|
Makale Seçkisi |
|
Dinlerarası Diyalog Üzerine* Mahmut AYDIN* Dinler arası diyalog farklı melodileri olan bir şarkı gibidir. Şayet iyi orkestra edilirse güzel bir senfoni ve onu oluşturan bütün farklılıkların bir dansı olabilir ... Kur’an şu darb-ı meselle bize güzel bir sözün nasıl verimli olabileceğini gösterir. ‘Güzel bir söz iyi bir ağaca benzer. Onun kökleri sağlam, dalları göğe uzanır; ve mevsimi geldiğinde bolca meyveler üretir’. Böylece Allah insanlara düşünsünler diye meseller bahşeder. Muhammed TALBİ Dinsel ve kültürel çoğulculuğun, yadsınamaz bir gerçeklik hâline geldiği günümüzün dünyasında, farklı dinsel geleneklerin taraftarlarıyla olan ilişkilerimizde, adına ‘diyalog çağı’ denen yeni bir dönemin başlangıcına tanık olmaktayız. Bu diyalog sürecinde, katı ve saldırgan misyonerlik ve davet stratejileriyle bir dinsel geleneğin mensuplarını kendi inançlarından döndürme ve böylece karşıt dinî geleneği bertaraf etme çabaları artık geçmişteki etkinliğini kısmen yitirmeye başlamış; bunun yerine, dünyamızın her tarafında çeşitli dinsel geleneklerin mensuplarının barış içerisinde beraber yaşamaları için karşılıklı saygı ve anlayış içerisinde birbirleriyle diyalog kurma gayreti içerisinde olmaları gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Zira dünyamız farklı dinsel geleneklere ve çeşitli inançlara sahip insanların birbirleriyle kolayca ilişki kurabilecekleri ‘küresel bir köy’ hâlini almış ve bu durum, inançları yerel kültür havzalarına ve coğrafi sınırlara hapseden geleneksel tasavvurları ortadan kaldırmıştır. Bu çağda farklı din ve inanç taraftarlarının birbirleriyle diyaloğa girmesi, sadece gittikçe yaygınlaşmakla kalmamış, aynı zamanda bir zorunluluk hâlini dahi almıştır. Çünkü, anlık iletişimler ve hızlı ulaşım imkanları, farklı dinsel geleneklerin mensuplarını birbirleriyle karşılıklı anlayış ve güvene dayalı arkadaşlık ve dostluklar kurmaya zorlamaktadır. Kim bilir, belki de bu artan arkadaşlık ve dostluklar, çağımızın önde gelen Katolik teologlarından Hans Küng’ün de önemle işaret ettiği gibi, dünya barışının tesisine yönelik önemli bir katkı olabilir. Zira, diyalog, şiddet ve zorlama metotlarına karşın, akıllı ve uygar bir şekilde çatışmaları çözümleme yoludur. Küng, bu arzusunu şu meşhur dizelerle ifade etmektedir: Dinler arası barış olmaksızın milletler arasında barış olmaz. Dinler arası diyalog olmaksızın dinler arasında barış olmaz. Dinlerin temellerini araştırıp ortaya koymaksızın dinler arasında diyalog olmaz.[1] Dünya barışının tesisine yönelik katkısının yanında diyaloğun bir diğer önemli faydası da globalleşen dünyamızda insanlığının yüz yüze olduğu açlık, ayırımcılık, sosyal ve ekonomik adaletsizlikler, baskı ve zulüm, çevre kirliliği ve temel insan haklarının ihlali gibi ortak problemlerin çözümünde bize yeni fırsatlar sunmasıdır. Bilindiği üzere her dinsel gelenek özellikle de büyük dünya dinleri olarak adlandırdığımız İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm gibi dinler daha barışçıl, daha tek vücut olmuş, daha adil ve daha huzurlu bir dünya meydana getirmek için taraftarlarına çeşitli reçeteler sunmaktadırlar. Çünkü dinler sadece hayatın anlamını değil, aynı zamanda onun nasıl yaşanması gerektiğini bildiren yolları da taraftarlarına sunarlar. Örneğin, İslam insanları sadece tek Tanrı’ya inanmaya ve ibadet yapmaya davet eden bir din değil, aynı zamanda daha adil, daha müreffeh, daha barışçıl bir dünya yaratmak için taraftarlarını devamlı surette bencillikten, adaletsiz davranışlardan, haksız uygulamalardan ... sakınmaya davet eden ir dinsel gelenektir. Yine dinler tarihine baktığımızda Budizm taraftarlarını sadece içsel olarak kurtarmayı değil, aynı zamanda onları adalet, dürüstlük ve merhamet gibi özellikleri de yerine getirmeye çağırmaktadır. Yine Yahudilik taraftarlarını komşularını kendileri gibi sevmeye davet ederken; İsa’da açı doyuran, çıplak insanları giydiren ve evsizlere ev sağlayanların kurtuluşa ereceğini ifade etmektedir. Kısaca büyük dünya dinlerinin her biri taraftarlarını kendilerine yapılmasını arzu ettikleri şeyleri başkalarına yapmaya; kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri de başkalarına yapmamaya çağırarak yaşanabiliri daha iyi bir dünya tesis etmek için gayret göstermeye teşvik etmektedir. İşte söz konusu bu dinsel geleneklerin taraftarları bir araya gelerek birbirleriyle diyalojik ilişki içinde olurlarsa kendi dinsel geleneklerinin yukarıda ifade ettiğimiz problemlere sunduğu reçeteleri birbirleriyle paylaşarak işbirliği içinde söz konusu problemleri çözme şansı bulabilirler.[2] Farklı dinsel geleneklere ve kanaatlere mensup kişilerin birbirleriyle diyaloğa niçin girmeleri gerektiğini kısaca ifade ettikten sonra şimdide günümüzde gittikçe önem kazanan bu olgunun ne olduğunu ve daha verimli bir diyalog sürecinin inşâı için neler yapılması gerektiği hususu üzerinde durmaya çalışacağız. Diyalog Nedir? Diyaloğun tanımı, çevresel ve kültürel farklılıklardan dolayı, kişiden kişiye değişmektedir. Sözlükler, diyaloğu, genel olarak, “iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden karşılıklı konuşma ve sonunda bir mutabakata varma ümidi içinde görüş alışverişinde bulunma” olarak tanımlamaktadır.[3] Bu tanımdan da görüleceği üzere diyalog, karşılık bir mukabele gerektiren bir iletişim vasıtasıdır. Buna göre diyalog, farklı inanç sahipleri arasında tezahür eden çatışma noktalarını en aza indirmek ve böylece daha iyi ilişki kurmak maksadıyla yapılan bir iletişimdir. Dinler arası diyalog konusuyla ilgilenen Amerikalı teolog Leonard Swidler’e göre diyalog; “bir konu üzerinde farklı görüşlere sahip iki veya daha fazla kişinin, o konu hakkında muhatabından daha fazla bilgi edinmek amacıyla yaptığı karşılıklı görüş alışverişidir”.[4] Bu tanıma dayanarak, diyaloğu sadece bir görüş alışverişi olarak algılamak yanlış olur. Çünkü, Swidler, bu tanımının ardından diyaloğun, “karşılıklı öğrenme ve bu öğrenilenlere paralel değişme ve gelişme tecrübesi” olduğunu vurgulamaktadır. Bu vurguya göre, diyaloğa katılan kişiler, sadece karşılıklı görüş alışverişinde bulunmayıp, aynı zamanda, birbirlerinden yeni şeyler öğrenmekte ve bu öğrendiklerine paralel olarak da, muhataplarını ve onlar hakkında önceden sahip oldukları kanaatlerini yeniden değerlendirmeye tâbi tutmaya açık bir duruma gelmektedirler. Diyalogun bu şekilde değerlendirilmesi, açıkça şuna işaret etmektedir: Diyalog, bizim muhataplarımızla yaptığımız görüş alışverişi ışığı altında, onlar hakkındaki kanaatlerimizi ve buna bağlı olarak da kendi pozisyonumuzu yeniden düşünmeye arzulu ve istekli olduğumuz bir birliktelik sürecidir. Dahası, diyalog, farklı dinsel geleneklerin taraftarlarıyla ilişkiye girmek ve onlar hakkındaki önceki kanaatlerimizin tamamen veya kısmen değişebileceğine razı olmak anlamına gelir. Çünkü diyalog, aynı zamanda, bir risk alma işidir. Yani bu süreçte taraflar birbirlerinden etkilenebilir ve bunun sonucunda da mevcut pozisyonlarını değiştirebilirler. Çünkü Lesslie Newbigin’in de belirttiği gibi, “tüm mümkün risklerden berî olan bir diyalog, gerçek bir diyalog değildir”.[5] Kısaca, diyalog sürecinde muhataptan kendisi hakkında öğrendiklerimiz, muhatabımıza ve buna bağlı olarak da, kendimize yönelik algımızı değiştirebilir ve hatta bizi kendi geleneksel inançlarımızı yeniden gözden geçirmeye dahi sevk edebilir. Bu bağlamda, çağımızın önde gelen müslüman alimlerinden M. Ayoub, diyaloğu, ona katılanların, bir taraftan birbirlerinin dinî geleneklerinin doğruluğunu kabul etmeleri, diğer taraftan da, insanlara kendi seçimlerini yapma özgürlüğünün tanınması gereken bir süreç olarak niteler ve bu süreçte kişilerin birbirlerine üstünlük kurmak için gol atmaya çalışmamaları gerektiğini vurgular.[6] Buna göre, müslüman-hıristiyan diyaloğu bağlamında şunu söyleyebiliriz: Müslüman-Hıristiyan diyaloğu sürecinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar, birbirlerini aldatmadan, kendi inançlarını birbirleriyle paylaşmaya çalışmalıdırlar. Yani benim bir müslüman olarak, kendi inancımı hıristiyan diyalog muhatabımla paylaşmaya çalışmam ve onun da kendi inançlarını benimle paylaşmaya çalışması gerekir.
