DİNLER TARİHİ’NDE
ÇAĞDAŞ METODOLOJİK PROBLEMLER*
Mustafa
ALICI*
Giriş
Dinler
Tarihi (Religionswissenschaft)[1]
yaklaşık bir buçuk asırdır beşeri bilimler (humanitas) içinde bulunan,
otonomisini ispatlamış, normatif olmayan, her hangi bir dinin ikrarını yapmayan
(non-confessional), mukayeseli ve tarihsel metot kullanan bir disiplin
olarak varlığını sürdürmektedir[2].
Genel
olarak, II. Dünya Savaşı sonrası gittikçe gelişen çağdaş Dinler Tarihi
metodolojisi, sayıları artan beşer bilimlerinin ve yeni araştırma sahalarının
sonucu ortaya çıkan yaklaşımların bu disiplinin özgün teori ve metotları içinde
uygulanmasını ifade eder. Nitekim, genel antropoloji, sosyoloji, psikoloji gibi
sosyal alanlardaki gelişmeler, din bilimindeki teorilere olumlu yansımıştır.
Yine gittikçe gelişen kitle iletişim araçlarının etkisiyle, bilim adamları
klasik dönemden daha farklı olarak, ilgili dokümanlara daha hızlı ve daha çabuk
ulaşacağı uçak gibi ulaşım araçlarıyla bilgisayar, internet gibi teknik vasıta
veya cihazlara sahip olmuşlardır; bunun neticesinde bir Dinler Tarihçisi din
fenomenleri ve dinlerle olan ilişkisindeki mesafeyi azaltmıştır. Bu teknik
imkanların yanında özellikle II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle beraber din karşıtı
söylemlerin veya akımların ortaya çıkması (söz gelişi Marxizm’in yükselişi),
dinlerarası diyalog faaliyetlerinin ve bunun yanında batılı olmayan din bilimi
alanındaki gelişmelerin hızla artışı da Dinler Tarihi’nin önemini artırmış ve
metodolojisinde olumlu gelişimlere yol açmıştır[3].
Dışardan
gelen faktörlerin etkileri sadece olumlu olmamaktadır. Bilhassa günümüzde
metodolojiyi etkileyen dış faktörler, çoğu kez Dinler Tarihi’ne ve
metodolojisine meydan okumalar olarak değerlendirilmektedir. Çağdaş Dinler
Tarihi’ne meydan okumalar iki koldan yürümektedir; her geçen gün sosyal
bilimler alanında ortaya çıkan yeni fikir, düşünce ve duyarlılıkların getirdiği
mecburi değişim veya gelişmeler ile Dinler Tarihi’ni çoğu kez doğrudan
etkileyebilecek türden çeşitli yerel ve küresel dinî, seküler, sosyo-politik ve
kurumsal değişimler[4].
Bu
bağlamda gerek “dışarıdan” gerekse “içerden” etkiler sebebiyle çağdaş Dinler
Tarihi metodolojindeki temel problemler, genel olarak üç ana başlık altında
toplanabilir; a. Dinler Tarihçilerinin kişisel yaklaşımlarının yol açtığı
temel sorunlar. b. Doğrudan disipline bağlı problemler. c. Dolaylı
olarak zamanımıza ve/veya yaşayan dinlerin kendilerine bağlı (per se)
problemler.
a.
Günümüz Dinler Tarihçileri, ya klasik dönemin meşhur şahsiyetlerini ya da
çağdaş dönemin önemli kişilerini eleştirerek onların metodolojik yaklaşımlarını
ele almaktadırlar. Bu yönde gelişen metodolojik konular arasında; bilim
adamlarının bulundukları coğrafi konumları ve bu konumların getirdiği kültürel,
jeopolitik durum ve sorunlar ile bulundukları ülkelerin geçmişteki mirasının bu
bilime katkılarından kaynaklanan bazı temel sorunlar (söz gelişi sömürgecilikle
ilgili suçlanmaları veya ideolojik davranmakla eleştirilmeleri) gelmektedir.
