Haberler

 

HİÇBİR DİN DİĞERİNDEN ÜSTÜN DEĞİLDİR?

The Pluralist Model: A Multireligious Exploration,

Birmingham, England, 6-9 Eylül 2003

 

DOÇ. DR. MAHMUT AYDIN

OMÜ. İLAHİYAT FAKÜLTESİ

mahmuta@omu.edu.tr

 

 “The Pluralist Model: A Multireligious Exploration” adlı sempozyum başta dinsel çoğulcuk modelinin fikir babası olarak kabul edilen ünlü İngiliz teologu ve din felsefecisi John Hick (Birmingham Üniversitesi, İngiltere, Paul F. Knitter (Xavier Üniversitesi, ABD), Perry Schmidt Leukel (Glasgow Üniversitesi, İngiltere) ve Leonard Swidler’in (Temple Üniversitesi, ABD) öncülüğünce İngiltere’nin Birmingham kentinde Asya, Avrupa ve ABD’den Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm’e mensup 40 kadar akademisyen ve din adamının katılımıyla düzenlenmiştir. Bu toplantıya katılanların genel özelliği, onların büyük çoğunluğunun günümüz dünyasında yadsınmaz bir gerçeklik olan dinsel çeşitlilik olgusunu anlama ve ona yanıt verme noktasında “çoğulcu model” diye adlandırılan, her dinsel geleneğin, taraftarlarını kurtuluşa ulaştırma -Hick’in deyimiyle ben-merkezlilikten Hakk/Gerçeklik-merkezliliğe dönüştürme- noktasında kendi taraftarı gözünde eşit geçerliliğe sahip olduğunu kabul eden ve bu kabul ışığında “ötekine” karşı yeni bir tutum geliştirilmesi gerektiğini savunan bir din anlayışını benimsemiş olmalarıdır. Toplantının temel amacı bir dinsel gelenek taraftarının öteki dinsel geleneklere ve onların mensuplarına yönelik tutum ve davranışlarını kategorize etmede kullanılan dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk modellerinin temel argümanları ışığı altında farklı dinsel geleneklere mensup çoğulcu teolog ve din adamlarının bir araya gelip plüralist model konusundaki farklı yaklaşımlarını, onun kendi dinsel geleneklerindeki izdüşümlerini, karşı karşıya olduğu temel problemleri ve geleceğiyle ilgili önerileri birbirleriyle paylaşmak olmuştur.

 Sempozyum 6 Eylül 2003 Cumartesi akşamı John Hick tarafından verilen “The Religions- The Next Step after Dialogue” adlı halka açık konferansla başladı. Adı geçen konferansında Hick, öncelikle Hıristiyanlık dışı dinsel geleneklere ve onların taraftarlarına yönelik çoğulcu bir Hıristiyan dinler teolojisi geliştirme ihtiyacını ilk olarak 1967 yılında Birmingham Üniversitesine Din Felsefesi profesörü olarak atanmasıyla hissetmeye başladığının ifade etti. Zira ona göre İngiltere’nin ikinci büyük kenti olan ve nüfusunun 1/3’ünün Müslüman, Hindu, Budist, Sih ve Yahudi olan Birmingham şehrinin çok kültürlü ve çok dinli yapısı kendisini o zamana kadar benimsediği mutlakıyetçi/lafızcı din anlayışını sorgulamaya başlayıp sonunda da terk etmesinde ilk önemli faktör olmuştur. Çünkü hayatında ilk kez bu kentte Hıristiyanlık dışındaki dinlerle ve bu dinlerin mensuplarıyla tanışma ve onların inançlarını pratikte nasıl yaşadıklarını tecrübe etme fırsatını elde etmişti. İşte bu fırsat Hick’i şu tespiti yapmaya sevk etmiştir. “[İbadet yerlerindeki insanların] lisanları, kullandıkları kavramlar, ibadet formları ve cemaatlerin kültürel hususiyetleri birbirlerinden oldukça farklılık arz etse de, dini bakış açısına göre temelde hepsinde aynı şey olmaktadır. Bu da, insanların, eski ve oldukça gelişmiş gelenek çatısı altında kalplerini ve zihinlerini hayatları üzerinde mutlak hakimiyeti olduğuna inandıkları Tanrıya kendilerini açmak için bir araya gelmeleridir”. Bu tespit Hick’in geliştirdiği çoğulcu din anlayışı modelinin özünü teşkil etmektedir.

 Hick, ikinci olarak öncülüğünde geliştirilen çoğulcu din anlayışının tek bir mutlak doğru din veya inanç üzerinde vurgu yapmak veya bu mutlak doğru dini veya inancı diğer dinsel geleneklerin ve inançların taraftarlarını da içine alacak şekilde kapsayıcı hale getirmek yerine, her dinsel geleneğin veya inancın kendi başına diğerlerinden bağımsız olarak taraftarlarını kurtuluşa götürecekleri noktasından hareket eden ve böylece dışlayıcılık ve kapsayıcılık modellerinin ötesine geçmeyi hedef edinen bir model olduğunun altını çizmiştir. Bu çerçevede o farklı dünya dinlerinin her birinin, kendi kutsal kitapları, manevi uygulamaları, dinsel tecrübe formları, inanç sistemleri, kurucuları, hayat tarzlarını ifade eden kültürel tarzlarıyla beraber kompleks tarihi yapılar olarak farklı şekillerde tanıklık ettikleri Aşkın Gerçekliğe farklı cevap olduklarını ileri sürmüştür.