Bütün bu veriler çerçevesinde, diyaloğun zihinde çağrıştırdığı tasavvurlar, ‘karşılıklı konuşma’,‘bir araya gelme’, ‘istişare’ ve ‘görüş alışverişi’ üzerinde yoğunlaşmaktadır. İşte diyalog kavramı, bütün bu anlamları içine alan bir şemsiye görevi görmektedir. Bu itibarla, diyaloğu şu şekilde tanımlayabiliriz. “Diyalog, farklı dinsel geleneklere veya kanaatlere sahip iki veya daha fazla kişinin Mutlak Hakikat [Yaratıcı] hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak ve ötekinden bir şeyler öğrenmek amacıyla bir araya gelerek iletişim kurmaları sürecidir.” Bu tanımdan da açıkça anlaşılacağı üzere, diyalog, karşılıklı bir polemik ya da tartışma süreci olmayıp; bilakis, bilgi alış-verişinde bulunma ve bunun sonucunda da ortaya çıkan yeni duruma göre tutum ve davranış geliştirme sürecidir. Bu nedenle diyalog sürecinde, herkes, muhatabını, mümkün olduğu kadar hoşgörülü ve ondan bir şeyler öğrenmeye açık bir şekilde dinlemeli ve birbirlerinin pozisyonlarını en iyi şekilde anlamaya çalışmalıdır. Bütün bu tanımlar ışığında, dinler arası diyalog, diğer dinsel geleneklerin taraftarlarıyla, onların dinsel geleneklerini, yaşam tarzlarını; inançlarının genelde tüm insanlığa, özelde ise onların diğer inançları anlamalarına nasıl bir etkide bulunduğunu öğrenmek ve karşılıklı saygı, anlayış ve güven içinde, farklılıkları ortadan kaldırmadan, yaşanabilir daha iyi bir dünya tesis etmek için iletişim içinde olmak sürecidir. Bu süreçte, müslüman alim Ayoub’un de ifade ettiği gibi, sahip olduğumuz hakikatin, dinler arası diyalog vasıtasıyla diğerleri tarafından da tecrübe edilmesi imkanı doğar. Yani diyalog vasıtasıyla sahip olduğumuz dinsel geleneğin inanç ve uygulamalarını diğer dinsel geleneklerin taraftarlarına sunarak onlara bunlarsan istifade etme fırsatını vermiş oluruz. Aynı şekilde biz de, onların hakikatlerini öğrenerek onlardan yararlanma fırsatını elde etmiş oluruz. Esasen biz, John Hick’in deyişiyle, günümüz çoğulcu dünyasında maneviyatımızı artırmak için kendimizi sadece mensubu bulunduğumuz dinsel geleneğe ait kaynaklarla sınırlamak zorunda değiliz.[7] Nitekim Kur’an da, insanların farklı milletler ve kabileler hâlinde yaratılmasının, birbirlerini tanımaları ve bilmeleri amacına matuf olduğunu beyan etmek suretiyle, âdeta buraya kadar dile getirilen diyalog tanımlarını özetlemektedir.[8] Çünkü muhatabı tanımak sadece onun yüz yüze bir araya gelerek iletişim kurmak değil aynı zamanda onun sahip olduğu değerleri de yakından öğrenerek onlardan asgari ölçüde faydalanmayı da gerektirir. Buraya kadar tanımamaya çalıştığımız diyaloğun gerçekleşebilmesi için, öncelikle diyaloğa katılan tarafların ortak bir paydaya sahip olmaları, birbirlerine karşı saygı duymaları ve birbirlerini anlamaya çalışmaları gerekir; aksi takdirde, sözünü ettiğimiz diyaloğun gerçekleşmesi olası değildir. Nasıl ki, sağlıklı bir evliliğin gerçekleşebilmesi için, eşlerin, birbirlerinin ortak yanlarını keşfederek asgari müştereklerde anlaşması gerekiyorsa, aynı şekilde, farklı dinsel geleneklere ve kanaatlere sahip kişiler de öncelikle aralarındaki ortak noktaları keşfetmeye çalışmalıdırlar. Çünkü, ancak ortak bir paydaya sahip olan kişiler birbirleriyle sağlıklı ilişki içine girebilirler ve ancak birbirlerine karşılıklı saygı ve anlayış gösteren kişiler bu ilişkilerini sürdürebilirler. Nitekim Kur’an’a baktığımızda, onun, Müslümanlarla Yahudi ve Hıristiyanları, aralarındaki ortak nokta üzerinde bir araya gelerek, birbirleriyle diyaloğa girmeye davet ettiğini görürüz. De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse, de ki: ‘Şahit olun ki, biz kendimizi O’na teslim etmişiz.”[9] Diğer taraftan, her ne kadar diyalogun ortak bir zemin üzerinde kurulması gerekiyorsa da, bu sürece katılan tarafların, birbirlerinin farklılıklarının da farkında olmaları gerekir. Yani diyalog sürecine iştirak eden kişiler, ortak noktalara sahip oldukları kadar, birbirlerinden farklı inanç ve kanaatlere de sahip olduklarını kabul etmelidirler. Aksi takdirde, birbirleriyle diyaloğa girmelerine gerek kalmaz.[10] Çünkü diyalog, aynı görüşe değil, farklı görüş ve inançlara sahip kişilerin bir araya gelerek sağlıklı ilişkiler kurmasını ifade eden bir olgudur. Bu noktada bir parantez açarak dinlerin hali-hazırda ortak olan noktalarından esinlenen bazıları, diyaloğun bizi sonunda bütün farklılıkların bir kenara bırakıldığı tek bir inanca götüreceğine inanmaktadırlar. Kanaatimizce diyalogun kendisinde böyle bir arzu yoktur ve olsa bile bu gerçekleşmesi son derece güç ve tehlikeli bir olgudur. Dinler arasında gerek inanç gerekse ahlaki konularda ortak noktalar olabilir. Ortak görünen bu noktalar dikkatlice ve derinliğine gözden geçirildiğinde onların dikkate değer farklılıkları da gizledikleri görülür. Örneğin, Allah’ a iman ve ibadet pek çok dinde özellikle de Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ da ortak olan bir unsur gibi görünmektedir. Fakat her bu dinsel geleneklerin bu inancı ifade eden tabir ve ifadeleri dikkatlice gözden geçirildiğinde Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların gerçekten aynı Allah’a inanıp ibadet ettikleri hususu tekrar gözden geçirilmesi gereken bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.[11] Diğer taraftan dinlerde ortak olan veya ortak gibi görünen unsurlar olduğu gibi pek çok farklılıklar da vardır. Bu nedenle diyalog sürecinde muhataplar birbirlerinin ortak noktaları kadar farklılıklarını da keşfetmeye çalışmalıdırlar. Aksi takdirde diyaloga gerek kalmaz. Diyaloğun Temel İlkeleri 1960’lardan beri yapılan diyalog toplantılarından ve bu konu üzerine yazılan yazılardan elde edilen tecrübelerden istifade ederek, farklı dinsel geleneklere ve görüşlere mensup kişilerin birbirleriyle daha iyi ve verimli bir diyalog kurmalarına ilişkin pek çok ilke ve kural belirlenebilir.[12] Şimdi, çeşitli diyalog toplantısı metinlerinden, konu ile ilgili çalışmalar yapan ilim adamlarının eserlerinden ve bizzat diyalog sürecinde elde ettiğimiz tecrübelerden hareketle, farklı dinsel geleneklere ve görüşlere sahip kişilerin, birbirleriyle daha sağlıklı ve verimli bir diyalog ortamı tesis etmeleri için göz önünde bulundurmaları gereken temel ilkeleri maddeler hâlinde sunarak, bunları yorumlamaya çalışacağız. Ancak söz konusu bu ilkelere geçmeden önce Eric J. Sharp tarafından diyalog sürecinde mutlaka göz önüne alınması gereken temel bir ön koşul olarak formüle edilen şu alıntıyı okuyucuların dikkatine sunmak istiyoruz: Diyalog sürecinde herkes ötekini olduğu gibi dinlemeye istekli ve hazır olmalıdır. (Muhatabımızı) ona yönelik gelecek sözlerimizi hazırlamak, ona kendi dinsel inançlarımızı empoze etmek veya ona saldırmak için değil kendi dinsel geleneğimizin dinsel figürünün (İsa, Muhammed, Buda... ) öteki vasıtasıyla konuştuğunun farkında olarak dinlemeliyiz. (Diyalog sürecinde muhataptan) duyduğumuz şeyleri küçümsemeyi veya hakir görmeyi değil onları takdir etmeye çalışmayı amaçlamalıyız. Bu nedenle (muhatabı ) dinlemek konuşmayı keserek susmak değildir. O, muhatabı onun kendisini anladığı gibi anlamak için kişinin kendi inançlarını ve kanaatlerini parantez içine alarak kendi içinde sessiz olmasıdır.[13]