Çağdaş Dinler Tarihçi Jacques Waardenburg, Dinler Tarihçileri’nin metodolojik
yönelimlerini ve akademik kişiliklerini etkileyebilecek derecede günümüz Dinler
Tarihi’nin metodolojik açıdan üç ana coğrafik alana bölünmüş olduğunu ileri
sürmektedir; birinci bölgede, etkisi fazla olmayan üçüncü dünya ülkeleri
denilen gelişmekte olan ülkeler yer almaktayken, ikinci bölgede Kuzey Amerika
dahil Batı Avrupa bulunmaktadır. Son olarak ise günümüzde siyasi açıdan
etkisini yitirmiş ama Dinler Tarihi metodolojisi açısından hala batı Avrupa ile
ayrışabilen eski Doğu Bloku ülkeleri gelmektedir. Bu tasnifte ikinci bölgede
sayılan Batı ülkeleri, Dinler Tarihi için çok önemli katkılar sağlayan
yerlerdir. Bu ülkeler, önem sırasıyla, Hollanda, Britanya, Fransa, Almanya,
İtalya, Danimarka, İsveç, Finlandiya ve çok daha yeni olarak A.B.D. ve
Kanada’dır[5].
Söz konusu memleketler, hem doğuşundan gelişimine kadar Dinler Tarihi’ne ve
metodolojisine büyük katkılar sağlamışlardır hem de bu disiplinin kurumsal
olarak şekillenmesine yardım ederek küresel anlamda Uluslar arası Dinler Tarihi
Cemiyeti (IAHR)[6],
kıtasal anlamda Kuzey Amerika Dinler Tarihi Cemiyeti (NAASR)[7]
veya Avrupa Dinler Tarihi Cemiyeti (EASR)[8]
gibi detaylı ve formel yapılar oluşturmuşlar ve ülke bazında çok gelişmiş yerel
Dinler Tarihi cemiyetlerine, bilimsel dergi ve yayın organlarına sahip
olmuşlardır. Son dönemlerde çok az olsa da İsrail, Hindistan, Tayland, Japonya,
Kore, Nijerya ve Endonezya gibi üçüncü dünya ülkelerinden bilimsel katkılar
gelmektedir. Eski Doğu Blokunda ise başta Doğu Almanya olmak üzere, Polonya ve
Rusya önemli akademik katkılar sağlamıştır. Söz gelişi bir zamanlar Doğu
Almanya topraklarında kalan Leibzig Üniversitesi’nin uzun bir Religionswissenchaft
geleneği mevcuttur[9].
Yine
Dinler Tarihçileri’nin kişisel yönelimleri Dinler Tarihi’nin istikametini de
etkileyebilmektedir. Bu bağlamda başlangıcından günümüze kadar süren metot
ve teori tarihine baktığımızda Dinler Tarihi metodolojisinin özetle şu üç temel
safhaya ayrıştığı söylenebilir; birinci safhada bilim adamları, başlıca
metodolojik konu olarak –şimdilerde geniş ölçüde terkedilmiş olan-dinin
kaynağı, evrimi meselesi ve dinin unsurlarını seçmişlerdir. İkinci safha
özellikle II. Dünya Savaşının hemen öncesi ve sonrasındaki ara dönemi ifade
edebilir ve disiplinin kendi otonomisini sağlamlaştırıcı teorilerin yanı sıra
mukayeseli ve fenomenolojik metot konusundaki yaklaşımların arttığı ve ikisi
arasındaki tansiyonların yükseldiği dönem olmuştur. Son safha olarak ise
bilhassa 1970’lerden itibaren dinin modern toplum içindeki mahiyeti ve özü, dinin
her alandaki anlamı ve fonksiyonu gibi konularla birlikte modern ve postmodern meseleler işlenmeye
başlamıştır. Söz konusu meseleler arasında neo-romantizm, ileri sömürgecilik
(post-colonialism), ideoloji ve feminizm zikredilebilir[10].