Üçüncü olarak Hick, dünyanın büyük dinsel geleneklerinin her birinin kendi taraftarlarının yaptıkları bazı hata ve kötülükleri kutsayarak haklı çıkarmak için kullanıldığının altını çizerek her dinsel geleneğin kötü ve iyinin karışımıyla kendi eşsiz sistemini oluşturduğunu iddia etmiştir. Bu varsayımdan hareket eden Hick’e göre herhangi bir dinsel geleneğin diğerlerine oranla iyiliğe daha fazla ve kötülüğe de daha az katkıda bulunduğu yönünde global bir yargıda bulunmak imkansızdır. Devamla Hick şu noktanın da altını çizmektedir: Şüphesiz ki her şeyi bilen Mutlak Gerçekliğin katında bir dinsel geleneğin diğerlerinden üstün olması mümkündür. Ancak bizim yanlı ve yanılabilir beşerî bakış açımıza göre bu dinsel gelenekler Tanrı ile iletişim içinde olan insanoğlunun farklı yollarını temsil ederler. İşte bütün bu nedenlerden dolayı çoğulcu düşünceye göre, şayet herhangi bir dinsel geleneğin taraftarları, kendi dinlerinin üstünlüğü ile ilgili iddiada bulunacaklarsa, bunu “gerçeklerin incelenmesi” temeline dayanarak yapmaları gerekir. Gerçeklerin incelenmesinden kasıt da herkes için mevcut olan ampirik veya tecrübî bilgilerdir. Bu çeşit bilgiler bir dinsel geleneğin insanlığın mutluluk ve refahını diğer dinsel geleneklerden ne kadar daha iyi ilerletip ilerletmediği konusundaki beceri ve yeteneğinde bulunabilir.

Hick, konferansını şu noktanın üzerinde durarak bitirmiştir: Dinlerin çeşitliliği ve plüralitesi sorunu günümüz dünyasında varlığı tanınması gereken bir realite olmaktan çıkıp, özellikle büyük dünya dinlerinin taraftarlarının şöyle ve böyle üstesinden gelmesi gereken bir meydan okuma halini almıştır. Çünkü o, farklı din mensuplarının kendi farklılıklarını muhafaza ederek barış içerisinde yaşamak istedikleri günümüz dünyasında pek çok seçenek arasında bunun nasıl olması gerektiği konusunda bize yol gösteren varoluşsal bir problemdir. O artık “Bir” ve “Pek Çok” hakkında eski okul kitaplarında bulunan bir soru değildir. Aksine o karşılıklı olarak birbirleriyle uyuşmaz dünya görüşleri ve felsefelerinin birbirleriyle diyaloga girmesiyle ortaya çıkan somut günlük bir dilemma haline gelmiştir. Bu nedenle dinsel çoğulculuk olgusu tüm dinsel gelenek mensuplarınca ortak insan varlığının pratik bir sorunu olarak kabul edilmeli ve her dinsel gelenek bünyesinde bizzat ilgili din mensubu tarafından  ona uygun yanıtlar verilmelidir. 

Hick’in açılış konferansının ardından 7 Eylül Cumartesi başlayan sempozyum sekiz oturumda gerçekleştirilmiştir. I. oturumda dinsel çoğulculuk modeliyle ilgili metodolojik bildiler, II. oturumda dinsel çoğulculuk modelinin yeniden tanımlanması ve ona yöneltilen eleştirilerle ilgili bildiriler; III., IV. ve V. oturumlarda dinsel çoğulculuk modeline yönelik batı ve doğu dünyasındaki Hıristiyan teolog ve din adamlarının yaklaşımlarıyla ilgili bildiriler; VI. oturumda Hindu ve Budist teologların çoğulcu modele yönelik yanıtlarıyla ilgili bildiriler; VII. oturumda Müslüman akademisyenlerin bildirileri; VIII. ve son oturumda da önce Sihizm’in temsilcinin bildirisi sonra da Yahudi akademisyenlerin plüralist modelle ilgili bildirileri yer almıştır. Her oturumda tebliğciler beşer dakikada bildirilerini özetledikten sonra 7 ayrı çalışma grubuna ayrılan dinleyiciler ayrı ayrı salonlara giderek ilgili oturumun tebliğlerini müzakere etmişlerdir. Bunun dışında her dinsel gelenekten- İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, Budizm ve Sihizm- birer temsilcinin katılımıyla oluşturulan bir komisyon toplantı öncesinde öntaslak olarak hazırlanan “Dinsel Çoğulculuğun Anahtar Prensipleri”  adlı on maddelik bir taslağı toplantı sürecinde ortaya çıkan yeni argümanlar ve görüşler ışığı  altında tartışarak yeniden gözden geçirdiler. Toplantı sürecinde devamlı olarak revize edilen bu taslak 9 Eylül Salı günü tüm katılımcıların huzurunda madde madde okunarak tekrar tartışmaya açıldı ve yaklaşık 2 saatlik bir müzakereden sonra tüm katılımcıların oy birliğiyle 9 madde olarak kabul edildi.

Sempozyumun işleyiş sürecini bu şekilde ana hatlarıyla tanıttıktan sonra şimdi de tüm bildirileri tek tek tartışmak yerine her oturumda öne çıkan fikir ve düşünceleri ilgili bildirilere atıfta bulunarak tartışmak istiyorum. 

