeği, pluralistin
kendisinin kavradığını ima
etmektedir.
Bu durum pluralistlere,
Hıristiyanlık da dahil bütün
dinlere ve bunların
hakikat-kurtuluş
öğretilerine tepeden bakan
kişiler olma niteliğini
kazandırmaktadır ki bu
aslında emperyalistik bir
tavırdan başka bir şey
değildir (bkn. Hick, 1998b:
325).
Kilisenin inklusivist
açılımı ve II. Vatikan
Yukarıda vurguladığımız gibi
erken dönemlerden itibaren
Hıristiyanlığın diğer
dinlere yaklaşımı
ekslusivist bir çizgide
olmuştur. Yeni Ahit'te yer
alan ve doğruya, hakikate ve
kurtuluşa ulaşmada
Hıristiyan bakış açısını
tanıma ve kabullenmenin
merkeziliğini vurgulayan
çeşitli ifadelerden
hareketle Hıristiyanlar,
Hıristiyanlık dışında bir
kurtuluş olmadığını ya da
diğer tüm dinlerin
yanlışlığını düşünmüşlerdir.
Nitekim bu yaklaşım hem
Origen, Cyprian ve Augustine
gibi erken dönem Hıristiyan
yazarların eserlerinde hem
de çeşitli konsillerde
alınan kararlarda dile
getirilmiştir. Örneğin
Cyprian (ö. 258)
mektuplarında kiliseye bağlı
olanların dışındakiler için
kurtuluş olamayacağını, zira
kilise dışında kurtuluşun
bulunmadığını ısrarla
vurgular (Cyprian, The
Epistles, lxi, 4, lxxii,
21). 1442 Florence
Konsilinde ise bu durum
şöyle ifade edilir:
Kutsal Roma Kilisesi ...
inanır, ifade eder ve
belirtir ki Katolik Kilise
dışında olan hiç kimse, ne
putperest, ne Yahudi, ne
inanmayan ne de kiliseden
ayrılan bir kişi ebedi
hayata katılacaktır; bunlar
şayet ölmeden önce kiliseye
katılmazlarsa, şeytan ve
melekleri (yardımcıları)
için hazırlanan ebedi ateşte
yok olacaklardır (akt. Küng,
1987a: 196).
Katolik kilisesinin,
kurtuluşu yalnızca
Katolisizme bağlayan ve
Katolik kilisesi mensubu
olmayanların helak olmaya
mahkum olduklarını
vurgulayan bu ekslusivist
yaklaşımının benzeri, Luther
gibi reformistlerce
Protestanlık bağlamında
ifade edilmiştir. Örneğin
Luther, Hıristiyan kilisesi
dışında ne bağışlanma ne de
kutsallık olduğunu
vurgulamakta ve ister Türk
(Müslüman), Yahudi ya da
putperest isterse sahte
Hıristiyan (Katolik) veya
ikiyüzlü olsunlar Hıristiyan
kilisesi dışında olanların
hepsinin, bir ve gerçek
Tanrıya inanıp tapınsalar
bile, Tanrının onlara karşı
tavrını bilemeyeceklerini ve
Tanrının sevgisi ve
kutsaması konusunda emin
olamayacaklarını
belirtmektedir. Luther'e
göre Hıristiyan kilisesi
dışındaki bu kişiler ebedi
gazap ve lanet içinde
kalacak olanlardır (Tappert,
1959: 418-419).
Hıristiyanlık, hatta özelde
belirli bir Hıristiyan
kilisesi dışında olanları
kurtuluştan uzak sayan bu
ekslusivist yaklaşım, yakın
zamanlara kadar Hıristiyan
geleneğinin neredeyse genel
kabul gören bir tavrı olarak
varlığını sürdürdü. Ancak
yakın zamanlarda, özellikle
20. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren bu
yaygın ekslusivist çizgi
sorgulanmaya ve
Hıristiyanlık dışında da
kurtuluşun mümkün olduğu
yönünde tartışmalar
yapılmaya başlandı. Bu
çerçevede II. Vatikan
Konsili öncesi ekslusivist
yaklaşıma karşı çıkan Rahner
gibi ilahiyatçılar, bir
yandan kurtuluşu
Hıristiyanlığın Mesih
merkezli öğretisi
doğrultusunda tanımlayıp
Hıristiyanlığın hakikat ve
kurtuluşun tam ve mükemmel
yolu olduğunu işlerken,
diğer yandan Hıristiyanlık
dışı dinsel geleneklere
bağlananların da Tanrının
rahmetine nail
olabileceklerini ve
dolayısıyla kurtuluş yoluna
girebileceklerini savunarak,
ekslusivizmin tekelci ve
dışlamacı tavrına karşılık
kurtuluşta daha kapsayıcı
bir yaklaşım olan
inklusivist bakış açısını
temsil ettiler. II. Vatikan
Konsili sonrası ise bu iki
teoriye bir üçüncüsü, yani
hakikat ve kurtuluşun
ifadesi açısından daha
evrensel/global bir
yaklaşımı benimseyen ve
tam/mükemmel ya da biri
diğerinden üstün hakikat
yolu söylemine karşı çıkarak
her dinsel geleneğin,
bağlısını şu ya da bu
şekilde hakikate ve
kurtuluşa ulaştırabileceğini
savunan pluralist yaklaşım
eklendi.
Çeşitli araştırıcılar,
Hıristiyan geleneğindeki
inklusivist yaklaşımın çok
öncelere, Hıristiyanlığın
ilk yüzyıllarına kadar
gittiğini düşünürler.
Örneğin A. Race (1983:
40-42), Hıristiyanlık
tarihinde ilk kez Resullerin
İşleri yazarı Luka
tarafından inklusivist
yaklaşımın altının çizildiği
düşüncesindedir. Resullerin
İşlerinde yer alan Kornelyus
kıssası ile Pavlus'un
Listra'da ve Atina'da
yaptığı konuşmalar, yukarıda
da değindiğimiz gibi
Hıristiyan inklusivizmine
kutsal kitaptan delil
bağlamında kullanılmaktadır.
Race'a göre ekslusivist
yaklaşıma Resullerin
İşlerine nazaran Pavlus'un
mektuplarında daha yaygın
şekilde rastlanmaktadır.
Luka'dan başka Justin Martyr
ve İskenderiyeli Clement
gibi erken dönem Hıristiyan
yazarların eserlerinde de
zaman zaman inklusivizmi
çağrıştıran yaklaşımlara
rastlanılır. Örneğin Justin,
Birinci Apology'sinde şöyle
der:
Bize Mesih'in Tanrının
ilk-doğanı olduğu öğretildi.
Biz, Mesih'in tüm insanlığın
kendisinde yer aldığı Kelam
olduğunu ve Yunanlılar
arasındaki Sokrat, Heraklit
ve benzeri kimseler ve
Barbarlar arasındaki
İbrahim, Ananias, Azarias,
Misael, Elias ve daha
birçokları gibi, sağduyuyla
(aklın ışığında) yaşayanlar,
-onların Tanrı tanımaz
oldukları düşünülse bile-
Hıristiyandırlar (Justin
Martyr, The First Apology,
xlvi).