Dinler
Tarihçilerinin metodolojiye katkısını biraz daha somutlaştırmak mümkündür;
söz gelişi Chicago Üniversitesi’nden Frank Whaling, disiplinin tarihi içinde
bazı önde gelen Dinler Tarihçilere ait özgün çalışmaların metodolojik
ilerlemeye yön verdiğini ileri sürmektedir; ona göre Wilfred Cantwell Smith’in
İslâm ile ilgili araştırmaları ve Eliade’nin Hint dinleri ve ilkel dinlere
yoğun ilgisi olmasaydı, yine Dumezil Hint-Avrupa araştırmalarına dalmasaydı,
metodolojinin teorik çatısı farklı bir mecrada cereyan edebilirdi. Whaling’e
göre bu açıdan Dinler Tarihçinin bizzat kullandığı dinî veriler ile onun zihninde şekillenen teori
içice geçmiş vaziyette olmuştur. Neticede günümüzde çok sayıda bilim adamı, bu
geleneği sürdürerek öncelikle büyük din veya etkin geleneklerden gelen
yığınlarca veriye rağbet etmekte ve bu verilere dayanarak teorilerini
oluşturmaktadır[11]. Bu
konuyu biraz daha genelleştirirsek bir Dinler Tarihçi, söz gelişi Budizm uzman
ise hem doğu dillerini hem de onlara ait disiplinleri bilmekle yetinirken,
Yakın Doğu çalışmak isteyen bir araştırmacı, sadece semitik dilleri değil aynı
zamanda bölgenin kadim tarihini ve arkeolojisini de öğrenecektir. En zor olanı
ise yerel dillere hakim olmanın yanında çağdaş etnografik metotları ve sosyal
antropoloji teorilerine nüfuz etmek mecburiyetinde olan Afrika yerel dinleri
uzmanlarının işidir[12].
b. Metodolojiyi
etkileyen disipline ait çağdaş konular arasında din kavramıyla ilgili
tanımlar ve bu tanımlara yönelik çağdaş eleştiriler, dinin özü ve fenomenleri
yorumlama, anlama ve anlamlarını ortaya çıkarmaya yönelik hermönetik
gerilimler, dinlerin tasnifleri ve tipolojileriyle ilgili klasik döneme yönelik
eleştiriler bulunur. Buna ilave olarak, yeni tarihsel metot (new historisizm)
ve yeni mukayeseli metot (new comparativism) tartışmaları, dindar bilince
yönelik yeni kognitif yaklaşımlar, dinin etnik (etnicity) veya çevresel konumu
(Contextualism), dinî tecrübe, akıl-din ilişkisi, mitoloji, dinde rasyonalite,
ritüel ve kutsal-profana özgün sorunlar, dindeki sosyal formasyonlar, dinî yapılar
(structures), dünya görüşleri ve dinî otorite gibi konular da sayılabilir.
c.
Son olarak zamana ve dinlerin kendilerine bağlı olarak gelişen metodolojik
problemler arasında çağdaş dönemde yaşayan dinlerin durumları, bilhassa
birbirleriyle ilişkileri (dinlerarası diyalog, karşılıklı polemikler veya
çatışmalar), özellikle dindarları ve kültürlerini ele alan antropolojik
konularla modernizm, postmodernizm, senkretizm, yeni dinî grup veya akımlar
sayılabilir[13].
Bu
genel tasnif ışığında çalışmamız, günümüz Dinler Tarihi disiplininde özellikle
1980’lerden itibaren önemli Dinler Tarihi eserlerinde ortaya çıkan ve doğrudan
veya dolaylı yollardan metodolojinin gündemini meşgul eden, metodolojik ve
teorik çatıya katkı sağlayan problemlerden bir kısmını ele alacaktır. Bu
çalışma, bir bakıma çağdaş Dinler Tarihçilerin metot açısından kısmen nelerle
uğraştığını da ipuçları olarak bizlere sunacaktır. Hemen belirtelim ki bu
problemler, fonksiyonel açıdan Dinler Tarihi’nin otonomisine olumlu katkılar
sağlayacak ve onu diğer din bilimlerinden bağımsızlaştıracak güçte olup, bir
anlamda akademik bir şahsiyet olarak Dinler Tarihçi’nin çağdaş kimliğini,
yönelimini ve geleceğini belirginleştiren tesirli yaklaşımların oluşmasına
yardım edebilecektir.
A. Din Tanımlama[14]
“Din”,
terim olarak günümüz Dinler Tarihi için hem eleştirel metodolojik araştırmalara
götüren, hem de sorunlu konular ortaya çıkarabilecek güçte olan çok önemli bir
kavramdır. O, aynı zamanda bir olgu olarak din biliminde hala en az “kutsal”
kadar birincil oluş özelliğini korumaktadır.
Çağdaş
bilim adamları, özellikle zamanımızdaki “din tanımlarının”, başlıca metodoloji
problemi olduğunun bilincindedirler. Onlara göre “dini” tanımlama işi, -çok
açık bir ifadeyle-oldukça zordur ve günümüze kadar yapılan tanımlar da farklı
boyutlarda olup tanım türleri açısından ve kendi bağlamlarında tarihsel,
fenomenolojik ve antropolojik yeni problemlere ve neticelere götürebilecek
özelliktedirler[15].