Şimdi Sharp’ın bu önkoşulu çerçevesinde verimli ve faydalı bir diyalog ortamının tesisi edilmesi için tüm diyalog taraftarlarının göz önünde bulundurması gerektiğini düşündüğümüz temel diyalog ilkelerini ifade etmeye geçiyoruz. 1. Diyaloğun temel amacı, muhatabı dinlemek, öğrenmek, değişmek, Mutlak Hakikat’i anlama ve idrak duygusu içinde gelişmek ve bunlara paralel fiiliyatta bulunmaktır. Buna göre, biz farklı dinsel geleneklere ve kanaatlere sahip kişilerle diyaloğa, polemik ve apolojetik anlayışlarını yaygın olduğu dönemlerdeki gibi muhatabımızı dini inancını ve kanaatini değiştirmeye zorlayarak bizim gibi yapmaya çalışmak için değil, bilakis ondan bir şeyler öğrenmek ve bu öğrendiklerimizin ışığı altında kendimizi daha da geliştirmek için girmeliyiz. Her diyalog taraftarı, bu süreçte, muhatabına bir şeyler öğrettiği gibi, karşısındakinden bir şeyler öğrenmeye de açık ve hazır olmalıdır. Bu ilkeye göre, gerçek anlamda bir dinlerarası diyaloğa katılan taraflar, şu aşamalardan geçer: (a) Muhatabını yakından tanıma fırsatı bularak, onun gerçekte hangi inançlara sahip olduğunu ve söz konusu bu inançların, onun yaşamında ne gibi yansımaları bulduğunu öğrenir. (b) Bu şekilde, muhatabı hakkında önceden sahip olduğu muhtemel yanlış inançlarla, peşin hüküm ve önyargılarını düzeltme imkanı bulur. (c) Böylece, muhatabı hakkında önceden sahip olduğundan farklı bir kanaate sahip olacağından, muhatabını bilffil tanımadan önce onun hakkında sahip olduğu yanlış veya önyargılı kanaatlerine kaynaklık teşkil eden geleneksel inanç ve kanaatlerini yeniden gözden geçirerek, bunları muhatabı hakkında edindiği yeni izlenimle uyumlu hâle getirmeye çalışır. Diğer bir deyişle, muhatabı hakkında kendi geleneğindeki yaygın ve yerleşik kanaatleri yeniden sorgular ve bu sorguladığı kanaatleri, diyalog ortamında edindiği yeni kanaatle örtüşür bir duruma getirmeye çalışır. (d) Ortaya çıkan yeni duruma uygun bir tarzda muhatabına karşı hâl ve davranışta bulunur; ve sonuçta da ona karşı daha olumlu ve yapıcı bir tutum takınmış olur. 2. Dinler arası diyalog, her bir dinsel geleneğin kendi içinde ve farklı dinsel gelenekler arasında cereyan eden iki yönlü bir süreç olarak algılanmalıdır. Yukarıda belirttiğimiz üzere, diyalogun temel amacı, muhataplarının birbirlerinden yeni şeyler öğrenerek değişip gelişmeleri ve farklılıkları içinde birlikte yaşayabilecekleri daha huzurlu bir ortam meydana getirmeleri için işbirliği içinde ortak problemlerini çözmeye çalışmaları olduğundan, diyalojik tutumu benimseyen kişiler sadece farklı dinsel geleneklerden olan insanlarla değil, aynı zamanda, kendi dinsel geleneklerinden olanlarla da karşılıklı anlayış ve güvene dayalı dostluklar kurmaya çalışmalıdır. Çünkü aynı dinî inanca sahip olan kişiler, farklı düşünce yeteneklerine sahip olduklarından, kendi inançlarını birbirlerinden değişik şekillerde anlayabilirler. Buna göre bir müslüman, diyaloğu sadece hıristiyan, yahudi veya diğer dinsel geleneklerin mensuplarıyla değil, aynı zamanda kendinden farklı düşünen müslüman kardeşleriyle ve dostlarıyla da yapmalıdır. Bu şekilde, hem kendi inancını daha iyi anlama, hem de kendinden farklı düşünenlerle kaynaşarak daha huzurlu bir ortamda yaşama fırsatını elde etmiş olur.[14] 3. Diyaloğun tarafları, diyalog masasına tam bir dürüstlük ve samimiyet duygusu içerisinde gelmelidir. Farklı dinsel geleneklere ve kanaatlere sahip olan kişiler, birbirleriyle diyaloga girecekleri zaman, bu istek ve arzularında dürüst ve samimi olmalıdırlar. Daha açık bir ifadeyle, diyalog sürecinde herkes muhatabına karşı temiz, yani art niyetsiz duygular beslemeli ve muhatabının da kendisi hakkında aynı duygulara sahip olduğunu düşünmelidir. Gerçekte, muhatabımız hakkında iyi duygulara sahip olmadığımız hâlde, onunla karşı karşıya geldiğimizde, kendisine iyi duygular besliyormuş gibi görünmeye çalışmamalıyız. Diyalog sürecinde, ister olumlu ister olumsuz olsun, muhatabımıza olan duygularımızı net ve açık bir şekilde ortaya koymalıyız. Zira, muhataplarının dürüst ve samimi olmadığı bir diyalog tesis edilse bile, bunun uzun ömürlü olması mümkün değildir. Çünkü diyalog taraftarlarından biri, muhatabının, kendisi hakkındaki gizli bir niyete sahip olduğunu fark ettiğinde, ona karşı güveni ya azalacak ya da tamamen ortadan kalkacak ve belki de durum, onun diyalog masasından uzaklaşmasına sebebiyet verecektir. 4. Diyalog sürecinde, kendi ideallerimizi muhatabımızın uygulamalarıyla karşılaştırmamalıyız. Bilindiği üzere her dinsel geleneğin öngördüğü ideallerle o dinsel geleneğin taraftarlarının uygulamaları arasında farklılıklar olabilir. Bu nedenle, bir dinsel geleneğin öngördüğü ideali alıp, diğer dinsel geleneğin taraftarının uygulaması ile karşılaştırırsak, kaçınılmaz olarak, öngördüğü ideali esas aldığımız dinsel geleneğin diğerinden daha üstün olduğu sonucuna varabiliriz. Bu yüzden, diyalog sürecinde muhataplar arasında bir karşılaştırma yapmak gerekiyorsa, kendi ideallerimizi onların idealleriyle, kendi uygulamalarımızı da onların uygulamaları ile karşılaştırmalıyız. Ancak bu şekilde yaptığımız karşılaştırmadan sağlıklı sonuçlar elde edebiliriz. Örneğin, Hıristiyanlık ve İslam’ın temel öğretilerine bakıldığında, ideal olarak rüşvet ve yolsuzluklardan arınmış bir toplum yaratmayı hedeflediklerini söyleyebiliriz. Ancak, günümüzdeki hıristiyan ve müslüman ülkelere[15] baktığımızda, rüşvet ve yolsuzluğun hıristiyan ülkelere oranla müslüman ülkelerde çok daha fazla olduğunu görürüz. Bu gözleme dayanarak, hıristiyan-müslüman diyaloğu sürecinde, bir hıristiyanın, İslam’ın bu konudaki idealini bir kenara bırakarak, sadece kendi dininin öngördüğü ideali esas alıp, onu Müslümanların uygulamalarıyla karşılaştırmak suretiyle, İslam’ın gerçekte rüşvet ve yolsuzluğa prim veren bir din olduğu sonucuna varması son derece haksız ve yanlış bir değerlendirme olur. Aynı şekilde, zina hem Hıristiyanlık hem de İslam’da yasaktır. Ancak, günümüzde Hıristiyanlığın hakim olduğu Batı toplumlarında zina oldukça yaygındır. Şimdi, bu verili durumdan hareketle, bir müslümanın Hıristiyanlığın zinayı teşvik eden bir dinsel gelenek olduğu sonucuna varması da aynı derecede haksız bir değerlendirme olur. İşte bu ve benzeri haksız değerlendirmelerden kaçınmak için yukarıda da ifade ettiğimiz gibi diyalog sürecinde kendi ideallerimizi başkalarının uygulamalarıyla mukayese etmekten şiddetle kaçınmalıyız. 