Dinsel çoğulculuk modeliyle ilgili metodolojik bildirilerin yer aldığı I. Oturumda Almanya’nın Münih Üniversitesinde Prof. Dr. Michael von Brück “Religious Pluralism, Theological Relativity and the Search For Truth” adlı tebliğinde dinsel çoğulculuk modeliyle ilgili metodolojik problemlere ve hakikat sorunuyla ilgili felsefi ve teolojik argümanlara yer verdikten sonra bizim hakikat hakkındaki idraklerimizin kullandığımız dile bağlı olduğunu ve mecazi olduklarını ileri sürmektedir. Devamla Brück, kullandığımız dilin ve ürettiğimiz kavramların sadece ilgili oldukları şey hakkında bize bilgi sunmadıklarını aynı zamanda imaj ve motivasyonlar da çağrıştırdıklarını; bu motivasyon ve imajların sosyal bir kalıbın temelini oluşturan iletişim kalıpları içinde nakledildiğini ve bu sosyal kalıbın da önceden sabitleştirilmiş bir harmoni değil tarihsel olarak koşullu ve kültürel bir sürecin ürünü olarak adlandırılması gereken bir kalıp olduğunu ifade etmektedir. Brück, ileri sürdüğü bu argümanla dinsel geleneklerin statik değil dinamik olduklarını dolayısıyla da onların geçmişte herhangi bir zamanda insanlığa verilen bir şey değil içinde yaşadığımız anda da yapılanmasını sürdüren süreçler olduğunu ileri sürmektedir. Kısaca Brück’ün bildirisinde üzerinde durduğu temel argüman, dinlerin tarihte belli bir zamanda tesis edilmiş ve sabitlenmiş gelenekler olmadığını bilakis onların içinde bulundukları tarihsel ve sosyal şartların ışığı altında sürekli değişen, gelişen, büyüyen ve bunu da çoğulcu kalıplar içinde yapan süreçler olduğu tezidir.

I. Oturumun dikkat çeken bir diğer bildirisi de Oklahoma Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinden Prof. Dr. Ingrid Shafer’in sunduğu “Religious Pluralism: Medium as Messagen in the Global Village of Cyberspace” adlı bildiridir. Shafer bu bildirisinde ilk olarak küreselleşmenin farklı dinsel gelenekleri ve inançları yerel kültür havzalarına ve coğrafi sınırlarına hapseden geleneksel tasavvurları ortadan kaldırdığına ve farklı dinsel gelenek ve kültürlere mensup kişilerin artık birbirleriyle kolayca ilişki kurma noktasına geldiklerine dikkat çektikten sonra kurulacak bu ilişkinin sadece ötekine hoşgörü göstermek şeklinde değil aynı zamanda ötekinin ötekiliğini kabul etme ve onama şeklinde yani çoğulcu din anlayışı çerçevesinde olması gerektiği ileri sürmektedir. Farklı dinsel geleneklere ve kültürlere mensup kişilerin kendi farklılıklarını muhafaza ederek birlikte yaşamalarının yolunun çoğulcu modelden geçtiğini bunun içinde bu modelin teknolojinin sunduğu imkanlardan yararlanarak tüm dünyaya sunulması gerektiğini, daha da ötesinde bu modeli benimseyenlerin tıpkı evangelik misyonerler gibi çalışmalarını önermektedir.    

Dinsel Çoğulculuk modelinin yeniden tanımlanması ve ona yöneltilen eleştirilerin tartışıldığı II. Oturumun ilk tebliğcisi olan Glasgow Üniversitesinde Prof.  Perry Schmidt-Leukel, Hıristiyanların diğer dinlere ve onların taraftarlarına yönelik tutumlarını sınıflandırmak için 1983 yılında ilk defa Alan Race tarafından geliştirilen ve yaygın bir şekilde kullanılan dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk seçeneklerinin ciddi noksanlıklara sahip olduklarını ve bundan dolayı da pek çok kişi tarafından haklı olarak eleştirildiklerine dikkat çektikten sonra onları yeniden tanımlamaktadır. Bu çerçevede Schmidt-Leukel tüm dinsel gelenekler olmasa da en azında Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, Budizm ve Hinduizm gibi büyük dinsel gelenekler Aşkın Gerçekliğin kurtarıcı bilgisini veya vahyini insanoğluna ulaştırmada aracılık ettiği noktasından hareketle mal-mülk, vasıf, nitelik gibi anlamlara gelen “property” adını vermekte ve onun dinlerin bir niteliği olup olmadığını sorarak ona verilen cevapları sıralamaktadır. 

Aşkın Gerçekliğin Vahyini veya Bilgisini insanoğluna ulaştırma dinlerin bir vasfı mıdır?

(1) Bu soruya hayır değildir diye cevap verenler ateistlerdir. Onlara göre Aşkın Varlığın kurtarıcı bilgisine hiçbir din aracılık etmemektedir. Çünkü Aşkın Varlık diye bir şey yoktur.

(2) Aşkın Gerçekliğin kurtarıcı bilgisinin tüm dinlerin değil sadece tek bir dinin vasfı olduğunu söyleyenler dışlayıcılardır. Bu görüşün savunucularına göre Aşkın Varlığın kurtarıcı bilgisine sadece tek bir din, tabii olarak da bu görüşü savunanın kendi dini aracılık etmektedir.

(3) Aşkın Gerçekliğin kurtarıcı bilgisine birden çok din aracılık etmektedir. Ancak bu dinlerin arasında sadece bir tanesi söz konusu bilgiye eşsiz derecede diğerlerinden daha üstün olarak aracılık etmektedir. Bu görüşün savunucuları da kapsayıcı olarak adlandırılmaktadır.

(4) Aşkın Varlığın kurtarıcı bilgisine birden çok din aracılık etmektedir ve onların hiçbiri söz konusu bilgiye aracılık etmede ötekilerden daha üstün bir konumda değildir. Bu görüşün savunucuları da çoğulcu olarak adlandırılmaktadır.