İskenderiyeli Clement ise,
felsefenin Tanrı tarafından
verilen bilgi olduğunu
açıklarken, "Tanrının
merhametinin bir başlangıcı
olmadığını ve bunun belirli
yerlerle ya da kişilerle
sınırlı olmadığını" vurgular
(Clement of Alexandria,
The Stromata or Miscellanies,
Book VI, viii).
İlerleyen
dönemde de Hıristiyanlık
dışı dinsel geleneklerdeki
düşünce ve davranışlara
ilişkin farklı gerekçelerden
kaynaklanan benzeri
yaklaşımlara zaman zaman
rastlanıldı. Örneğin Papa I.
Leo 449'da, batıl görüşlerin
taraftarlarınca bile itham
edildiği zaman geldiğinde
Hıristiyan imanının daha
sağlam temellere dayalı
olarak savunulacağını
deklere etti (Hick, 1995:
79-80).
Yukarıda kısaca
değindiğimiz, Aydınlanma
döneminin akılcılık
çerçevesinde
sorgulayıcı-şüpheci
yaklaşımının etkisiyle,
Hıristiyanlığın kurtuluşu
yalnızca kendisinde gören
yaklaşımı ilahi adalet ve
eşitlik kavramları
bağlamında tartışılmaya
başlandı. Böylelikle 19.
yüzyıl başlarında F.
Schleiermacher, yenilikçi
teolojik metodu
doğrultusunda
Hıristiyanlığı, "yaygın
doğruların tamamlanması"
olarak değerlendirdi. Ona
göre, her dinsel gelenekte
kurtuluş açısından şu ya da
bu şeklide Tanrı veya
tanrısal hakikat vardır;
ancak İsa Mesih İncili
(müjdesi/öğretisi) bu
evrensel dinsel uyanışın
mükemmel ve en üst düzeydeki
ifşasıdır (bkn.
Okholm/Phillips, 1995: 8.).
Kurtuluş
açısından Hıristiyanlık dışı
dinlerin ve bunların
bağlılarının konumu
hususunda kilise bünyesinde
geleneksel dışlayıcı
yaklaşımları sorgulamaya ve
Hıristiyanlık ve kilise
dışında hakikat ve kurtuluş
olmadığı inancına yönelik
köklü değişikliklere
özellikle 20. yüzyılın
ikinci yarısında
rastlanılmaktadır. Örneğin,
II. Vatikan Konsili'nin
hemen öncesi dönemde,
1952'de Papalık, kilise
babalarının görüşleri ve
Florence Konsili kararları
doğrultusunda kilise
dışındaki kişilerin
kurtulamayacağı görüşünü
beyan eden Harvard
Üniversitesi bünyesindeki
öğrenci-din görevlisini
(chaplain) kiliseden
uzaklaştırma
(excommunication) cezasına
çarptırdı (Küng, 1987b:
234). Diğer taraftan bu
dönemde geleneksel dışlamacı
tavrı inklusivist çerçevede
eleştirerek, "Anonim
Hıristiyan" tanımlamasıyla
diğer din bağlılarının da
kurtuluş açısından belirli
bir olumlu yere sahip
olabileceklerini savunan
Katolik ilahiyatçı Karl
Rahner'in özel bir yeri
vardır. Rahner'in
inklusivizminin
karakteristik özellikleri
üzerinde birazdan ayrıca
duracağız.
1962-1965
yıllarına rastlayan ve
Hıristiyanlık tarihinin en
geniş katılımlı konsili
olarak görülen II. Vatikan
Konsili, genelde
Hıristiyanlığın özelde ise
Katolik kilisesinin diğer
dinsel gelenekler ve
bunların bağlılarına yönelik
değerlendirmelerinde
gerçekten de devrim
denebilecek bir takım
açılımlar sağladı. Katolik
kilisesinin Hıristiyanlık
dışı dinlere ve bağlılarına
ilişkin kapsayıcı yaklaşımı
bu konsilde alınan çeşitli
kararlarda dile getirildi.
Örneğin bu bağlamda 1964'te
ilan edilen Kilisenin
Dogmatik Yasasında (Lumen
Gentium), kilise dışında
olan diğer insanlarla ilgili
olarak şunlar ifade edildi:
Gerçekten hiçbir kusurları
olmaksızın Mesih'in İncilini
ve onun kilisesini tanımamış
olan, fakat samimi bir
kalple Tanrıyı arayan ve
tanrısal inayetin etkisi
altında onun, vicdanlarının
emirleriyle tanıdıkları,
iradesini yerine getirecek
şekilde hareket etmeye
çalışan kimseler de ebedi
kurtuluşa kavuşabilirler.
Tanrı, kendi kusurları
olmaksızın, henüz açık bir
Tanrı bilgisine erişememiş
olup, doğru bir hayat
sürmeye çalışanlardan -ki
bunu Tanrının lütfu
olmaksızın yapamazlar-
kurtuluş için gerekli
yardımları esirgemez.
Gerçekten bu kimselerin
içinde iyi ve doğru ne
varsa, Kilise bunları İncile
bir hazırlık olarak ve her
insanı sonunda yaşama
kavuşsun diye aydınlatan
tarafından bağışlanmış bir
armağan olarak saymaktadır
(akt. Demirel, 1997: 810).
Açıkça
anlaşılacağı gibi, bu
belgede şu üç husus
vurgulanmaktadır: (i) Kilise
dışında olduğu halde iyi
davranışlar sergileyen
kimseler de kurtulabilirler.
(ii) Bu kimselerin iyi
davranışları tanrısal
inayetin/rahmetin etkisi
nedeniyledir. (iii) Kilise
bu kimseleri ve onların iyi
davranışlarını
Hıristiyanlığa bir hazırlık
olarak değerlendirmektedir.
Aynı belgede, Tanrının
kurtuluş planının yaratıcıyı
kabul eden herkesi,
özellikle de İbrahim'in
inancını ifade eden ve
bağışlayıcı ve yargılayıcı
Tanrıya tapınan Müslümanları
da kapsadığı ayrıca
vurgulanır.
Konsilin 1965'te
yayınladığı Hıristiyanlık
Dışı Dinlerle İlişkiler
Bildirgesinde de Katolik
Kilisesinin diğer dinlerde
mevcut olan doğru ve kutsal
hiçbir şeyi reddetmediği
vurgulanır ve kilisenin
kendi öğretilerinden farklı
şekillerde olsa da böylesi
davranışların "bütün
insanları aydınlatan
hakikatin ışığını"
yansıttıkları belirtilir
(Nostra Aetate, 2). Ayrıca
aynı dokümanda Yeni Ahit
doğrultusunda Mesih'in "yol,
gerçek ve yaşam" olduğu ve
insanlığın dinsel yaşamın
mükemmelliğini onda bulduğu
ifade edilir. Bundan başka
yine 1965'te yayınlanan
Kilisenin Misyonerlik
Faaliyeti Kararında,
kilisenin görevinin Mesih
tarafından getirilmiş olan
imanı ve kurtuluş öğretisini
yaymak olduğu belirtilerek,
Mesih tarafından
aydınlatılmaya ihtiyaç
duymalarına rağmen
insanların dinsel
çabalarının kişiyi gerçek
Tanrıya götürebileceği ve
İncil için bir hazırlık
oluşturabileceği vurgulanır
(Ad Gentes Divinitus, 2).