5. Diyalog sürecinde, her katılımcı, kendini ve inancını bizzat kendisi tanımlamalıdır. Diyalog sürecine iştirak eden kişiler, kendi inançlarını ve bu inançların kendileri için ne anlama geldiğini bizzat kendileri, yine kendi terimleriyle diğerlerine tanıtmalıdır. Çünkü inançların ve bu inançların gerektirdiği uygulamaların ne anlama geldiğini, ancak o inanlara mensup olan ve onun uygulamalarını yerine getiren kişiler en iyi şekilde anlayabilir ve diğerlerine anlatabilirler. Örneğin, müslüman-hıristiyan diyaloğunda, müslüman olmanın neye karşılık geldiğini, o inancı içselleştirmiş olmaları hasebiyle, ancak müslümanlar tam anlamıyla ifade edebilir. Çünkü diğerleri, yani o inancı yaşamayan kişiler, dışardan gördükleri şekliyle bir müslümanı tam olarak tanımlayamazlar. Bu ilke, diyaloğa katılanların kendi inançlarının dışındaki kimselerce tanımlanmasını veya nitelenmesini engelleyerek, ortaya çıkacak yanlış anlama ve değerlendirmeleri ortadan kaldırır. Bu ilkenin ışığı altında, her din mensubu, kendini, bizzat kendisi tanımlasa bile, biz onun tanımlamasını yine kendi algıladığımız şekilde yorumlamaya çalışırız. Bu nedenle, muhatabımızın, kendisini bizim onunla ilgili yaptığımız yorumda tanıması gerektiği hususuna dikkat etmeliyiz. Yani o yorumu biz muhatabımıza sunduğumuzda muhatabımız o yorumda kendini bulmalıdır. Bu noktada, çağımızın önde gelen dinler tarihçilerinden Kanadalı W. Cantwell Smith’in şu meşhur sözünü nakletmek, sanırım bu ilkeyi daha anlaşılır hâle getirecektir: “Bir inanç sahibinin diğer bir inanç hakkında söylediği bir söz, şayet o inanç sahibi tarafından kabul edilebilir değilse, o söz doğru değildir.”[16] Buna göre Müslüman-Hıristiyan diyalogu sürecinde hıristiyanların İslam ve onun temel unsurları olan Kur’an ve Hz. Muhammed hakkında söyleyecekleri şeyler eğer bir Müslüman tarafından kabul doğru olarak kabul edilebilecek nitelikte olması gerekir. Diyalog sürecinde muhataplarının birbirleri hakkında yaptıkları değerlendirmelerin taraflarca kabul edilebilir olmasına ilaveten muhataplar birbirlerini kendi dinsel geleneklerine bağlı dindar kişiler olarak takdir etmeye de çalışmalıdır. Hatta mümkünse, muhatabın düşüncesini anlamak için, onun bakış açısını, kavrayışını ve ufkunu, dünyayı o bakış açısı ve ufuktan görüp tecrübe edebilmek için, kavramaya çalışmalıdır.[17] Cantwell Smith’in ifadesiyle, “bir kimsenin, Budist inancını anlamak için mümkün olduğu kadar, Budizm denen şeye değil de, dünyaya bir Budist’in gözüyle bakmaya çalışması gerekir”.[18] Yani diyalog sürecine katılan herkes, muhatabının dinsel geleneğini veya inancını, kendini muhatabının yerine koyarak o inancın ona ne anlam ifade ettiğini anlamaya çalışmak suretiyle kavramalıdır. Bütün bu nedenlerden dolayı, diyalog sürecinde muhatabın dinî ve manevi metinleri sadece kavranılmaya çalışılmamalı, aynı zamanda, onların içlerine de nüfuz edilerek, oların nasıl ortaya çıkıp geliştikleri de dikkate alınmalıdır. Ancak bu şekilde, bir dinî geleneğe ait dinî ve manevi metinlerin, o dinî geleneğin taraftarlarına ne anlam ifade ettikleri sağlıklı olarak anlaşılabilir. Kısaca, diyalog sürecinde muhatabın mukaddes saydığı değerlerin onların yaşamlarına sağladığı katkıları göz önüne alarak anlamaya çalışmamız gerekir. Örneğin, bir kaç ay önce aramızdan ayrılan Cantwell Smith müslüman olmayan araştırmacılara ve dolayısıyla da müslümanlarla diyaloğa girecek tüm gayri müslimlere Kur’an’ı anlamaya çalışırken öncelikle kendi kendilerine onun asırlardır müslümanların yaşamlarında ne gibi bir fonksiyona sahip olduğunu sorarak cevaplandırmaya çalışmaları gerektiğini ifade etmektedir.[19] 6. Diyalog, sadece eşit kişiler arasında olmalıdır. Diyalog, bir tarafın diğerinden üstün olduğunu ima eden bir köle-efendi ilişkisi değil, bilakis her iki taraf için de karşılıklı bir öğrenme sürecidir. Bu yüzden, diyaloğa katılan kişilerin, her bakımdan –eğitim, uzmanlık, temsil gücü gibi konularda– eşit olması gerekir. Örneğin, diyaloğa katılanların bir tarafı uzman veya bilgili kişilerden, diğer tarafı konunun uzmanı olmayan bilgisiz kişilerden oluşursa, gerçek diyalogdan söz edilemez. Yine diyaloğa katılan kişilerin bir tarafı kendilerini diğerlerinden üstün görmemelidir. Örneğin, bir hıristiyan, kendini bir müslümandan; bir müslüman da, kendini bir hıristiyandan üstün görmemelidir. Kanaatimizce bu prensip, gerçek ve verimli bir diyalog için son derece önemlidir. Zira günümüzde hıristiyan-müslüman diyaloğunun fazla başarılı olamamasının altında yatan temel nedenlerden biri de, diyaloğa iştirak eden Müslümanların pek çok yönden eşit Hıristiyan diyalog muhataplarıyla eşit olmamalarıdır.[20] Bu noktada yukarıda ifade ettiğimiz taraflarının birbirine karşı samimi olmaları, güven duymaları gerektiği ilkesiyle bu ilkenin önemine işaret bağlamında Maurice Wiles’ın şu benzetmesini zikretmeden geçemeyeceğiz. Wiles, tarafların eşit olmadığı ve karşılıklı güvenin bulunmadığı diyaloğu, kedi ile farenin diyaloğuna benzetir. Buna göre, nasıl ki, kedi ile farenin kuracağı bir diyalog, kedinin fareyi nihayetinde ortadan kaldırma arzu ve isteği içinde olmasından dolayı, karşılıklı güvene dayanmıyorsa, eşit kişilerin kurmadığı ve karşılıklı güven ve samimiyetin olmadığı bir diyalog da iyi ve verimli olamaz. Bu tarz bir diyalog sürecinde, bir taraf diğer tarafı tamamen veya kısmen bertaraf etme arzu ve isteği içinde olacağından, böyle bir diyalog girişiminde ne karşılıklı dinleme ne karşılıklı öğrenme ne de karşılıklı anlayış olur. Bu nedenle, böyle bir diyalog, farklı inanç ve kanaatlere sahip kişileri birbirine yaklaştırmak yerine, onların birbirlerinden daha da uzaklaşmalarına sebebiyet verir.