Yukarıda sorulan soruya verilen cevapları bu şekilde ifade ettikten sonra Schmidt-Leukel, yapılan bu yeni tanımlamalarla ateizm, dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk seçeneklerinin daha kapsamlı ve anlaşılabilir hale geldiklerini ileri sürerek “Aşkın Gerçekliğin Vahyini veya Bilgisini insanoğluna ulaştırma dinlerin bir vasfı mıdır?” sorusuna verilecek her türlü cevabın mutlaka bu seçeneklerden birine dahil olacağını belirtmektedir.           

II. Oturumun dikkat çeken ikincisi bildirisi de Xavier Üniversitesinden emekli Prof. Paul F. Knitter’in “Is the Pluralist Model a Western Imposition: A Response in Five Voices” adlı tebliğidir. Knitter bildirisinde öncelikle çoğulcu din anlayışı modeline yöneltilen eleştirilere cevap vermektedir. Bu bağlamda onun yanıtladığı ilk eleştiri çoğulcu modelin dayatmacı bir söylem olduğudur. Bu eleştiriyi yapanlara göre çoğulcu model tüm dinlerde ortak bir söylem bulmaya çalışmaktadır. Ancak bunu yaparken 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin bir sonucu olarak batı Hıristiyan dünyasında ortaya çıkan dinsel söylemi diğer dinlere empoze etmektedir. İkinci eleştiri çoğulcu modeli savunanların gerçekte çoğulcu olmadıklarıdır. Çünkü çoğulculuk sadece pek çok dinin varlığını kabul etmek değil aynı zamanda onların tek bir sitem veya ortak bir zeminde eritilmeyecek kadar farklılıklara sahip olduğunu da kabul etmek demektir. Zira onları bazı ortak noktalar veya ortak Aşkın Gerçeklik kavramı etrafında bir araya getirmeye yönelik her türlü çaba bir tarafın Aşkın Gerçeklik anlayışını ötekilere empoze etmekle son bulur. Knitter, ilk olarak bu iki temel tenkitin asılsız olduğunu ancak çoğulcu modelin savunucuları tarafından mutlaka ciddiye alınarak yanıtlanmaları gerektiğini çünkü  eleştirileri dikkate alıp onlardan bir şeyler öğrenilerek çoğulcu düşüncenin daha geliştirilebileceğini ifade etmektedir. İkinci olarak ise dinsel hakikatin evrensel olduğunu ileri süren din tebliğcilerinden; Aşkın Gerçekliğin mutlak bir gizem olduğunu bundan dolayı hiçbir dinsel geleneğin O’nu tam olarak bilemeyeceğini ifade eden dinsel mistiklerden; dinsel gelenekler gerçekte birbirlerinde oldukça farklıdır ve hepsi farklı amaçlara gütmektedir argümanını savunan din felsefecilerinden; dinsel gelenekleri ve inançları birbirlerinden ne kadar farklı olsa da birbirleriyle konuşmak, birbirlerini anlamak ve birbirlerini daha iyiye ve mükemmele doğru yöneltmek için farklı din mensuplarının birbirleriyle diyalojik ilişki içinde olması gerektiğini savunan dinler arası diyalog dostlarından; ve her türlü şiddet, baskı, sömürü, adaletsizlik ve düzensizliklere karşı dini duyarlılığı yüksek olan farklı din mensuplarının bir araya gelip birlikte hareket etmeye teşvik eden dinsel eylemcilerden örnekler vererek çoğulcu din anlayışı modeline karşı yapılan eleştirilere yanıt vermektedir. Knitter, bildirisinin sonunda çoğulcu modeli savunanların, “eğer dinler çözümün parçası olmazsa, mutlaka problemin parçası olur”  tezinden hareketle dinlerin mutlaklık ve çatışmacı hakikat iddialarını yeniden yorumlayarak ve birbirlerinden farklılıklarından ziyade sevgi, merhamet, eşitlik, adalet, dürüstlük, erdemlilik... gibi ortak özelliklerini ön plana çıkararak dinleri dünyamızın mevcut problemlerinin çözümü için kullanmaya çalıştıklarının altını çizmektedir.        

II. Oturumun üzerinde durmamızı gerektiren üçüncü bildirisi Xavier Üniversitesinden Prof. James Buchanan’ın “Globalisation and the Pluralist Model” adlı tebliğidir. Buchanan bildirisinde öncelikle küreselleşme gerçeğine dikkat çekerek tıpkı Knitter gibi çoğulcu din anlayışı savunucularının bir araya gelip salt teolojik ve akademik tartışmalar yapmak yerine dünyanın sosyo-ekonomik sorunlar; adaletsiz uygulamalar ve benzeri sorunlarıyla daha yakından ilgilenip onlara çözümler üretmeye çalışmaları gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu amacı gerçekleştirmek için çoğulcu din anlayışının tüm topluma yayılması gerektiğini önemle belirtmektedir. Devamla Buchanan, çoğulcu din anlayışı ve dinlerarası diyalog adına yapılan toplantıların toplumun büyük bir kesimini dışarıda bırakarak yapıldığını ve bunun çok büyük bir eksiklik olduğunun altını çizdikten sonra muhafazakar-liberal, din adamı-akademisyen ve sosyal bilimci-teolog, batılı-doğulu, iyi eğitimli-iyi eğitimli olmayan ve erkek-kadın ayırımı yapılmaksızın çoğulcu modelin ve dinlerarası diyalogun toplumun tümüne teşmil edilmesi gerektiğini iler sürmektedir. 