Aslında bu kavram, dinî geleneklerin yanı sıra din olgusunu da tarihsel süreç
içinde araştıran Dinler Tarihi’nin gelecekteki istikametini etkileyebilecek
güçtedir. Zaten Dinler Tarihi’nin yaklaşık bir buçuk asırlık tarihçesi boyunca
kavram, su üzerinde yüzen bir kütük gibi sağa sola kaymaktadır[16].
Bu yönüyle, Dinler Tarihi’ni anlamlı kılan bu terim, gösterilen tüm akademik
çabalara rağmen sorunlu oluşunu hala korumaktadır.
Teorileştirme
tarihi boyunca genel hatlarıyla tabiatla ilişkilendirerek [supra poterum
naturis] (Müller) veya öz-tezahürler [essence-manifestations] ayırımıyla (Tiele,
Saussaye, Leeuw, Heiler) yahut “Kutsal/ Numinous [mysterium tremendum et
fascinans]” tecrübesiyle (Otto) veyahut “farklı türlerden [kratophanie,
hierophanie ve theophanie] kutsalın tecrübeleri” (Eliade) yoluyla anlaşılmak
istenen “din”, kendi muhtemel “gerçek” anlamına doğru sürüklenmeye çalışılmış
ve temelde üç şeyi kapsayacak hale dönüşmüştür; duygu, iman ve bilinç.
Yine de çağdaş din bilgini için bu çabalar, bir bakıma “gizemli olanı bir başka
gizemli olanla” (oscurium per oscurius) ifade etmekten başka bir şey
değildir. Üstelik din tanımlarında daha fazla teolojilere dalmak, aynı zamanda
Dinler Tarihi disiplinini dünya dinleri global teolojisi haline
dönüştürme tehlikesini beraberinde getirebilecektir[17].
Günümüz
dünyasında “kültür”, “cemiyet”, “tarih”, “tecrübe” gibi özgün bir bilgiyi
gerektiren pek çok alanda olduğu gibi din terimi üzerinde de hemfikir
olunacak tam bir tanımın yapılması hem zordur hem de bu tanımın gerçek tanım
olduğunun ispatlanması mümkün gözükmemektedir; dahası din, dil bilim açısından hayalet
kadar ürkütücü ve tanımı imkansız kavramlardan biri olarak görülmektedir[18].
Hatta “din”, bu bilime göre çok gerçek ve açık bir şekilde tecrübeyle
hissedilebilen bir kategori olmasına ve çok sık ve yaygın kullanılmasına
rağmen, her insan kesiminde kendi kendine anlamlar kazanabilen bir kelimedir[19].
Buradan
yola çıkarak Dinler Tarihçilerini böyle bir çıkmaza götüren söz konusu kavramın
genel olarak iki temel özelliğinden bahsedebiliriz; a. Kelime, geniş bir
kullanım alanına sahip olmasıyla (yani tüm gündelik konuşma ve maddi temsiller
içinde soyut ve somut olarak alabildiğine kullanımı ve sıradan oluşuyla) bizi
hayretler içinde bırakmaktadır. b. Aynı kelime, sahip olduğu gizemli
unsurlarla, çok gelişmiş teorik ve metodolojik bilimsel soruşturmaların altında
olmasına rağmen entegresi mümkün olmayan spekülatif bir konu şeklinde gittikçe
bizi daha karmaşık ve daha sorunlu alanlar dünyasına doğru çekmektedir.