[21] 7. Diyaloğa giren kimseler, hem kendilerine, hem de kendi dinsel geleneklerine karşı –kısmen de olsa– eleştirel bakabilmelidir. Dinler arası diyalog sürecine iştirak eden kişiler, hem kendi tutumlarını, hem de kendi dinsel geleneklerinin muhatapları hakkındaki nitelemelerini, diyalog sürecinde elde ettikleri bilgi ve tecrübeler ışığında otokritiğe tâbi tutmalıdırlar. Zira, onların kendilerini ve kendi dinsel geleneklerini eleştiriye tâbi tutmamaları, kendilerinin ve kendi geleneklerinin bütün hakikatlere sahip olduğunu ve dolayısıyla da, diğerlerinden herhangi bir şey öğrenmeleri gerekmediğini ima eder; ki, bu da, yukarıda saydığımız bütün ilkelerin dışına çıkmak anlamına gelir. Bu ilkenin gerekliliğini vurgularken de, bir kimsenin diyalog masasında kendi inancına veya dinsel geleneğine bağlılığını bir kenara bırakması veya göz ardı etmesi gerektiğini kastetmiyoruz. Elbette ki, herkes kendi dinî geleneğine bağlılığını sürdürecek ve onu savunacaktır; fakat bunu yaparken, muhatabından öğrendiklerinin ışığı altında kendi geleneğinin bu öğrendikleriyle tezat teşkil eden noktalarını yeniden gözden geçirerek gerekli değişiklikleri yapmaya çalışmalıdır. Swidler’in de haklı olarak vurguladığı gibi, “elbette ki, dinlerarası diyalogda bir kimse bağlılık ve içtenlikle kendi dinî geleneği içinde kalmalıdır. Fakat bu bağlılık ve içtenlik, sağlıklı bir özeleştiriyi dışlamamalı; aksine, kapsamalıdır”.[22] Şayet bir kimse diyaloğa özeleştiri içerisinde girerse, kendi yanlışlarını doğrultmaya ve böylece de gelişmeye açık olur. Şayet bunun tersi olursa, yani özeleştiriyi benimsemezse, o zaman bu kimse bütün doğrulara ve hakikatlere sahip olduğunu kabul etmiş olur ki, bu durumda zaten diyaloğa gerek yoktur. Çünkü o, bu şekil bir tavır takınmakla, muhatabından bir şeyler öğrenmeyi değil, sadece ve sadece ona öğretmeyi amaç edinmiş olmaktadır. Bu ise, diyaloğun özünü zedeler ve onu dayatma amacı güden tek taraflı bir monolog hâline dönüştürür. 8. Diyaloğun tarafları, muhatabına karşı nazik olmalı ve ona yakın ilgi göstermelidir. Diyalog sürecinde muhatabımızın söyledikleri bize ne kadar yabancı, tuhaf veya yanlış gelirse gelsin, onun söylediklerini dinlemeye ve ona karşı açık ve samimi olmaya çalışmalıyız. Bu tarz bir yaklaşım, bizim kendi menfaat ve kanaatlerimizden vazgeçmeden, onların ötesine bakmamızı, yani kendi dünyamızın dışına çıkmamızı sağlar. Bu ilkeye göre hareket etmenin en iyi tekniklerinden biri John Dunne tarafından “öbür tarafa geçmek” (passing over) tabiriyle ifade edilmektedir. Dunne göre “öbür tarafa geçmek bakış açısının sıçraması, diğer bir kültürün, diğer bir yaşam tarzının veya diğer bir dinsel geleneğin bakış açısına geçmesi demektir. (Bu geçiş) geri geliş (coming back) diye adlandırdığımız eşit ve zıt bir süreç tarafından takıp edilir. (Ancak) bu geri geliş kişinin kendi kültürüne, kendi yaşam tarzına ve kendi dinsel geleneğine yönelik yeni bir anlayış ve bakış açısıyla olur”.[23] “Öbür tarafa geçiş” işleminde hayal gücü önemli bir rol oynar. Zira, diyalog sürecinde muhatabımızın duygularına girdikten, yeni sembol ve hikayelerin bizim zihnimizdeki imajları harekete geçirmelerine izin verdikten sonra, söz konusu bu imajların sonunda kendi geleneğimize daha bir zenginleşmiş olarak geri dönelim diye bizde yaşamlarına ve gelişmelerine izin vermeliyiz. Dunn’ın ifadesiyle
Öbür tarafa geçme tekniği kişinin duygularından imajların aydınlığa çıkarılması, onların iç yüzünün kavranması ve bundan sonra da onları bir yaşam rehberi haline getirme sürecine dayanır. Öbür tarafa geçme sürecinde kişinin yaptığı şey diğer kişinin (muhatabın) duygularına sempati ile girmeye, muhatabın duygularına anlam veren imajları kabul edici olmaya, onların iç yüzünü kavramaya ve sonunda da elde ettiği bu yeni bakış açısı vasıtasıyla daha bir zenginleşmiş olarak kendi inancına geri dönmeye çalışmaktır.[24]
Görüldüğü üzere diyalog sürecinde duygularımızı ve hayal gücümüzü kullanarak içlerine nüfuz etmek ve onlarda yürümek için, bizim dışımızdaki dinî geleneklerin ve kültürlerin sembollerini ve öykülerini öğrenmeye çalışmalıyız. Bunu yaparken, muhatabımızın da aynı şekilde bizi araştırıp öğrenmesine izin vermeliyiz. Hatta onu buna teşvik etmeliyiz. 9. Diyalog sürecinde muhatabı iyice anlayıp öğrenmek anlayışlı olmalıyız. Diyalog sürecinde işittiğimiz ve tecrübe ettiğimiz şeyleri anlamak için samimi bir şekilde gayret göstermeliyiz. İlk bakışta bu oldukça zor bir şey gibi gelebilir; çünkü çoğunlukla muhatabımızdan işittiğimiz ve tecrübe ettiğimiz şeyler, bizim kendi inancımıza ve kanaatlerimize taban tabana zıt olabilir. Ancak, sağlıklı bir diyalog ortamının kurulması için, bu ilkeye uymak son derece önem arz etmektedir. Diyalog sürecinde tecrübe ettiğimiz şeyleri anlamak için samimi olmazsak, bu, bizim diyalog işinde de samimi olmadığımız anlamına gelir. 13. Muhatabına karşı uygun ve makul bir tarzda davranmak. Yukarıdaki ilkenin ışığında diyalog sürecinde muhatabımızdan duyduğumuz ve tecrübe ettiğimiz şeyleri anlamak için samimi bir şekilde gayret gösterdikten sonra, onların doğruluğunu ve yanlışlığını değerlendirmeye tâbi tutmamız gerekir. Zira, diyalog sürecinde bir değerlendirme veya yargılama olmayacaksa, o zaman diyalog sadece katılımcıların egolarını tatmin eden ve herhangi bir fayda sağlamayan bir sohbetten öteye geçemez. Böyle bir diyalog ise, dünyayı değiştirmeyi değil de, sadece anlamayı hedefleyen karşılıklı bir konuşma olur. Çünkü bir şeyleri değiştirmeyi amaç edinen bir sohbet, seçici ve değerlendirici olmalıdır. Ancak burada şunu da belirtmekte fayda var ki, diyalog sürecinde muhatabın değerlendirilmesinin yararı olduğu kadar zararı da olabilir. Örneğin, diyalog sürecinde muhatabımızdan duyduklarımızı kendi inanç ve kanaatlerimiz dahilinde değerlendirmeye tâbi tutarak, kendi doğruluk ölçütümüzü ona benimsetme yoluna gidebiliriz. İşte bundan dolayıdır ki, bütün diyalog taraflarının ortaklaşa benimseyecekleri, genel-geçer, herkes tarafından kabul edilebilir bir ölçüt geliştirilmesi gerekir. Bu konuda pek çok ilim adamı farklı din ve inançları değerlendirmek için çeşitli ölçütler geliştirmişlerdir.[25] Bize göre, bu ölçütler içinde Küng’ün, dinlerdeki doğru-yanlış, iyi-kötü, değerli-değersiz şeyleri belirlemek için geliştirdiği humanum adlı genel ahlaki kriter, herkes tarafından kabul görebilecek niteliktedir. İşte bu özelliğinden dolayı, kısaca bunun üzerinde durmak istiyoruz.