Konsil sonrası
dönemde kilisenin başta
Yahudilik ve İslam olmak
üzere diğer dinsel
geleneklere yönelik
tavırlarında iki temel
yaklaşım ön plana çıktı.
Bunlardan birincisi
dinlerarası diyalogun
olmazsa olmaz gereksinimi,
ikincisi ise öteki dinsel
geleneklerin de Tanrının
kurtuluş planında bir
yerinin olduğu/olabileceği
kanaatidir. Dinlerarası
ilişkiler bağlamında bu iki
hususa bir üçüncüsünü,
insanlar arsı ilişkilerde
Hıristiyan misyonunun
yayılmasını temel alma ve
iletişimde bulunulan herkesi
misyon faaliyetlerinin
potansiyel konusu olarak
kabul etmeye yönelik
kilisenin geleneksel tavrını
da eklemek yararlı
olacaktır. Nitekim, gerek
misyonerliğe ilişkin II.
Vatikan Konsili belgelerinde
(Ad Gentes Divinitus)
gerekse kilisenin konsil
sonrası çeşitli yayın ve
belgelerinde kilise dışı
insanlarla ilişkilerde
misyonun temel olduğu ve
diğer dinlerdeki iyi ve
olumlu tezahürlerin kişiyi
İncile hazırlayan olgular
olarak değerlendirilmesi
gerektiği ifade
edilmektedir.
Diğer inanç sistemlerine
yönelik inklusivist
yaklaşım, Katolik
kilisesinin kateşizmini
ifade eden kilise belgesinde
resmi bir kanaat olarak
şöyle ifade edildi:
Kilise öteki bütün dinlerin,
bilinmeyen ama yaşamı,
nefesi ve her şeyi
vermesinden beri herkese
yakın olan ve herkesin
kurtulmasını isteyen
Tanrı'nın hâlâ örtülü ve
imgeli arayışı içinde
olduklarını kabul
etmektedir. Böylelikle
kilise, dinlerde
bulunabilecek iyi ve gerçek
her şeyi bir İncil hazırlığı
ve sonunda yaşama sahip
olsun diye her insanı
aydınlatan kişinin
(Tanrının) bir ihsanı olarak
görmektedir (Katolik
Kilisesi Din ve Ahlak
İlkeleri, 843).
Diğer dinsel geleneklere
yönelik bu kapsayıcı
tutumuna rağmen, Katolik
kilisesinin çeşitli resmi
dokümanlarında, ekslusivist
yaklaşımın ifadesi olan
"kilise dışında kurtuluş
yoktur" dogmasını hâlâ
vurgulaması ise ilginçtir.
II. Vatikan Konsili
kararlarıyla geleneksel
"kilise dışında kurtuluş
yoktur" aksiyomunun resmen
olmasa bile temel yaklaşım
olarak terk edildiğini
düşünen J. Hick'i eleştiren
G. D'Costa (1990: 142),
kilisenin öteki dinsel
geleneklere bakış açısında
her şeyden önce
Kristosentrik ve
eklesiolojik bir başlangıç
noktasının bulunduğunu,
ancak bununla birlikte
rahmetin kilise dışında da
mevcut olabileceğini,
dolayısıyla Hıristiyanlık
dışı dinlerin de çeşitli
derecelerde rahmet
unsurları/yolları
içerebileceklerini ve
taraftarlarını kurtuluşa
iletebileceklerini belirtir.
Nitekim kilise, yayınladığı
kateşizm belgesinde bu
dogmayı II. Vatikan Konsili
kararları çerçevesinde,
bütün kurtuluşun kilise
aracılığıyla Mesih'ten
kaynaklandığı, zira Mesih'in
baş, kilisenin ise onun
gövdesi olduğu şeklinde
yorumlamaktadır. Ayrıca bu
belgede söz konusu dogmanın
"kendi hataları olmaksızın
Mesih'i ve Kilisesini
tanımayanları
ilgilendirmediği" de
vurgulanmaktadır (Katolik
Kilisesi Din ve Ahlak
İlkeleri, 846-848).
Katolik kilisesinin resmi
yaklaşımında beliren şu iki
noktanın özellikle altını
çizmek gerekir. Öncelikle
kilise, ekslusivist
bağlamdaki geleneksel
extra ecclesiam nulla salus
dogmasını inklusivist
bir yoruma tabi tutmakta ve
bunu, kurtuluşun merkezinin
Mesih ve Mesih Kilisesi
olduğu ancak bundan haberdar
olmayan kimselerin de kendi
dinsel gelenekleri
içerisinde ilahi rahmetle
yüz yüze kalabilecekleri
şeklinde açıklamaktadır.
İkinci önemli husus ise,
Hick'in de belirttiği gibi
(Hick, 1973: 126), bu
yaklaşımlarıyla kilise,
öteki dinlerdeki inançlı
kişilerin er geç Hıristiyan
inancına geleceği yönünde
güçlü bir kanaat taşımakta,
dolayısıyla diğer dinsel
geleneklerdeki doğru ve
kutsal şeyleri, kişileri
Hıristiyan misyonuna
hazırlayan unsurlar olarak
görmektedir.
Konsil sonrası dönemde,
hakikat ve kurtuluş
açısından
ötekinin/ötekilerin durumuna
ilişkin inklusivist yorum,
Katolik teologlar arasında
genel bir kabul gördü.
Ayrıca, Katolikler kadar
yaygın olmasa da Protestan
ve Ortodoks çevrelerde de
birçok ilahiyatçı,
inklusivist teori
doğrultusunda bir yaklaşım
tercih ettiler. Bazıları
açısından inklusivizm,
ekslusivizmden pluralizme
uzanan yolda bir köprü
görevini üstlendi. P.
Knitter'in ifade ettiği gibi
(Knitter, 1987: 229), E.
Troeltsch, R. Panikkar ve T.
Driver gibi birçok düşünür
inklusivist
Kristosentrizmden pluralist
Teosentrizme geçtiler.
Ancak, inklusivizmden
pluralizme geçen bu
düşünürlerin aksine hâlâ
Kristosentrik inklusivizmi
tercih eden Hıristiyan
teologların sayısı
azımsanmayacak kadar çoktur.
Hatta Roma Katolik
ilahiyatçıları arasında
inklusivist bakış açısının
genelde egemen olduğu
söylenebilir (O'Leary, 1996:
19; Hick, 1998a: 537). Bu
arada, yine P. Knitter'in
ifadesiyle (1987: 225),
inklusivizmle pluralizm
arasında iki arada bir
derede kalan birçok kararsız
da vardır.
Evangelikler arasında
inklusivist yaklaşımın en
hararetli avunuculuğunu
görüşlerine az sonra
değineceğimiz C.H. Pinnock
yaptı. Ancak Pinnock'un
dışında diğer çeşitli
evangelik ilahiyatçılar da
-diğer dinsel geleneklere
yönelik yaklaşımlarını
misyon ağırlıklı olarak
yorumlamakla birlikte- bu
yaklaşımı benimsediler.