Çağdaş
Dinler Tarihçiler, din kelimesi konusunda oldukça geniş bir yaklaşım
zenginliğine sahiptirler. Çoğu Dinler Tarihçi için bu kelime kadar bilinmesi
kolay ve doğal hiçbir kavram yoktur. Onlar, buna dayanarak hemen bir
tanımlamada bulunmak isterler. Sonuçta da “kendi” tanımlarını yaparlar. Ancak
geniş dindar kitleler için “din” hakkındaki genel bilgi, aniden ortaya
çıkarılmamış ve şeklen öğretilmemiş bilgidir. Halbuki şu açıktır ki dini
anlamlı kılan ya İslam, Yahudilik veya Hıristiyanlık gibi özgün bir gelenektir
yahut da dindarlarda görülen dinî tecrübeler, dinî ritüeller, dinî sanat hatta
dinî fanatikler gibi bir fenomene bağlı olma durumudur. Bu gayretlerin tabii
neticesinde çağdaş Dinler Tarihçisini bekleyen onlarca din tanımı veya kabul
etmek zorunda kalacağı “tek bir din tanımı” olacaktır. Onlar için tanımdaki bu
çoğulluk, gene de dinin tanımı yapılmaz bir olgu olduğu anlamına
gelmeyecektir[20]. Bunun sonucunda “din”, Dinler Tarihi’nde pek
çok anlama gelebilen, hatta bazen aşırı derecede tanımı doğru sanılan bir
kavram olduğundan, anlamlardaki kargaşalı bu kesinlik, halklara veya bazı
bireylere özgün dinî tecrübelerle veya görüşlerle çoğu kez korunmaya
alınabilmekte ve mutlaklaştırılmaktadır. Bunlara popüler “din” anlayışlarına
bilim adamlarının kafa karıştırıcı veya tek yönlü tanımları da eklenince, “din”
artık kontrole edilemez bir açıklanma girdabına girebilmektedir[21].
Dinler
Tarihi, fonksiyonel olarak aynı zamanda dinler içindeki fenomenleri ve diğer
kavramları tanımak, tanımlamak ve anlamlarını ortaya çıkarmak için çaba
gösterdiğinden “din” tanımlamasındaki gayretleri normaldir. Zira tanımlama,
Dinler Tarihi’nin günümüzdeki teori problemlerinden olup, araştırmacıdan bu
konuya önem vermesi beklenir. Dinler Tarihi geleneğinde pek çok olgunun
tanımlanma teşebbüsü olmuştur. Zaten Dinler Tarihi öncelikle din olgusunu
tarihsel ve filolojik açıdan tanımlamakla işe başlamıştır. Böylece dini
tanımlama, en az Dinler Tarihi kadar akademik bir maziye sahiptir. Söz gelişi
Dinler Tarihi’nin “mucidi” sayılan Müller, “dini” mitlerden arındırmak için çok
çaba gösterir. Müller’in dinlere bakışına en iyi örnek, dine verdiği tanımdan
başlar; ona göre din, sonsuzun algılanması, ilkel bir şekilde
Tanrı’ya sezgi yoluyla tapınmaktır. Bu tanım, aynı zamanda onun tarih ve
filolojiyi mukayeseli olarak kullandığını da açık bir şekilde gösterir[22].
Bu
yüzden başta din olmak üzere temel fenomenleri tanımlama, aynı zamanda Dinler
Tarihi’nin deskriptif karakterini berraklaştırmak için gereklidir. Bir başka
değişle din hakkındaki tanımlamalar onun ana karakterini koruyacak şekilde
olmak zorundadır. Çünkü Dinler Tarihi akademik ve seküler bir disiplin oluşu
bir anlamda bu karakterine bağlıdır[23].
Söz gelişi din hakkında teoriler kurgulayan Karl Marx (1818-1883) ve Sigmund
Freud (1856-1939), dinin mahiyetini tanıtmakta başarısızlığa uğrarken, bunun
temelinde onu ihtilafa düşüren ve özüne
uygun olmayan terimlerle ifade ettiklerinin yattığının bilincinde değillerdi.
Yine onlar, bu tutumun çoklu din tanımlarına götürdüğünü bilmiyorlardı. Marx,
tek bir paragraf içinde dini tanımlarken “insanın yabancılaşmış ve tersyüz
edilmiş alem bilinci” “alemle ilgili genel teori”, “genel teskin edici veya
temize çıkarıcı dayanak”, “insanoğlunun fantastik realizasyonu” ve “dünyanın
manevi aroması” gibi kelime dizilerini sarf etmişti. Freud ise ondan aşağı
kalmayan bazı cümleler kurmuş dini, bazen bir dizi batıl inançlar veya
ritüelistik ve obsesyonel pratikler zinciri olarak görmüştü[24].
Dinler
Tarihi dışından olan bu iki din yaklaşımı bile, dinle ilgili “gerçek” tanımlama
gayretlerinin önemi için yeterlidir. Ancak disiplinimiz için bir tanımın teorik
çerçevesini belirleme problemi en güncel sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Söz gelişi çağdaş Dinler Tarihçi Russell T. McCutcheon bu teorik çerçeveye
örnek verir; ona göre tanımlama, akademik bir eylem olarak din, mit, ritüel,
kurban, hac gibi kategorileri “icat” eden veya onları teorik modeller kurmak
için“kullanan” ve beşeri davranışlara göre bu modellerin haritasını çıkaran
teorik çabadır[25]
Çağdaş
Dinler Tarihçiler, geleneksel din tanımlarını değerlendirerek işe başlarlar.