Genel Bir Kriter Olarak HumanumKüng, farklı bağlamlarda ve farklı yerlerde çeşitli dinsel geleneklerin ön gördüğü eylemlerin ne derece insan mutluluğunu ve refahını veya onlara zarar verdiği konusunda mutlaka bir değerlendirme yapılması gerektiğini ileri sürdükten sonra böyle bir değerlendirmeyi yapmak için karşılaştığımız temel sorunun kriter sorunu olduğunu belirtir. Bunu üzerine Küng çeşitli dinsel geleneklerdeki doğru-yanlış, iyi-kötü, değerli-değersiz şeyleri belirlemek için humanum adlı genel ahlakî bir kriter geliştirir ve onu şu şekilde tanımlar: Humanum insan haysiyetini ve şerefini, insani değerleri ve insanî kamil olmak için gerekli tüm vasıfları koruyan, geliştiren ve ilerleten dinî inanç, uygulama ve değerlerdir. [26] Buna göre, bu kriterin, dinî inançları, uygulamaları ve değerleri; onların ne derece kendi taraftarlarına fayda sağlayarak insanlığa hizmet ettiklerini dikkate alarak değerlendirmeyi amaç edindiğini söyleyebiliriz. Yani bir dinsel gelenek, inanç esaslarıyla, ahlaki değerleriyle, ibadet ve ritüelleriyle taraftarlarına anlamlı ve faydalı bir yaşam sağlarsa, o dinsel gelenek doğru ve iyidir. Görüldüğü üzere Küng humanum kavramı çerçevesinde dinlerdeki teori ve uygulamaları birlikte ele alıp değerlendiren bir hakikat kriteri ortaya koymaktadır. Küng’ün kendisi bu konuda “What is true Religion” adlı yazısında şu ifadelere yer verir:
Açıktır ki, bir dinsel geleneğin hakikat sorunu saf bir teoriden daha fazla şeyi alakadar eder. Hakikat kendini ne Tanrı, insan tabiatı ve dünya hakkındaki doğru söylemlerin oluşturduğu bir sistem de ne de diğer tüm hakikatlerin yanlış olduğuna yönelik önermesel hakikatler serisinde kendini gösterir. (Çünkü) o aynı zamanda benzer şekilde tecrübe etme, aydınlanma ve kurtuluş gibi bir yol olan uygulamayla (praxis) da alakalıdır. Şayet bir din yaşam ve ölümün şümullü bir anlamını sunarsa; en yüksel ve tahribi imkansız değerleri vaaz ederse, bizim davranışımız ve ıstırabımız koşulsuz olarak bağlayıcı standartlar koyarsa ve manevi olarak olgunlaşmaya giden yolu gösterirse, o zaman bu iyi ve kötü; anlamlı ve değerli olan şeylerin o dinde birleştiği anlamına gelir... Bu bağlamda (bir) dinde neyin doğru ve neyin yanlış olduğu sorunu güzel ve kötü din nedir sorunuyla özdeşleşmektedir.[27]
Küng’ün bu ifadesi humanum kriterinin somut olarak dünya dinlerinde uygulandığımda nasıl çalıştığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bu bağlamda Küng belirli bir dinsel gelenekteki gerçekten insanî olan şeyleri ayırt edebilmek iki alt kriter ileri sürer. Bunlardan ilki “olumlu kriter” olarak adlandırılır ve Küng tarafından şu şekilde tanımlanır: “Bir dinsel gelenek inanç esaslarıyla, doktrinleriyle, ritüelleriyle ve kurumlarıyla taraftarlarının diğer insanlara karşı merhametli ve müşfik olmasına hizmet ediyorsa; kendi insanî kimlikleri dahilinde insanlara anlamlı ve değerli olmaya onları teşvik ediyorsa; onların anlamlı ve faydalı bir varlık kazanmalarına yardımcı oluyorsa o zaman o din doğru ve iyidir”. İkinci alt kritere de “olumsuz kriter” adını verir ve onu şu şekilde tanımlar: “Bir dinsel gelenek inanç esaslarıyla, doktrinleriyle, ritüelleriyle ve kurumlarıyla nezaketsizlik ve merhametsizliği yayıyorsa; kendi insanî kimlikler dahilinde insanların anlamlı ve değerli olmalarını engelliyorsa; onların anlamlı ve faydalı bir varlık kazanmaları konusunda onların başarısız olmasına yardım ediyorsa, o dinsel gelenek yanlış ve kötüdür”.[28] Görüldüğü üzere burada Küng dinlerin anlamlılığının ve faydalığının belirlenmesi için onların inanç esasları, doktrinleri, dinsel uygulamaları ve kurumlarıyla beraber taraftarlarını maddi ve manevi olarak her yönden kâmil insan olmaya ne derece sevk edip etmediklerinin araştırılması gerektiğini gereği üzerinde durmaktadır. Bunun için de yapılması gereken şey sadece dinlerin ön gördüğü inanç esaslarını ve doktrinleri değil aynı zamanda söz konusu bu hususların onların kabul eden kişilerin yaşamlarındaki yansımalarını da dikkate almak gerekmektedir.Diyalog İlkelerine Yönelik Bir DeğerlendirmeBütün bu saydığımız ilkelerin ışığı altında, dinlerarası diyalog, muhatabı anlamaya ve onun tarafından anlaşılmaya yönelik bir girişim olarak görülebilir. Daha geniş bir ifadeyle, dinlerarası diyalog, muhataplarımızı, onların kendilerini anladıkları gibi anlama ve onların da bizi, kendimizi algıladığımız gibi anlamalarını talep etme sürecidir. Bu anlamdaki bir diyalogda, şu değişmez ve temel ilkeler mutlak surette bulunmalıdır. Eşit bir zemin, karşılıklı saygı, diğerlerinin kendilerini anladıkları gibi onların dünya görüşlerini anlama, kültürleri ve inanç yapılarının olumlu değerlerini anlamaya hazır olma, tek taraflı karşılaşmadan (monologdan) sakınmak için muhatabın geleneğinin problemli noktalarını görmezlikten gelmeye hazır olma, diyalog için mümkün en verimli ortamın sağlanması için kendimizi muhatabımızın pozisyonuna koymaya çalışma ve Tanrı’nın rahmet ve merhametinin sadece kendi inançlarımızı paylaşan kişiler arasında değil, aynı zamanda diğer inanç mensuplarının arasında da bulunduğunu kabule hazır olma. Bütün bu ilkelere uyulduğunda, diyalog tarafları, ilahi hakikat konusundaki kendi ben-merkezli ve mutlakıyetçi iddialarından uzaklaşarak ‘Tanrı-merkezli’ bir anlayışa sahip olurlar. Şayet bu ilkelerden hiç birisine riayet edilmez ise, o zaman, diyalog yalnızca birtakım olumsuzlukları ihtiva eden faydasız ve verimsiz bir etkinlik olmaktan öteye geçemez. Hiç kuşkusuz, böylesi bir diyaloğun başlangıç noktasını, muhatapların birbirlerine karşı takındıkları olumsuz tavır oluşturur; eşitliği ortadan kaldıran, bir tarafın diğerine üstünlüğü durumu ortaya çıkar; karşılıklı anlayış olmaz ve buna bağlı olarak, ortak değerler ve problemler dikkate alınmaz; diğerlerinin dinî inançlarını küçük görme anlamına gelen ilahi hakikatten diğerlerini dışlama ortaya çıkar, yani dışlayıcı bir tutum takınılmış olur. Bu durum ise, geleneksel düşmanlık imajlarının devam etmesine vesile olur ve sonuçta, diyalog, problemli konuların ve önyargıların üzerine bina edildiği ve nihai amacı sadece ve sadece muhataba üstünlük kurmak olan bir birlikteliğe dönüşür.[29] Diyaloğun yukarıda ifade ettiğimiz temel ilkeler çerçevesinde yürütülmesini engelleyen pek çok faktör de mevcuttur. Bu engelleri ortadan kaldırmak ve diyaloğu kolaylaştırmak onlara ilaveten, şu hususların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir.[30] 1. Diyaloğun tarafları, diyalog masasına, kendilerinin ‘son söze’, ‘nihai vahye’, ‘mutlak hakikate’ veya ‘mutlak kurtarıcıya’ sahip olduğu tarzında birtakım dışlayıcı iddialarla gelmemelidirler. Bu çeşit iddialar, yukarıda zikrettiğimiz bütün diyalog prensiplerini kendiliğinden devre dışı bırakır. Zira bu tarz mutlaklık ifadelerini diyalog prensiplerinin ışığı altında düşündüğümüzde, şu soruları kendimize sormamız kaçınılmaz olmaktadır: Bizim sahip olduğumuz normun tek ve nihai olması, bizden farklı olanların normlarının otomatikman bizimkinden daha aşağı olduğunu ima eder ki, bu durumda nasıl biz o kişileri dinlemeye ve onlardan öğrenmeye açık olabiliriz? Bizim nihai ve mutlak vahyimizin, diğerlerinin vahiylerini dışladığı bir durumda, biz nasıl muhatabımızdan öğrendiklerimizin ışığı altında kendi geleneksel inançlarımızı yeniden düşünmeye çalışabiliriz? Veya yukarıdaki diyalog ilkelerini yeni imkanlar yaratmak için kullanabiliriz? Diyalog sürecinde diğer dinsel geleneklerin sahip olduğu değerleri değerlendirirken, onları tamamlayıcı olarak mütalaa edilen bizim nihai ve bağlayıcı vahyimiz, bizi, Tanrı adına kendi kriterimizi diğerlerine benimsetmeye zorlamaz mı? Şayet bizim dinî figürümüz, bütün diğer din mensuplarının önünde diz çökmesi gerektiği tarzda mutlak kurtarıcı olarak mütalaa edilirse, diyalog sürecinde nasıl diğer geleneklerin dinî figürlerini ilahi hakikate götüren farklı vizyonlar olarak görebiliriz? İşte bütün bu nedenlerden dolayıdır ki, sağlıklı ve verimli bir dinlerarası diyalog için geleneksel mutlaklık iddialarının yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Ancak bu yeniden gözden geçirmeyi verimli bir diyalog için ileri sürerken, diyalog sürecinde sağlam kanaatlere, doğru ve kutsal olarak kabul ettiğimiz şeylere kişisel bağlılık göstermememiz gerektiğini söylemiyoruz. Çünkü kişinin kendi inancına, kendi geleneğine veya kendi doğrularına olan güçlü kişisel bağlılığı, diyaloğun gereklerindendir. Burada kastımız şudur: Kendi dinimize, inançlarımıza veya doğrularımıza tam bir bağlılık ve bu konulardaki iddialarımızın açık ve evrensel olması için, bunları yegane hakikatler olması gerekmez. Yani bir şeyin gerçekten doğru olması için, o şeyin tek hakikat olması gerekmez. L. Gilkey’in de haklı olarak ifade ettiği gibi, dinî çoğulculuğun egemen olduğu dünyamızda görecelik (relativism) pratikte yaşanması gereken bir paradoksdur.[31] Hatta, kanaatimizce bir diyalog sürecinde herhangi bir din mensubunun mutlakıyet ifade eden kendi inanç ve kanaatlerini göreceli olarak anlaması, dinler arası diyaloğa diğer türlü anlayışlardan daha fazla hizmet eder. Çünkü bu tarz bir yaklaşımı benimseyen diyalog taraftarları muhataplarının inançlarını olumlu olarak takdir etmeyle kendi inançlarına samimi ve içten bağlılık arasında bir denge kurmuş olur. Buna göre, diyalog sürecine iştirak eden kişiler bir taraftan kendilerine özgü inançların kendileri için mutlak doğru olduğunu kabul ederek onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken diğer taraftan da muhataplarının inançlarının da onlar için doğru olabileceği ihtimaline hazır olmalıdırlar. 2. Şayet dinler arası diyaloğun, ona iştirak edenler için faydalı ve verimli olması isteniyorsa, bu takdirde, onun bütün taraftarlarca paylaşılan bir ihtida düşüncesi üzerine kurulması gerekir. Bu bağlamda, entelektüel, ahlaki ve dinî olmak üzere üç tür ihtidadan bahsedilmektedir. Entelektüel ihtida: Diyalog sadece bilme, işitme veya bir göz atma konusu olmayıp, aynı zamanda, tecrübe etme, anlama ve değerlendirme süreci olduğundan, ona katılanları entelektüel düzeyde geliştirir. Ahlaki ihtida: Diyalog sürecinde, tecrübe edilen ve benimsenen doğrular hayata uygulanmaya, yani yaşanmaya çalışıldığından, bu sürece iştirak edenler ahlaki olarak gelişirler. Dinî ihtida: Diyalog sürecinde farklı dinî geleneklere sahip kişiler birbirlerinin inançlarını öğrenmek suretiyle Aşkın Varlık (Yaratıcı) hakkında daha fazla bilgi sahibi olacaklarından, O’na sınırsızca âşık olabilir ve O’nunla her ân beraber olmaya kendilerini adamayabilirler. Nitekim bazı ilim adamları bu tarz ihtida düşüncesinden yola çıkarak, mistik tecrübeyi din diyaloğunun temeli olarak görürken[32] bazıları da dinî ihtidayı diyalog için başlangıç noktası olarak görmekten ziyade, farklı din mensuplarının ahlaki ihtidayı kendilerine temel almaları gerektiğini ifade ederler.[33] Buna göre, diyalog masası etrafında toplanan farklı din mensupları ortak ahlaki ideallerde birleşerek dünyadaki her çeşit zulüm, baskı ve adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar. Buna göre, çeşitli din mensuplarının birbirleriyle diyaloğa girmesi sadece birbirlerinin farklılıklarını konuşmak ve bunlardan zevk almak için değil, aynı zamanda, dünyamızdaki acı, ıstırap ve zulümlerin de ortadan kaldırılmasını öngören bir olgu olmalıdır. Zira, küçük bir köy hâline gelen dünyamızda farklı din mensupları birbirleriyle konuşmalı ve bu konuşmalarının gereklerini eylem planında hayata geçirmelidir. Çünkü farklı dinsel gelenekler, ancak bu şekilde dünyamızda yoğunlaşan baskı, zulüm ve adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik katkı sunabilirler. İşte bütün bu nedenlerde dolayı, günümüzde dinler arası diyalog bir boş zamanları değerlendirme faaliyeti olmaktan ziyade, bütün din mensuplarının öncelik verdiği bir etkinlik olarak algılanması gerekir. Diyaloğun tanımı, mahiyeti, temel kuralları ve önündeki engelleri konusunda buraya kadar zikrettiğimiz hususları bir arada düşündüğümüzde şu üç temel hususun her zaman akılda tutulması gerektiği sonucuna varmaktayız: (1) Eğer, diyalog süreci yukarıda saydığımız ilkeler esas alınarak tesis edilir ve yürütülürse, o zaman ona katılanlar için verimli ve faydalı olur. Çünkü bu şekilde hazırlanmış bir diyalog sürecine samimi ve ciddi olarak katılan kişiler, onun kendilerine yeni sorular ve yeni imkanlar sunduğunu göreceklerdir. Zira diyalog farklı dinlere mensup kişileri bir araya getirerek onların dinî geleneklerini birbirlerine, somut olarak tanıtmaya yardımcı olur. Bu şekilde de diyaloğa katılan kişiler birbirleri hakkında sahip oldukları kemikleşmiş yanlış kanaat ve düşüncelerden kurtulmuş olurlar. (2) Şayet diyalog süreci yazımızın başında yaptığımız tanıma uygun olarak düzenlenir ve işlerse, diyalog, muhatabımız hakkında bizzat ondan öğrendiğimiz şeyler bizim kendimizi anlamamızı ve kendi geleneğimizi yorumlama tarzımızı etkiler. Kanaatimizce, bu, diyaloğun en can alıcı noktalarından, dahası, en önemli faydalarından biridir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, bu ilkenin karşılıklı olarak işletilmesidir. Yani bir taraf, sadece diğer tarafın değişmesini ve kendi geleneğini anlamaya hazır hâle gelmesini beklememeli, aynı zamanda kendisi de değişerek muhatabının geleneğini anlamaya hazır hâle gelmelidir. Kısaca, öğretme, öğrenme, değişme ve bu değişmeye paralel olarak davranışta bulunma karşılıklı olmalıdır. Bu, şu demektir: Diyaloğa katılan kişiler bu süreçte eğitilir, aydınlatılır ve bu şekilde de İlahi Hakikat veya Aşkın Varlık hakkında daha fazla bilgi sahibi olurlar. Buna göre, diyaloğa katılan kişiler, dinî geleneklerinin, kendi dinî tecrübeleri açısından temsil ettiği merkezî konumu