Nitekim, 1987'deki
evangeliklerin Stuttgart
Bildirgesinde,
evangeliklerin diğer dinlere
yönelik yaklaşımı açısından
şu noktaların altı çizildi:
(i) Tanrının ilmi/bilgisi
her şeyde mümkündür, (ii)
insanlara misyon
götürülmeden önce, o
insanlar arasında Kutsal Ruh
faaliyettedir ve (iii)
Hıristiyan olmayanlarla
diyaloğa girerken bunlar göz
önünde bulundurulmalıdır
(Sugden, 1990: 161-162).
Rahner ve Pinnock'un
inklusivizmi
Kristosentrik Hıristiyan
inklusivizminin şüphesiz ilk
akla gelen önemli
simalarından birisi Katolik
ilahiyatçı K. Rahner'dir
(1904-1984). II. Vatikan
Konsili öncesi dile
getirdiği, Hıristiyanlık
dışı dinsel geleneklere
yönelik kapsayıcı yaklaşımı
ve öteki dinsel gelenek
bağlıları için kullandığı
"Anonim Hıristiyanlar"
kavramıyla Rahner, her ne
kadar kendisine yönelik
birçok eleştiri olsa da
Hıristiyan geleneğinde
inklusivist bakış açısının
yaygınlaşmasında haklı bir
yere sahiptir.
28 Nisan 1961'de
verdiği "Hıristiyanlık ve
Hıristiyanlık dışı dinler"
başlıklı seminerinde konuya
ilişkin görüşlerini
özetleyen Rahner, yaşanılan
dönemin bir realitesi olan
dinsel çoğulculuktan ve
farklı inançlar taşıyan
insanlar arasında gittikçe
artan sosyal ilişkilerden
hareket eder. Önceki
dönemlerin kendisine dönük
ve dışa kapalı anlayışının
aksine kendi yaklaşımını
"açık Katolisizm" diye
adlandırır (Rahner, 1980:
52). Rahner, kurtuluş ve
dinsel çoğulculuk ilişkisine
yönelik görüşlerini 4 tez
ile dile getirir. Onun
birinci tezi,
Hıristiyanlığın kendisini
mutlak din olarak, bütün
insanlar için geçerli olan
ve kendisi yanında hiçbir
diğer dine eşit hak
tanımayan bir gelenek olarak
gördüğünü vurgular. Bir
başka ifadeyle ona göre
Hıristiyanlık kurtuluşun
yalnızca kendisiyle mümkün
olduğu tek mutlak doğru
dindir; bütün insanlığı
kapsayıcı bir karakter
taşımaktadır. Diğer taraftan
Tanrının tüm insanlığın
kurtuluşunu istediği de bir
gerçektir, zira Tanrının
insanlarla ilişkisi temelde
tüm insanlar için aynıdır.
Geçerli ve yasal din,
Tanrının insanlara yönelik
aktivitesinin ve kendisini
insanlara açıklamakla kendi
özgür iradesinin ifadesidir.
Bu durumda Hıristiyanlık,
yalnızca varoluşsal bir güç
ve kurtuluş açısından itici
bir unsur olarak bir başka
dinin alanına girdiği
durumlarda tüm insanlar için
gerçek ve yasal din olarak
görülebilir.
Rahner'e göre,
her ne kadar Hıristiyanlık
tarihsel olarak belirli bir
dönemde başlasa da onun bir
tarih öncesi söz konusudur.
Nitekim, Hıristiyanlık
sonrası olduğu gibi
Hıristiyanlık öncesi de
birçok dinsel hareket
(Yahudiler ve Yahudi
olmayanlar), dolayısıyla
dinsel çoğulculuk mevcuttu
ve bu dönemde de insanlığın
kurtuluşuna yönelik Tanrının
planı işlerlik halindeydi.
Hıristiyanlık öncesiyle
ilgili bu durumu, çağdaş
Hıristiyanlık dışı dinsel
gelenekler için de
düşünebiliriz (Rahner, 1980:
56-57; Peterson, 1991: 228).
Rahner, dünyanın geçirdiği
tarihsel süreçte hem
Hıristiyanların hem de
Hıristiyan olmayanların
(Rahner bunları "eski ve
yeni paganlar" şeklinde
niteler) bir ve aynı durumda
yaşadıklarını ve diyalog
içinde birbirleriyle yüz
yüze olduklarını
vurguladıktan sonra, bu
gerçeğin, öteki dinlerin
teolojik anlamı sorununun
bir kez daha ve daha önemli
şekilde altını çizdiğine
dikkat çeker (Rahner, 1980:
60).
Bu bakış
açısından hareketle Rahner,
ikinci tezinde öteki dinsel
geleneklerin hakikat ve
kurtuluş açısından konumunu
irdeler. Ona göre Tanrı,
Mesih'in insanlığın
kurtuluşu için yürüttüğü
faaliyetlerinin sonuçlarını,
İsa Mesih'i hiç duymamış ve
onun Rabliğini hiç
kabullenmemiş olanlar da
dahil tüm insanlığa teşmil
edebilir. Peterson (1991:
228), Rahner'in bu
yaklaşımını, bir kasabadaki
borçlu ancak borcunu
ödeyemeyen fakirler ve
bunlara yardım elini uzatan
ancak fakirlerin kendisini
şahsen tanımadıkları zengin
bir kadın analojisiyle
açıklamaya çalışır. Bu
analojiye göre, zengin kadın
ve fakirler birbirlerini
tanımamaktadırlar; ama
yardım yerine ulaşmış ve
amaç gerçekleşmiştir. Bu
bağlamda diğer dinler de
Mesih nedeniyle bir armağan
olarak insanlara verilen
tanrısal rahmetten/inayetten
kaynaklanan doğaüstü
unsurlar
taşırlar/taşıyabilirler.
Rahner'e göre madem Tanrı
herkesin kurtuluşunu
istemektedir ve madem
kurtuluş Mesih
vasıtasıyladır, bu durumda
yalnızca resmi Hıristiyan
cemaatinin üyeleri olanların
değil, bütün insanların
ilahi, doğaüstü
rahmetin/inayetin etkisi
altında olduğunu kabullenmek
gerekir. Zira resmi
Hıristiyanlığın dışında
yaşayan herkesin kötü ve
helak olacak olanlar
olduğunu düşünmek
anlamsızdır; ayrıca
İncillerden hareketle de
böyle bir pesimist düşünceye
ulaşmak mümkün değildir
(Rahner, 1980: 63).
Bu nedenle, Rahner'e göre,
Hıristiyanlık dışı bir din,
bünyesinde taşıdığı bazı
yanlışlıklar ve bozukluklar
inkar edilmeksizin, yasal
bir din olarak
tanımlanabilir. Yasal
terimiyle Rahner, kurtuluşu
başarmada olumlu bir yöne
sahip olmayı ve Tanrıyla
doğru ilişkiyi
kastetmektedir. Rahner'e
göre farklı dinler, çok
farklı ortamlarda ve farklı
derecelerde yasal dinler
olduklarını iddia
edebilirler. Yasal din,
kurumsal bir din anlamına
gelmektedir. Bunun belirli
bir dönemde insan tarafından
kullanılışı, Tanrı ile doğru
ilişkiyi kurmanın olumlu
yolu olarak görülebilir
(Rahner, 1980: 66).