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi III., IV. ve V. oturumlarda batı ve doğu dünyasından gelen Hıristiyan teolog ve din adamları dinsel çoğulculuğun temel argümanlarıyla Hıristiyan inancının temel inançlarını uzlaştırmaya çalışan bildiriler sunmuşlardır. Bu oturumlarda en dikkat çeken bildiriler, Dünya Kiliseler Birliğinin Diyalog Ünitesinin eski yöneticisi Wesley Ariarajah, şimdiki yöneticisi Hans Ucko, George Town Üniversitesinden Prof. Chester Gillis, Wales Üniversitesinden Prof. Paul Padham ve 2000 yılında yayımladığı Jesus: Symbol of God adlı eserinde çoğulcu din anlayışı çerçevesinde geliştirdiği ve İsa’yı tanrısal bir varlık ve literal anlamda “Tanrı oğlu” değil de Hıristiyan toplumuna Tanrı’yı tanıtan mecazi anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki sembolü olarak gören çoğulcu İsa anlayışından dolayı Vatikan’ın “İman Doktrini Komisyonunun” raporuyla suçlu bulunması üzerine “Katolik Eğitimi Komisyonu” tarafından Massachusetts’deki Cizvit Weston Teoloji Okulundaki görevine son verilen Prof. Roger Haight’in tebliğleridir.

Ariarajah, “World Council of Churches’a Attempts To Deal With Religious Plurality” adlı  bildirisinde Dünya Kiliseler Birliği yetkililerinin gerçekleştirdiği yıllık toplantılarında, asamblelerinde ve yayımladığı dokümanlarda çoğulcu din anlayışına ve çatışmacı hakikat iddialarına yönelik gerçekte ciddi anlamda olumlu yanıt verilmediğine sadece politik olarak olumlu yanıt veriliyormuş gibi yapıldığına çünkü bu birliğin üst kademe yöneticilerinin oldukça muhafazakar Hıristiyanlar olduklarına ve onların sadece Hıristiyanların kurtuluşa ereceğini ileri süren dışlayıcı din anlayışından İsa-Mesih veya Kutsal Ruhun evrensel aktivitesi sayesinde Hıristiyan olmayanların da kurtuluşa ulaşabileceğini öngören kapsayıcı din anlayışına geçiş yapmalarına rağmen hala Hıristiyanlığı tek ve mutlak doğru din olarak kabul ettiklerine dikkat çekmektedir.

Paul Padham da “Internal Pluralism within Contemporary Christianity” adlı bildirisinde tıpkı dinlerin çeşitliliği, plüralitesi ve birbirlerinde farklılıklarının bulunması gibi Hıristiyanlığın bizzat kendisinde hatta Hıristiyanlığın içindeki  mezhep ve gruplarında bile ciddi farklılıkların olduğu gerçeğinden hareketle çoğulcu din anlayışının kaçınılmaz bir olgu olduğunu ifade ederek ona yöneltilen eleştirilerin haklı olmadığını göstermeye çalışmaktadır.  Roger Haight’de “Pluralist Christology as Orthodox” adlı bildirisinde çağın şartlarına uygun olmayan yani günümüz insanı tarafından kolayca anlaşılır olmayan bir kristolojinin/İsa anlayışının artık geçerli bir kristoloji olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürerek İsa’yı literal anlamda Tanrı oğlu ve kutsal teslisin beşer hayatı yaşayan ikinci şahsı olarak gören geleneksel ortodoks İsa anlayışının günümüz insanını artık tatmin etmediği ve ayrıca Hıristiyanların diğer din mensuplarıyla ilişkilerine tamiri mümkün olmayan zararlar verdiğini ileri sürerek İsa’nın Hıristiyanların Tanrı’yı tanıyıp bilmelerini ve Tanrı bilinçli olmalarını sağlayan mecazi anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki sembolü olduğunu öngören çoğulcu kristolojinin küreselleşen günümüz dünyasında en makul ve tutarlı anlayış olduğunu ve ancak böyle bir anlayışın ortodoks kristoloji olabileceğini ileri sürmektedir.

 VII. oturumda bizim de içinde bulunduğumuz Müslüman entelektüeller dinsel çoğulculuk modeline yönelik düşüncelerini ifade etmeye çalışmışlardır. Bu oturumun ilk bildirisi bizim tarafımızdan “Contribution of Sufi Thought on the Development of a Pluralist Muslim Theology of Religions: The Case of Jalalu’d-din Rumi”  başlığıyla sunulmuştur. Bu bildiride öncelikle çoğulcu din anlayışının günümüz dünyasında Müslümanlar için artık yadsınamaz bir realite olduğu noktasından hareketle kendi kendimize şu soruyu çoğulcu bir Müslüman dinler teolojisinin geliştirip geliştirilemeyeceğini tartışmaya açtık: Çoğulcu bir dinler teolojisi oluşturmak için Müslümanlar, geleneksel olarak savuna geldikleri ve kapsayıcı bir görüm arz eden tutumlarının ötesine geçip, çoğulcu bir bakış açısına sahip olabilirler mi? Çünkü hem sadece İslam dinine tabii olanların kurtuluşa ereceğini öngören dışlayıcılık hem de sadece Müslümanların değil, aynı zamanda diğer din mensuplarının da kurtuluşa ulaşabileceğini ancak onların kurtuluşunun kendi dinler vasıtasıyla değil de mutlak doğru din olan İslam dini vasıtasıyla olacağını öngören kapsayıcılık teolojik çıkmazlar içindedir: Bir taraftan Tanrı, insanlığa yönelik onların kurtuluşa ermeleri için evrensel bir ilgi ve alakaya sahip olacak, diğer taraftan da kendini sadece tek bir topluluğa tam ve mükemmel olarak kendini bildirerek sadece o topluluğun kurtuluşa ermesini isteyecek. Görüldüğü üzere bu iki anlayış açıkça birbiriyle çelişmektedir. Zira, eğer Tanrı tüm insanlığın kurtuluşu ile ilgileniyor ve bunun için de çeşitli peygamberler ve onların vasıtasıyla da çeşitli mesajlar gönderdiyse, o zaman O’nun kendini sadece belirli bir topluma tam ve mutlak olarak bildirerek diğerlerini cahillik ve karanlıklar içine terk etmesi O’ndan beklenemez. Bu nedenle Müslümanlar olarak bugün dünya dinlerine ve onların taraftarlarına yönelik daha açık ve olumlu bir tutum içine girmemiz gerekmektedir.