reddetmeksizin onu yegane dinî gelenek olarak değil de, geleneklerden bir gelenek olarak görmelidirler. (3) Diyaloğun yukarıda zikrettiğimiz temel ilkeler üzerine kurulması ve verimli olması için, bu süreçte tartışılacak konuların da, önceden belirlenmesi gerekir. Yani sağlıklı ve verimli bir diyalog için farklı din mensuplarının bir araya geldiklerinde tartışacakları konular önceden belirlenmelidir. Aksi takdirde diyalog, yukarıda da belirttiğimiz gibi, boş zamanları değerlendirmek için yapılan bir etkinlikten öte bir şey ifade etmez. Ancak bunu söylemekle, diyaloğun nihai hedeflerinin önceden planlanmasını ve diyalog sürecinin de bu belirlenen hedefleri gerçekleştirici şekilde düzenlenmesini kastetmiyoruz. Bizim asıl vurgulamak istediğimiz şey, diyaloğun verimli olabilmesi için, bu diyaloğun, kendisine katılanları nihai olarak nereye götüreceği konusunun bu süreçte ortaya çıkabilecek muhtemel yeni gelişmelere açık olması gerektiğidir. Çünkü diyalog süreci ilerledikçe yeni sorular ortaya çıkabilir ve diyalog farklı şekiller alabilir. Öyle ki, başlangıçta taraflar arasında uygunluk arz eden noktalar, sonradan etmeyebilir veya tam tersi başlangıçta farklılık arz eden hususlar kişilerin birbirlerini tanıması arttıkça ortadan kalkabilir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, diyalog, sadece muhatabımıza saygı göstermek için birtakım gerekçeler üretme aracı olarak değil, aynı zamanda onu bizim görmek istediğimizin ötesinde olduğu gibi tanımaya ve takdir etmeye çalışma aracı olarak kullanılmalıdır. Diğer bir deyişle, gerçek ve verimli bir diyalog için ihtiyaç duyulan şey, muhataplarımızın bakış açılarıyla onların inançlarını ve dünyalarını görmeye ve tecrübe etmeye çalışmaktır. Bu bağlamda, Hıristiyan-Müslüman diyaloğu sürecinde şayet Hıristiyanlar Müslümanların inancını anlamak istiyorlarsa, onlar İslam diye adlandırdıkları şeye değil de, dünyaya mümkün olduğu ölçüde Müslümanların gözüyle bakmaya çalışmalıdırlar. Aynı şekilde Müslümanlar da Hıristiyanların inancını anlamak istiyorsa, onlar da Hıristiyanlık diye adlandırdıkları şeye değil de, mümkün mertebe dünyaya Hıristiyanların gözüyle bakmaya çalışmalıdır. Kısaca, ünlü bir Çin atasözünde ifade edildiği gibi, diyalog sürecinde muhatabımızı daha iyi tanımak ve onun hakkında yargıda bulunmak için onun ayakkabılarıyla en az bin adım yürümeliyiz. * Bu yazı Tezkire Dergisinin 11/23 (2001), ss. 128-141’de yayınlanan makalenin genişletilmiş versiyonudur. * Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Öğretim Üyesi [1] Bkz. Hans Küng, Global Responsibility: In Search of a New World Ethics,London: SCM Press, 1991, s. 105 [2] Leonard Swidler, After the Absolute: The Dialogical Future of Religious Reflections (Minneapolis: Fortress Press, 1990), ss. 46-47. [3] Bkz. A.M. Macdonald, ed., Chambers Twentieth Century Dictionary (Edinburgh: W. & R. Chambers Ltd., 1978). [4] Swidler, “What is Dialogue”, Attitudes of Religions and Ideologies Toward the Outsider, ed., L. Swidler & P. Mojzes, Lewiston: The Edwin Mellen Press, 1991, s. 26. [5] Leslie Newbigin, The Open Secret, London: 1979, naklen Kenneth Cracknell, “The Ethics of Interreligious Relationships”, World Faiths Insight, Yaz 1984, Yeni Seriler 9, s. 23. [6] Bkz., Ataullah Siddiqui, Christian-Muslim Dialogue in the Twentieth Century,London: Macmillan, 1997, s. 98. [7] John Hick, The Rainbow of Faiths, (London: SCM Press, 1995, s. 139. [8] Ey İnsanlar! Bakın, Biz sizi bir erken ve bir kadından yarattık, ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz.... 49 Hucurat, 13. [9]3. Âlu Imrân, [10] Bkz. John Macquarre, “Dialogue among the World Religions”, The Expository Times, 108/6 (1997), s. 167-172. [11] Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların aynı Tanrıya inanıp inanmadıkları konusuyla ilgili bkz., John Hick, “Do We All Worship The Same God”, L. Swidler, ed., Theoria & Praxis: How Jews, Christians, and Muslims Can Together Move From Theory To Practice, Leuven: Peeters, 1998, ss. 42-59. [12] Çeşitli diyalog ilkeleri için bkz. Bernard Lonergan, Method in Theology (New York: Herder & Herder, 1972), s. 3-25; Swidler, “The Dialogue Decalogue: Ground Rules for Interreligious Dialogue”, Journal of Ecumenical Studies 20/1 (1983), s. 1-4; Paul Mojzes, “Guidelines for Dialogue”, Swidler & Mojzes, eds., Attitudes of Religions and Ideologies Toward the Outsider, s. 14-15; World Council of Churches, Guidelines on Dialogue with People of Other Faiths and Ideologies (Geneva: WCC, 1979). [13] Eric J. Sharp, “The Goals of Inter-Religious Dialogue”, John Hick, ed., Truth and Dialogue in World Religions. Conflicting Truth Claims (Philadelphia: Westminister Press, 1974), ss. 83-84. [14] Bu noktada bir parantez açarak dinler içi diyalogun dinler arası diyalogdan daha zor olduğunu ancak mutlaka yapılması gerektiğine işaret etmek istiyoruz. Çünkü kendi iç diyaloglarını gerçekleştiremeyen dinsel geleneklerin taraftarlarının diğer dinsel geleneklerin mensuplarıyla yapacağı diyalogun inandırıcı, samimi ve basarili olması mümkün değildir. Bu nedenle bu gün ülkemizde farklı dinsel geleneklerin taraftarlarıyla diyalojik ilişki içine girilmesi gerektiğini savunan kişi ve kurumlar ayni derecede toplumsal huzuru ve barısı sağlamak için kendi inançlarından olan ancak farklı düşünen ve yasayan kişilerle de diyaloga girmeye azami derecede gayret göstermeleri gerekmektedir. [15] Burada genel anlamda Hıristiyan Batı ülkeleriyle Müslüman Orta-Doğu ülkelerini mukayese ediyoruz. [16] Wilfred Cantwell Smith, Towards A World Theology: Faith and the Comparative History of Religion (London: Macmillan, 1981), s. 97; Tüm diğer dinsel gelenekler ve onların temel unsurlarıyla ilgili yazılarında ve söylemlerinde bu ilkeyi kendine düstur edinen Cantwell Smith, Kur’an’ın statü ve konumunu ele aldığı yazılarında müslüman olmayan araştırmacıları öncelikle Kur’an’ın ayetlerini kendileri için Tanrı’nın sözleri olarak kabul etmeye ve daha sonra da onun hakkında bir değerlendirmeye gitmeye teşvik etmektedir. Bkz. Smith, Questions of Religious Truth (London: Victor Gollancz, 1967); Smith, “The True Meaning of the Scripture: An Emprical Historian’s Nonreductionist Interpretation of the Qur’an”, International Journal of Middle East Studies, 11 (1980), ss. 487-505. Smith’in Kur’an’ın statüsü hakkındaki görüşleriyle ilgili olarak ayrıca bkz. Mahmut Aydın, “Kutsal Kitab Olarak Kur’an: Çağdaş Bir Hıristiyan Değerlendirmesi (Wilfred Cantwell Smith Örneği)”, OMÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 12 (2000). [17] Anselm Kyongsuk Min, “Dialectical Pluralism and Solidarity of Others: Towards a New Paradigm”, Journal of the American Academy of Religion 65/3 (1997), s. 587-604. [18] Smith, Towards A World Theology, s. 47.
[19] Bkz., Smith, “The True Meaning of the Scripture”, s. 498. |