Rahner, öteki
dinsel gelenekleri "yasal
din" statüsünde
değerlendirmenin, bu
dinlerde var olan her şeyin
yasal ya da doğru olduğu
anlamına gelmediğinin de
altını çizmektedir. O, zaten
böyle bir şey iddia etmenin
saçmalık olacağını
belirtmektedir. Ayrıca
Rahner, Hıristiyanlık dışı
bütün dinsel gelenekleri
yasal din statüsüne sokma
zorunluluğunun olmadığını da
vurgulamaktadır (Rahner,
1980: 73). Bu yaklaşımından
hareketle Rahner'in, yasal
din statüsüne Yahudilik,
İslam ve benzeri paganizme
karşı olan monoteist
dinlerle, Hinduizm ve Budizm
gibi evrensel karakterli
diğer dinsel gelenekleri söz
konusu ettiği ve
paganist/politeist yapıdaki
klan/kabile dinlerini "yasal
din" statüsü dışında tuttuğu
söylenebilir.
Rahner'in üçüncü
tezi, öteki dinsel
geleneklerin bağlılarının
Hıristiyanlıkla ilişkisi
üzerinedir. Kilisenin misyon
çabalarının konusu olan ve
öteki gelenek içerisinde yer
alan kişiler, bu
geleneklerde faaliyette olan
tanrısal rahmet/inayet
aracılığıyla halihazırda
kurtuluş ve doğru yol
doğrultusunda bir mesafe
almış, hatta kilisenin
mesajından haberdar
olmaksızın hakikat ve
kurtuluşu bulmuş
olabilirler. Rahner, böylesi
kişileri "Anonim
Hıristiyanlar" olarak
niteler (Rahner, 1980: 75).
Zira ona göre Mesih'in
kurtuluş yolu dışında bir
kurtuluş yoktur ve şayet bu
kişiler, kendi gelenekleri
içinde de kurtuluş yolunda
mesafeler
katedebiliyorlarsa, bu
Tanrının rahmeti
sayesindedir. Rahner, "madem
kişi Hıristiyanlık
olmaksızın da Anonim bir
Hıristiyan olarak
kurtulabilir, o halde
Hıristiyanlığın vaazı
gereksizdir" görüşünü de
eleştirir. Zira ona göre
kişinin önceki Anonim
Hıristiyanlığı dönemi asıl
Hıristiyanlığın gelişiminde
yalnızca bir evreden
ibarettir. Dolayısıyla ona
göre Anonim Hıristiyanlık
dönemi bir bakıma ilgili
kişiye/kişilere Hıristiyan
misyonunun ulaşması
açısından bir ön hazırlık
dönemi mahiyetindedir.
Rahner'in
dördüncü tezi ise, öteki
dinlerin görevinin
bağlılarını Hıristiyan
misyonuna hazırlamak
olduğudur. Ona göre Mesih'in
kurtarıcı fonksiyonu,
inkarnasyon öncesi dönemde
aktif olduğu gibi yaşanılan
dönemde diğer dinsel
gelenekler içinde de
aktiftir. Dolayısıyla öteki
dinlere bağlı olan kişiler,
Hıristiyan misyonuna açıktan
karşı çıktıklarında bile
aslında onlar, Anonim
Hıristiyanlar olarak
kurtuluş açısından bağlı
olmak durumunda oldukları
şeye karşı çıkmaktadırlar.
Zira Hıristiyanlık, tek
kurtuluş yolu olan Mesih
aracılığıyla kurtuluşun
tam/mükemmel ifadesidir.
Rahner'in öteki
dinsel geleneklere yönelik
"yasal din" ve "Anonim
Hıristiyan" kavramlarına
dayalı olarak dört maddede
topladığı bu bakış açısı,
Batı entelijansiyasında
oldukça tartışılmış; E.
Hillman, H.R. Schlette ve G.
Khodr gibi ilahiyatçılar
Rahner'in görüşlerine
paralel yaklaşımlar ileri
sürmüşlerdir. Örneğin Khodr,
Mesih'in öteki dinsel
geleneklerde gizlice
bulunduğu düşüncesiyle
ilgili olarak şunu ifade
eder:
Mesih her yerde gizlidir ...
Dinlerle ilgili
değerlendirme Mesih'le
ilgili değerlendirmedir.
İlahi rahmet/inayet bir
Brahmini, bir Budisti ya da
kutsal metinlerini okuyan
bir Müslümanı ziyaret
ettiğinde, ışık olarak
alınan yalnızca Mesih'tir
(akt. Race, 1983: 50).
Diğer taraftan Rahner'in
yasal din ve Anonim
Hıristiyan gibi
değerlendirmeleri bazı bilim
adamları tarafından da
eleştirilmiştir. Örneğin
Peterson (1991: 230),
Rahner'in teorisine karşı,
bir kişi kendi
inancıyla/diniyle de
kurtuluşa kavuşabiliyorsa,
onun daha doğru olduğu ya da
gerçeği tam olarak
yansıttığı düşünülen
inanca/dine girmesine ne
gerek var, itirazını
yükseltmiştir. Rahner'in
inklusivist yaklaşımıyla
kilisenin öteki geleneklere
yaklaşımında önemli bir
dönemeci oluşturduğuna
dikkat çeken Hick (1973:
127-128), öte taraftan onu,
diğer dinlere yönelik tüm
iyi niyetine rağmen Kopernik
devrimiyle yüzleşememekle
suçlar. Bundan başka,
Race'in ifadesiyle (1983:
50) bir zamanlar Rahner'in
görüşünü doğrular tarzda bir
düşünce içinde olan Küng ise
(1987b: 236-237), Rahner'in
Anonim Hıristiyan teorisinin
son tahlilde Hıristiyanlığa
dayalı bir üstünlük ifadesi
olduğunu ve bunun gerçekte
öteki din bağlılarına saygı
ifade etmediğini vurgular.
Ayrıca Küng, Rahner'in
"Budistler gerçekte Anonim
Hıristiyanlardır" önerisine
karşı neden bunun yerine
Hıristiyanların Anonim
Budistler olduklarının kabul
edilmediğini sorar
(Okholm/Phillips, 1995: 15).
"Az ihtiyatlı
inklusivizm" olarak
adlandırdığı Rahner'in
teorisini eleştiren Pinnock
(1995: 98-99), Hıristiyan
öğretisi ve misyonuna daha
fazla ağırlık veren "Modal
inklusivizm" adını verdiği
bir yaklaşımı savunur.
Pinnock'a göre, modal
inklusivizm, Tanrının her
zaman insanları doğru
yola/kurtuluşa yöneltmek
için dinleri kullandığını
söylemez. Kilise dışında
Tanrının rahmeti/inayeti ve
Ruhun aktivitesi
gerçekleşebilir ve bu bazı
dinlerde de cereyan
edebilir; ancak bütün
dinlerin bu bağlamda
düşünülmesi yanlıştır.