İkinci olarak tıpkı Hick’in 1970’lerde geliştirdiği “Teolojide Kopernik Devrimi”  adlı teorisiyle Hıristiyanlığı merkezde gören geleneksel görüşten Tanrıyı merkeze koyan ve Hıristiyanlık da dahil olmak üzere diğer tüm dinsel gelenekleri O’na hizmet eden ve O’nun etrafında dolanan unsurlar olarak gören çoğulcu din anlayışına geçiş yapması gibi Müslümanların da artık Kurumsal İslam’ı merkeze koyup diğer dinsel gelenekleri ona yakınlıkları veya uzaklıklarına göre değerlendirmek yerine, Allah’ı ve O’nun iradesine ve buyruklarına teslim olmayı merkeze koyup diğer dinsel gelenekleri ve onların mensuplarını Allah’a ve O’nun iradesine teslim olmaları veya olmamalarına göre değerlendirmeye geçmemiz gerektiğinin altını çizdik.

 Üçüncü olarak İslam düşünce tarihinde mutasavvıflar hariç hemen hemen tüm İslam alimlerinin özellikle de dini tamamen sabitleşmiş yasama kurallarından ibaret olarak gören fıkıhçıların, Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen kurumsal İslam’ın tam ve en mükemmel vahiy olduğunu, diğer dinsel geleneklerin ise bazı hakikatler ihtiva etseler de kurumsal İslamsız her hangi bir değere sahip olmadıklarını ileri sürmeleri hususundan hareketle sûfilerin diğer din mensuplarıyla ilgili öğretilerinin çoğulcu bir Müslüman dinler teolojisinin altyapısı olabileceği argümanıyla verdiği eserlerle sadece döneminin insanları için değil,  aynı zamanda günümüz insanlarını içinde bir model olan ve “dini öteki” ile ilgili sözleri Hick gibi çoğulcu din anlayışı savunucuları tarafından sıkça kullanılan büyük mutasavvıf ve gönül adamı Mevlana Celaleddin Rumi’nin “ötekiyle” ilgili öğretisini çoğulcu düşüncenin -Aşkın Gerçekliğin bilinemezliği, dinlerin ve inançların çokluğu ve çeşitliliği, kurtuluş, ötekiyle diyalojik ilişki içinde olunması gerektiği gibi - temel argümanları ışığı altında incelemeye çalıştık.  Bu incelememizin sonunda Mevlana’nın görüşlerinde çoğulcu bir Müslüman dinler teolojisine temel teşkil edecek şu sonuçlara vardık. Bu sonuçların en önemlileri şunlardır: (1) Müslümanlar, Tanrı hakkında sahip oldukları bilginin sanki O’nun hakkında bilinmesi gereken tüm bilgileri ihtiva ettiğini savunamazlar. Zira Kur’an’da Müslümanlara Tanrı’nın bilgisi tam olarak değil kısmi olarak vahyedilmiştir.  (2) Müslümanlar Tanrı hakkındaki bilgilerinin O’nun hakkında başka bilgiler yokmuş gibi mutlak ve belirleyici olarak mütalaa edemezler. (3) Müslümanlar kendi yollarının diğer insanların kendilerini ben-merkezlilikten Hak-merkezliliğe dönüştürecek başka yolların olamayacağı anlamında eşsiz ve emsalsiz olarak niteleyemezler.  Kanaatimize göre Mevlana’nın ve diğer sufilerin öğretilerinden elde ettiğimiz bu ve benzeri sonuçlar kurumsal İslam’ı kurtuluş için tek yol ve tek vasıta olarak mutlaklaştırmayan ve Müslüman teologlara diğer dinsel geleneklerin ve dinsel figürlerin de İlahi Merhametin aracıları olabileceği ihtimalini kabul etmeye sevk eden yeni bir teolojik model  geliştirmeye oldukça yardımcı olabilir.  