Nitekim bazı olumsuz, yanlış
ve batıl dinsel geleneklerin
varlığı bir gerçektir. Bu
durumda ona göre, her bir
din bireysel olarak ele
alınmalı ve incelenmelidir.
Bu, fenomenolojik bir
yaklaşım olarak da
adlandırılabilir.
Pinnock'un
inklusivizminin temel
özellikleri arasında (i)
kurtuluşun yalnızca Mesih
aracılığıyla olduğunun,
ancak kurtuluşa giden bir
çok yol
bulunduğunun/bulunabileceğinin
kabullenilmesi, (ii)
Hıristiyanlık dışı dinlere
ilişkin fenomenolojik
yaklaşımın esas alınması,
(iii) ötekileri Mesih
İnciline hazırlamada
tanrısal Ruhun her zaman
aktif olduğunun vurgulanması
ve (iv) böylesi bir
inklusivist anlayışın misyon
için gerekli uygun ortamı
oluşturacağı ve misyon için
motivasyon sağlayacağının
düşünülmesi sayılabilir.
Pinnock'a göre, merhametli
ve her yerde hazır-nazır
olan Tanrı, yaratışın diğer
bütün alanlarında olduğu
gibi, insan kültürünün
dinsel boyutunda da
kurtarıcı olarak aktiftir.
Dolayısıyla Tanrının
kurtarıcı aktivitesini,
yalnızca belirli bir zaman
dilimine ya da yalnızca
belirli bir insan
topluluğuna hasretmek doğru
değildir; zira bu Tanrının
evrensel yaratıcılığı ve
kurtarıcılığı ile ilahi
sevginin sonsuzluğu ve
rahmetin
genişliğine/kapsayıcılığına
aykırıdır. Dolayısıyla diğer
inanç sistemleri bünyesinde
yer alan kişileri Hıristiyan
öğretisine hazırlamak için
tanrısal Ruh her zaman o
dinsel geleneklerde
faaliyettedir. Ruhun öteki
geleneklerdeki bu
aktivitesi, bu gelenekler
içerisindeki bazı kimselerin
hakikat ve kurtuluş yoluna
hazırlanmaları sürecini
ortaya çıkarır. Bir başka
ifadeyle Ruh, her yerde İsa
Mesih öğretisine zemin
hazırlamak amacıyla misyon
öncesi işbaşındadır.
Dolayısıyla diğer dinsel
gelenekler içerisinde de
Ruhun faaliyetleri
doğrultusunda iyi yolda olan
bazı "azizler" ya da
"iyi/doğru kimseler"
olabilir. Bu noktada
Rahner'in "Anonim
Hıristiyanlar" kavramı
yerine Pinnock, böylesi
kimseler için "Mesianik
kurtuluşu bekleyen
inananlar" ifadesini
kullanmayı uygun görür
(Pinnock, 1995: 119).
Pinnock'un inklusivizminde
tanrısal Ruhun aktivitesine
yapılan vurgu da oldukça
dikkat çekicidir.
İnklusivizmi savunan diğer
bazı Hıristiyan
ilahiyatçılar, diğer dinsel
geleneklerde aktif olan güç
olarak "ilahi rahmet/inayet"
kavramını vurgularken, onun
modal inklusivizminde
tanrısal Ruh, merkezi önem
taşıyan bir unsur olarak ön
plana çıkmaktadır.
Pinnock (1995:
141-142), savunduğu
inklusivist bakış açısının,
kutsal metne dayanan iki
temel aksiyomu,
özellik/belirlilik
aksiyomuyla evrensellik
aksiyomunu bağdaştırma ya da
bir arada savunma imkanını
verdiğini belirtir.
Referansını kutsal kitaptan
alan bu iki merkezi teolojik
gerçekten belirlilik/özellik
aksiyomu, Tanrının kendisini
belirli bir şekilde
açıklamasını ve inkarnasyon
yoluyla insan ırkının tümü
adına kurtuluş için
faaliyette bulunmasını ifade
eder. Evrensellik aksiyomu
ise, Tanrının herkes gibi
günahkarları da sevdiğini ve
onları da kurtarmak
istediğini belirtir.
Pinnock'a göre, muhafazakar
(dışlamacı/ekslusivist)
toeloji evrenselliği
yalanlama, liberalizm ise
belirlilik/özellik
aksiyomunu reddetme
temayülündedir. Oysa
inklusivist teori,
kurtuluşta Mesih'i merkez
alan görüşü ve öteki dinsel
gelenek bağlıları arasında
da tanrısal Ruhun aktif
olduğu düşüncesiyle oldukça
önemli olan bu her iki
aksiyomu kabullenmektedir.
Bu özelliğiyle de
inklusivizm, ekslusivizm ile
pluralizm arasındaki bir
orta yol olma iddiasını
taşımaktadır.
Pinnock, diğer
teorilere karşı
inklusivizmin cazibesinin şu
noktalarda ortaya çıktığı
görüşündedir: Kutsal
metinlerin temasına daha
uygun olması, kurtulma-helak
olma ya da doğru-yanlış
konularında toptancılığa
karşı olması, Hıristiyanlık
dışı dinler ve kişilerdeki
kutsallığı/ilahiliği tanıma
noktasında dürüstçe bir
isteklilik göstermesi ve
ortodoksinin daha uygun bir
versiyonunu sunması.
Pinnock'a göre
(1995: 98-99), modal
inklusivizm öteki
gelenekleri değerlendirmede
ihtiyatlı bir yaklaşımdır ve
bu bağlamda II. Vatikan
Konsili'nin yaklaşımına da
paralellik arz eder. Ona
göre, Rahner'in ve daha
liberal çizgideki diğer
bazılarının inklusivist
yaklaşımlarının aksine modal
inklusivizm, öteki dinlerle
ilgili toz pembe gözlük
takmamakta; onları
yüceltmemektedir. Ayrıca
dinlerin bizzat kendilerinin
kurtuluş araçları oldukları
konusunda daha
dikkatli/ihtiyatlı bir
yaklaşımı esas almakta,
dinlerden ziyade dinlerin
bağlılarının düşünce ve
davranışlarını dikkate
almaktadır. Bütün bunlardan
hareketle, Pinnock'un Modal
inklusivizminin diğer
inklusivist teorilere
nazaran daha muhafazakar bir
çizgide olduğu söylenebilir.
İnklusivizmin yüzyüze
olduğu sorunlar ve
geçerliliğinin imkanı
Dinsel çoğulculuğu konu alan
diğer teorilere yönelttiği
eleştiriler ve ortaya
koyduğu kendi argümanları
dikkate alındığında,
savunucularınca hakikat ve
kurtuluş öğretileri
çerçevesinde öteki
gelenekleri açıklamak
açısından en iyi yol ya da
aşırılıklar arasındaki orta
yol olduğu düşünülen
inklusivist/kapsayıcı bakış
açısının da çok ciddi
sorunlarla karşı karşıya
olduğu görülmektedir.
İnklusivizmin
karşı karşıya olduğu
sorunların başında, bu bakış
açısının dinin iddialarıyla,
kavram ve değerleriyle ne
kadar uyuştuğu, onların
önemini ne kadar vurguladığı
hususu gelmektedir. Her
dinsel gelenek, kurtuluş
açısından kendi hakikat
öğretisinin mutlak
doğruluğunu ve
mükemmelliğini savunur.
Şayet öteki dinsel
gelenekler içinde de
kurtuluş mümkünse, o zaman
dinin mutlaklık, merkezilik
ve mükemmellik iddiası
tartışılır hale gelmez mi?
Örneğin Hıristiyanlıkta
Mesih'e iman yoluyla
kurtuluş düşüncesi işlenir
ve bu çerçevede Yeni Ahit'te
Mesih'i tanımadan Tanrıyı
tanımanın mümkün olmadığının
altı çizilir. Mesih
bilincine varılmaksızın ve
Mesih cemaatine (kilisesine)
bağlanılmaksızın bir başka
inanç sisteminde de
doğruya/hakikate ulaşmak
mümkünse, bu durum Mesih
aracılığıyla kurtuluş
inancının önemini ve
hakikatin ifadesinde
Mesih'in rolünü azaltmaz mı?
Bu çerçevede inklusivizm
bağlamındaki bir kurtuluş
öğretisi, ötekilerle bir
arada yaşama ve onları
kurtuluş açısından dışlamama
yönünden pratik bir fayda
amacı güderken, dinin
hakikat ve kurtuluş
öğretisinin mutlaklığı,
mükemmelliği ve merkeziliği
açısından ilgili dinsel
gelenekle bağlısı arasında
olması gereken güçlü bağı
zayıflatıcı bir gelişimin
nedeni olabilir. Zira, bir
başka dinsel geleneğin inanç
ve öğretileriyle de kişi
hakikat/kurtuluş açısından
belirli bir mesafe alıyor
hatta kurtulabiliyorsa,
bunun, Mesih aracılığıyla
kurtuluş öğretisinin mutlak
doğruluğunu ve
mükemmelliğini ve Hıristiyan
hakikat öğretisinin
diğerlerinden üstünlüğünü
tartışılır hale getirmesi
kaçınılmazdır. Bu durum ise
zamanla kişinin (en azından
bazı kişilerin) kendi dinine
karşı ilgisizliğini ve
dinsel inanç, öğreti ve
ritüellere karşı soğukluğu
beraberinde getirecektir.
Diğer taraftan,
inklusivist bakış açısının
önerdiği, öteki dinsel
geleneklerde de hakikatin
ifadesi ve kurtuluş mümkün
olabilir görüşü nasıl
gerçekleşebilir sorunu da
önemli bir problemdir.
Hıristiyan inklusivizmi
"kurtuluş ancak Mesih
aracılığıyladır" inanışını
birinci öncül olarak kabul
ettiğine göre diğer dinsel
gelenek bağlıları bunu nasıl
gerçekleştirebilirler? Bir
kişi, kendi inancıyla da
kurtuluşa kavuşabiliyorsa,
onun daha doğru olan ya da
gerçeği tam/mükemmel olarak
yansıttığı düşünülen
normatif inanca gelmesine ne
gerek var? İnklusivistlerin
çoğunluğu, diğer dinlerdeki
durumun geçiciliği üzerinde
durup, aslolanın kurtuluşun
gerçek temeli olan Mesih
öğretisinin farkına varıp
bunu kabullenmek olduğunu
vurgularken, bazıları önemli
olanın kurtuluş olduğunu,
dolayısıyla kişinin kendi
kurtuluşunun gerçek
temelinin ne olduğunu bilip
bilmemesinin çok da önemli
olmadığını savunurlar
(Peterson, 1991: 230).
Ayrıca diğer dinlerde Mesih
fikrini hiç duymaksızın da
insanların, sergiledikleri
iyi yaşam ve düşünceler ile
kurtulabilecekleri
düşüncesi, karşımıza hangi
inanç ve geleneklerin kişiyi
böylesi bir iyi yaşam ve
düşünceye sevk
ettiği/edebileceği ve hangi
dinlerin hangi ölçütlere
göre bu bağlamda
diğerlerinden ayrı olarak
ele alınabileceği gibi
sorular çıkarmaktadır. Bir
başka ifadeyle, dinsel
geleneklerin bağlısını
hakikat ve kurtuluşa
ulaştıran özelliklerini
tespit etmede ölçütün ne
olacağı konusu da önemli bir
sorun olarak durmaktadır
(Aslan, 1998: 153).
İnklusivist teoriler,
hakikate yönelik gerçeklerin
farklı kültürel yapılara
sahip insanlarca
bilinebileceğini ve öteki
dinsel geleneklerde de
insanların tanrısal
inayetin/rahmetin bir
tecellisi olarak hakikate
yönelik belirli gerçeklere
ulaşabileceklerini
tartışırlar. Peki, P.
Byrne'ın sorduğu gibi
(Bryne, 1995: 19-20), madem
insanlar bu şekilde kendi
gelenekleri içinde de
normatif dinde en son ve
mükemmel ifadesini bulan
hakikati/gerçeği
keşfedebilirler, o halde
neden daha üstünü ve
mükemmeli ifade eden
normatif gelenekle
karşılaştıklarında onun
kendilerine sunduğu
gerçekleri tanımazlar?
Yine bir başka problem
olarak; şayet Hıristiyanlık
dışı bir dinsel gelenek,
örneğin İslam, kendi
bağlısını hakikate/kurtuluşa
ulaştırabiliyorsa ve bu
dinin temel inanç esasları
Hıristiyanlığın Mesih
inancıyla taban tabana zıtsa
bu durum, Hıristiyan
öğretisinin merkeziliği,
mükemmelliği ya da
kurtuluşta ölçütlüğüyle
nasıl bağdaşabilir? Varlık
öncesi var olan
(pre-existent) tanrısal İsa
Mesih inancını ve Mesih'in
yeryüzünde bedenleşmesi,
çarmıhta bütün insanlık için
ölümü ve benzeri temel
Hıristiyan inanışlarını
reddeden İslam, kendi
öğretileri ve yaşam tarzıyla
Müslümanları kurtuluşa
iletebiliyorsa, o zaman
yalnızca Mesih aracılığıyla
kurtuluşu öngören Hıristiyan
öğretisinin merkeziliği ya
da mükemmelliği tartışılır
demektir.
Öteki dinsel
geleneklerde de kurtuluş
mümkün olabilir görüşünü
dile getiren Hıristiyan
inklusivistlerin "öteki"
ifadesiyle genellikle
Hıristiyan dünyasının gerek
Batı ülkelerinde gerekse
başta ön Asya olmak üzere
çeşitli bölgelerdeki Batının
eski ve yeni sömürgelerinde
karşı karşıya olduğu İslam,
Budizm, Hinduizm ve
Yahudilik gibi dinleri
kastettiği dikkati
çekmektedir.
İnklusivistlerin bu "öteki"
kavramı içeriğine eski ve
yeni çeşitli kabile
dinlerini ya da politeizmi
temel alan inanç sistemleri
gibi dinsel akımları
sokmamaları da ilginçtir.