Müslüman entelektüellerin çoğulcu din anlayışını tartıştığı bu oturumun ikinci konuşmacısı olan  Princeton Üniversitesinde İslam Felsefesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi alanlarında dersler veren İranlı ünlü akademisyen Prof. Abdülkerim Suruş, “Types of Religiosity” adlı bildirisinde günümüzde farklı din mensuplarının hatta aynı dine mensup olan kişilerin birbirleri hakkındaki yargı hatalarının çoğunlukla tek bir terimin birden çok anlam taşıması veya tek bir anlamın farklı adlarla ifade edilmesi gerçeğinden kaynaklandığını çünkü muhtelif anlamlarla ilgili yeknesak yargılara ulaşılmakta veya tek bir anlamla ilgili muhtelif yargılarda bulunulmaktadır. Bu noktanın altını çizdikten sonra Suruş, “Faydacı Dindarlık”, “Gnostik Dindarlık” ve “Tecrübî Dindarlık” başlıkları altında dindarlık çeşitlerini tartışmaktadır.  Bu çerçevede Suruş faydacı dindarlığın muhakeme yoluyla kazanılmadığı aksine geleneksel olduğu; onda taklit ve itâatin son derece önemli rol oynadığı ve düşünce ve tefekkürden ziyade amellere vurgu yapıldığı bu tür dindarlığı benimseyenlerin zamanla dogmatizm ve önyargılarla lekelendiği ve sonunda da farklı fikir ve düşüncede olanlara hoşgörü gösterme kapasitelerini kaybettiği hususunun altını çizmektedir. Gnostik dindarlık ise Suruş’a göre Tanrı ve O’nun peygamberleri hakkında konuşmaktan ziyade Tanrı’nın gizemleriyle ilgilenir. Bu dindarlık çeşidinde din adamının rolü yoktur. Çünkü o mitler, ritüeller üzerine kurulmamıştır ve onda taklidin de yeri yoktur. Bunda dolayı Suruş’a göre bu dindarlık çeşidi dinsel çoğulculuk modeliyle uygunluk içindedir. Zira o onun öngördüğü bireysel dindarlık ve dinsel bireysellik idrak ve yorumların plüralitesi ve çeşitliliğiyle özdeşlik arz etmektedir.  Ayrıca gnostik dindarlık dogmatizme ve resmi yorumlara prim vermediği için ideolojiye dönüşmesi de mümkün değildir. O bir kimlik elde etme değil sadece ve sadece hakikati elde etme peşindedir. Bu dindarlık çeşidine tabii olan kişiler diğer din mensuplarıyla onları övmeden veya yermeden diyaloğa girerler. Suruş’un bildirisinde tartıştığı son dindarlık çeşidi de tecrübi dindarlıktır.  Bu dindarlık çeşidi ne fiziksel, ne zihni, ne aletsel ne de teoriktir. Aksine o aşikar ve açık-seçik olanı arar. Bunda dolayı o işitilenle alakadar olan gnostik dindarlığın aksine görülenle alakadar olur. Tecrübenin çeşitliliği ve dinsel çoğulculuk bu dindarlık çeşidinin temel prensiplerdir. Aşkın Varlıkla karşılaşmak normal bir tecrübedir ve dinsel bireyselcilik kaçınılmazdır. Tecrübi dindarlıkta ibadet ve ritüeller inananın dinsel tecrübe ve mükemmelliğinin nedeni değil sonucudur. Çünkü onlar inananın Tanrı’ya olan bağlılığından cereyan ederler. Ritualizm ve dinsel uygulamalara sadık kalma tecrübi dindarlığın merkezi ekseni değildir. Çünkü onda din, tecrübe ve ahlakilik gibi her şey kişiseldir. Suruş dindarlık çeşitlileriyle ilgili yaptığı bu açıklamalarla faydacı dindarlığın kişiyi dogmatizme ve dolayısıyla da dışlayıcılığa sevk ettiği, gnostik ve tecrübi dindarlık çeşitlerinin ise bireysel dindarlığı öngörüldükleri için kişiyi çoğulcu din anlayışına sevk ettiği sonucuna varmaktadır. 

 Sempozyumun VIII. ve son oturumunda Yahudi katılımcılar Yahudilik ve çoğulcu din anlayışı üzerinde üç bildiri sunmuşlardır. Bu bildirilerden en çarpıcı olanı Wales Üniversitesinden Prof. Dan Cohn-Sherbok tarafından “Judaism and Other Faiths” sunduğu tebliğdir. Cohn-Sherbok bildirisinde ilk önce günümüzde Hıristiyan dünyada Hıristiyanlığın dünya dinleri ve onların taraftarlarıyla ilişkiler konusunda yoğun çalışmalar yapılırken Yahudi dünyada bu konuda oldukça az ve son derece sınırlı çalışmalar olmasının çok büyük bir noksanlık olduğunun altını çizmektedir. Cohn-Sherbok’a göre Yahudi düşünürlerin insanlığın dinsel tecrübesi bağlamında Yahudiliğin yerini ciddi şekilde mütalaa etmemelerinin en önemli nedeni Yahudi inancıyla tezat teşkil eden tüm inançların yanlış/sahte inançlar olduklarını ileri sürerek onları Tanrı’nın kurtuluş planından dışlamalarıdır. Ancak Cohn-Sherbok’a göre çoğulcu din anlayışının inkarı veya gözartı edilmesi mümkün olmayan günümüz dünyasında bu tarz bir dışlayıcı anlayışın Yahudiler tarafından savunulması artık mümkün değildir.  Çünkü ona göre Yahudi tarihe bakıldığında Yahudilerin diğer dinlere ve onların taraftarlarına yönelik yaklaşımlarında nispeten hoşgörülü bir yaklaşım olan kapsayıcı din anlayışını benimsediklerini görmek mümkündür.