Genellikle Tanrının bütün
insanların yaratıcısı
olması, hem günahın hem de
bağışın evrenselliği ve
tanrısal inayet ve rahmetin
tüm yeryüzünü kapsayıcılığı
gibi teolojik düşüncelerden
hareketle kurgulanan
inklusivist bakış açısının,
hakikat/kurtuluş öğretisinde
dikkate alınan öteki dinler
bağlamına yalnızca belirli
(bağlıları açısından yaygın)
dinsel gelenekleri sokması
ve eski ve yeni diğer
çeşitli dinleri kapsam dışı
tutması bir tutarsızlık
olarak ortaya çıkmaktadır.
Örneğin bir Hindu, kendi
inanışı içerisinde kurtuluşa
kavuşuyorsa/kavuşabiliyorsa,
neden bir çağdaş Satanist ya
da geçmişte yaşamış olan
geleneksel Arap dinine bağlı
bir politeist kurtuluş
kavramının dışında tutulsun?
Şayet kurtuluşta en
mükemmelin ifadesi olan ve
Mesih tarafından kurulan
Hıristiyanlık dışındaki
öteki dinler, tarih
içerisinde ortaya çıkan
insan ürünü kültürel birer
yapı ise ve her öteki dinsel
gelenek içerisinde de kişi
şu ya da bu şekilde
kurtuluşa erişebilirse bu
dinlerin kapsamının yalnızca
üç beş dinle
sınırlandırılması
mantıksızdır ve Tanrının
evrenselliği, Tanrının
rahmet, inayet ve bağışının
evrensel kapsayıcılığıyla
çelişiktir.
Bazı
inklusivistler, öteki
dinlerin kişiyi aslında
mükemmel yol olan
Hıristiyanlığa ya da Mesih
öğretisine hazırlamak gibi
bir fonksiyon ifa
ettiklerini, bu çerçevede
diğer dinler içerisinde
doğru, iyi ve hakikate
yönelik bilinçli/bilinçsiz
bütün yönelişlerin o
kişilere Hıristiyan misyonun
götürülmesi açısından
oldukça önemli olduğunu
ileri sürerler. Örneğin bu
çerçevede Pinnock (1995:
119-120), yukarıda
belirttiğimiz gibi, öteki
din bağlılarını "Mesianik
kurtuluşu bekleyen
inananlar" olarak tanımlar.
Hıristiyan inklusivistlere
göre bu kişiler, Tanrının
evrensel rahmet ve
inayetinin tecellisi olarak
Ruhun (ya da kimine göre
doğrudan tanrısal rahmetin)
bütün insanlar arasında
faaliyette olduğunu ve
farkına varmasalar da
insanların zaman zaman bu
faaliyetin sonucu olarak
hakikat ve kurtuluştan
nasipleri aldıklarını
düşünürler. Bu yaklaşımın da
çok ciddi sorunlar taşıdığı
ortadadır. Öncelikle bu
yaklaşımın diğer dinlere
karşı gerçekte samimiyetsiz
bir tutum izlediği açıktır.
Zira bu yaklaşımı
savunanlar, diğer dinlere
yönelik değerlendirmelerini,
ötekini/ötekileri belirli
bir dinsel geleneğe (kendi
dinlerine) çekme açısından
bir araç, yararlı bir geçici
vasıta olarak
değerlendirirler. Bir bakıma
ötekinin hakikat ve kurtuluş
açısından üstlendiği misyon,
kişileri merkezi/mükemmel
olan geleneğe taşımada
aracılık etmedir. Bu geçici
misyon tamamlandığında öteki
dinsel geleneklerin işlevi
de bitmiş olacaktır. Bunun
ötekine karşı dürüstçe bir
tutum olmadığı ortadadır.
Yine ötekine yönelik bu
yaklaşım, geleneksel
Hıristiyan misyonerliğinin
bir uzantısı görünümü
vermektedir. Zira bu bakış
açısında Hıristiyanlık dışı
dinler değerlendirilirken,
aslında temel alınan
kavramlar hakikat ve
kurtuluşun tezahürü ya da
ilahi rahmet ve inayetin
dinsel/kültürel yapılarda
nasıl tecelli edeceği gibi
hususlar değildir. Bunun
yerine temel kaygı, diğer
din mensuplarının nasıl
Hıristiyanlaştırılacağı ve
bu bağlamda diğer dinsel
inanç ve öğretilerin kişinin
Hıristiyan olabilmesi
açısından nasıl bir işlev
taşıdığıdır. Dolayısıyla
özellikle evangelik
inklusivistler, diğer
dinlere ilişkin
değerlendirmelerini misyoner
gözlüğüyle diğer din
bağlılarını tahlil etme
çerçevesinde yapmaktadırlar.
Bu ise, Hıristiyanlık dışı
kimselerin temsil ettikleri
inanç, öğreti ve dinsel
yaşamın kurtuluş açısından
kayda değer görülmesi
değildir. Zira bu bakış
açısı öteki dinsel
gelenekleri değil bunların
bağlılarını hedef edinmekte
ve onları aslında
kurtarılacak, ne kadar iyi
olursa olsun bağlı olduğu
mevcut geleneği bırakıp
Hıristiyanlığa geçtikleri
taktirde tam anlamıyla
kurtuluş yoluna girecek
kişiler olarak
değerlendirmektedir.
Her dinsel
geleneğin hakikatin ifadesi
olduğunu ancak hiçbir dinin
hakikatin mutlak ve mükemmel
ifadesi olmadığını savunarak
hakikat konusuna daha global
bir perspektif getirmeye
çalışan pluralistleri,
hakikati anlama açısından
emperyalistik olmakla itham
eden inklusivistlerin de
aynı şeyi yaptıkları
inklusivizme
yöneltilebilecek bir diğer
eleştiri noktasıdır (Hick,
1998b: 325). Gerçi
inklusivistlerin, pluralizme
yönelttikleri bu eleştiri
yerindedir, ancak pratikte
ötekileri dışlamama
gerekçesinden hareket eden
inklusivist teorinin de
belirli bir sistemi merkeze
koyma nedeniyle peşin peşin
diğerlerini küçümsemekte
olduğu ve gizli şekilde de
olsa normatif dinsel gelenek
lehine bir üstünlük iddiası
taşıdığı ve kendi hakikat
öğretisini ötekilere dikte
etmeye/dayatmaya çalıştığı
açıktır.
Hıristiyan
inklusivizmi,
hakikat/kurtuluş açısından
Hıristiyanlığı merkeze
koymakta ve diğer dinleri ve
bağlılarını Kristosentrik
bir hakikat/kurtuluş
öğretisi çerçevesinde
değerlendirmektedirler. Bu
doğrultuda Hıristiyanlığın,
hakikat ve kurtuluş
açısından Tanrı tarafından
tesis edilen ve merkezilik
ve mükemmelliği ifade eden
"özel" ya da "sıra dışı" bir
konuma sahip olduğu, çokluğu
ifade eden öteki
geleneklerin ise "genel" ya
da "sıradan" yollar
oldukları düşünülmektedir.
Hıristiyan inklusivizminin
bu bakış açısının oldukça
öznel bi |