 Cohn-Sherbok, Yahudilerin diğer inançlara yönelik genelde geçmişte kapayıcı bir tutum içinde olduğunu örneklerle verdikten sonra tıpkı dışlayıcılık gibi kapsayıcı anlayışın da günümüzde devam ettirilmesinin mümkün olmadığını ve tıpkı “inançların birliği” teorisiyle Hick’in Hıristiyan dinler teolojisinde gerçekleştirdiği kopernik devrimi gibi Yahudi din anlayışında da Yahudiliği veya Yahudileri değil Tanrı’yı veya Aşkın Gerçekliği merkeze koyan ve tıpkı diğer dinsel gelenekler gibi Yahudiliği de bu Gerçekliğe taraftarlarını ulaştırmaya çalışan bir yol olduğunu öngören anlayışa geçilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu şekilde çoğulcu bir Yahudi dinler teolojisine adım atan Cohn-Sherbok bildirisinde daha sonra çoğulcu din anlayışının geleneksel Yahudi düşüncesi üzerindeki imalarını tartışmaktadır. Bu çerçevede ilk olarak Tanrı’yı sadece Yahudilerin Rabbı olarak gören geleneksel Yahudi Tanrı anlayışını tartışmakta ve Yahudilerin Tanrı hakkındaki idraklerinin mutlak değil, Yahudi tarihi boyunca onların dinsel tecrübelerinden kaynaklanan beşeri telakkiler olduğunu ileri sürmektedir. İkinci olarak Yahudi kutsal kitaplarının Tanrı tarafından Yahudilere bildirilen kitaplar olduğu şeklindeki  geleneksel Yahudi vahiy anlayışını tartışmaya açmakta ve Yahudilerin artık Tanrı’nın eşsiz bir şekilde vahyini kendilerine ilettiği düşüncesi yerine sahip oldukları kutsal kitapların söz konusu vahyin pek çok kaydı arasında bir kayıt olduğunu kabul etmeleri gerektiğini ifade etmektedir. Üçüncü olarak seçilmiş kavim doktrinini ele alan Cohn-Sherbok, asırlar boyunca İsrailoğullarının Tanrı’nın seçilmiş kavmi olduğu inancının Yahudi geleneğinin merkezi özelliği olduğuna, bu seçilmişlikten dolayı Yahudilerin kendilerini ilahi hakikati insanlığa sunmada özel bir misyonla görevlendirilmiş gördüklerine dikkat çektikten sonra bu seçilmişlik doktrinin tarih boyunca Yahudilerin kendilerini  Tanrı ile özel ve eşsiz bir ilişki içinde olan ve bundan dolayı da Tanrı’nın kurtuluş planında ayrıcalıklı bir konumda bulunan kişiler olarak görmelerine neden olmuştur. Çoğulcu din anlayışı böyle bir düşüncenin artık terk edilerek Tanrı katında tüm insanları eşit konumda gören anlayışa geçilmesi gerektiğini öngörmektedir. Ayrıca Cohn-Sherbok’ a göre belli bir grup İlahi Gerçeklikle eşsiz bir ilişki içinde olsa da bu dünyada bunu bilmemizin imkanı yoktur. 

Cohn-Sherbok’un çoğulcu din anlayışı bağlamında revize ettiği bir diğer geleneksel Yahudi inancı da Yahudileri baskı ve zulümden kurtararak barış ve huzurun hakim olduğu yeni bir dönemi başlatacak Mesih beklentisidir. Cohn-Sherbok’a göre asırlar boyunca bu geleneksel Mesih beklentisi Yahudi inancının temel dayanağı olduysa da bunu artık terk edilmesi ve Mesih beklentisinin Tanrının Yahudilere bir vaadi olarak değil de onların kişisel ve toplumsal beklentilerin bir ürünü olarak görülmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

 Plüralist sempozyumunda sunulan bildirilerden çoğulcu din anlayışının gelişimi için önemli gördüklerimizin ana hatlarıyla tartıştıktan sonra şimdi de sempozyumun son gününde daha önce hazırlanan ve toplantıda ortaya çıkan yeni fikir ve düşünceler ışığı altında yeniden tartışılan ve revize edilerek tüm katılımcılar tarafından onanan “Dinsel Çoğulculuğun Anahtar Prensipleri” adlı dokuz maddelik bildiriyi okuyucuların dikkatine sunarak söz konusu bu prensipleri Türk kamuoyunda tartışmaya açmak istiyoruz.   

Dinsel Çoğulculuğun Anahtar Prensipleri

 1- Dinlerarası diyalog, dinlerin birbirleriyle ilişkilerinde yegane yol olmalıdır.  Dinler için en önemli ihtiyaç aralarındaki düşmanlıkları ortadan kaldırarak birbirleriyle ilişkilerini iyileştirmektir.

 2- Dinlerarası diyalog savaş, şiddet, yoksulluk, çevrenin tahribi, cins adaletsizliği (kadın/erkek ayırımcılığı) ve insan hakları ihlallerini içeren günümüzün önemli sorunlarıyla alakadar olmalıdır.

 3- Mutlak hakikat iddiaları, dinsel şiddet ve nefreti körüklemek için çok kolay bir şekilde istismar edilebilmektedir.

 4- Dünya dinleri, farklı şekillerde tasavvur edilen Mutlak Gerçekliği/Hakikati tasdik etmektedir.

 5- Beşer idrakinin alanın ötesinde olan Mutlak Gerçeklik/Hakikat dünya dinlerinde farklı şekillerde ifadesini bulmaktadır. 

 6- Farklı öğretileri ve uygulamalarıyla dünyanın büyük dinsel gelenekleri en yüce/âli İyiye insanları götüren hakiki yollardır.

 7- Dünya dinleri sevgi, merhamet, eşitlik, dürüstlük ve kişinin kendisine davranılmasını arzu ettiği gibi ötekilere de davranması ideal prensibi gibi pek çok temel değerleri paylaşmaktadır.

 8- Herkes vicdan özgürlüğüne ve dilediği inancı seçme hakkına sahiptir.

 9- İnançların karşılıklı olarak paylaşımı farklı dinsel gelenek taraftarları arasında karşılıklı saygı ve anlayışı doğururken, insanları dinlerinden döndürmeye çalışmak onların inancının değerini düşürmek anlamına gelir.