Hatta günümüzde meslektaşlarımızdan din tanımlarına yönelik çağdaş itirazlar
çok süratli bir şekilde yükselmektedir. Söz gelişi Dinler Tarihçi Mark C.
Taylor, yapılan tanımlardan yola çıkarak “din” teriminin evrensel bir fenomen
olmadığını aksine karmaşık Batı tarihinin bir ürünü olduğunu savunurken[26],
Chicago Üniversitesi’nden Jonathan Z. Smith ise etkili kitabı Imagining
Religion (Dini Tasavvur Etmek)’de din hakkındaki tanımların bir kere
yapılıp tüm zamanları kapsayacak şekilde olamayacağını açıklar; hatta ona göre dini
ifade edecek kesin bir veri elimizde yoktur. Öyle ki ona göre “din”,
tamamen bilim adamının yaratımındaki bir konu olup kendisine ait tahayyül edici
kıyaslama ve genelleştirmeler yoluyla ve yine kendi amaçları için meydana
getirilir. Dahası “din”, bilimsel bir disiplin içinde ele alınmalı ve aynı
zamanda tanım açısından başka şeylere bağımlı olmalıdır. Bu yüzden Dinler
Tarihçi, tavizsiz ve çok katı bir vicdan ve bilinç sahibi olarak dine
yaklaşmalıdır. Bu bilinç yoluyla Dinler Tarihçi, en öncelikli, en önemli
araştırma objesine yani dine kolayca yoğunlaşabilecektir[27].
Bu
kötümser yaklaşımların yanında tanımlara iyimser bakanlar da bulunmaktadır. Söz
gelişi bir ara IAHR başkanlığı da yapan İtalyan Dinler Tarihçi Ugo
Bianchi (ö. 1995), özellikle Din Fenomenolojisi ve Dinler Tarihi içinde din
tanımının kategorik ve kendi otonomisine sahip önemli bir konu olduğunu kabul
eder. O, dinin tarihsel süreç içinde kazandığı olumlu mahiyetine bağlı
kalınmasını ve asla felsefe veya teolojik faraziyelerin inisiyatifine terk
edilmemesini savunur. Böylece Bianchi’ye göre din, öncelikle bir Dinler Tarihi
problemidir ve bu disiplinin olumlayıcı endüktif mahiyetine yabancı olan a
priori bir kavram değildir[28].
Ancak dinin tanımlanması sorunu, a priori olmayışına dayanarak yapılırken
yöntemle bağ iyi kurulmalıdır. Ona göre din tanımındaki yöntem sorununu çözmek
için ona fenomenolojik, tipolojik veya morfolojik açıdan yaklaşılmalıdır. Ancak
tanımlama yapılırken yöntem alabildiğine geniş tutulmalı ve din tanımının
öznelleşme veya ferdileşme tehlikesine düşülmemelidir. Yine de o, mevcut
verilerle tam bir tanımlama yapılmasının çok güç olduğunu kabul eder. Ancak
Dinler Tarihi, Sosyal Antropoloji gibi sadece işlevsel yapı, tanımlama veya
deyimlerle ilgilenmediğinden ve Din Antropolojisi’nin alanı olan yaratılış ve
gelişmenin tarihsel ardışıklığına da ilgi duyduğundan kısmen başarılı
olabileceğini savunur[29].
Bianchi,
IAHR’nin 1990 yılında Roma’da yapılan ve “din” kavramının geniş olarak
tartışıldığı XVI. genel kongresinde, din tanımının normatif olmayan, pozitif ve
endüktif dayanaklarla çeşitli kültürel ve dinî alanlarla ilişki içinde, hem
mahalli hem de küresel terminolojiyi kapsayacak bir şekilde yapılması
gerektiğini tekrarlar. Ona göre bu terim, Latince kökü
(releggere/religare/religere) dahil geç dönem Antikite ve Ortaçağ’da, Modern
Avrupa üniversitelerinde geniş bir tartışma ortamı bulmuş ve günümüze kadar
gelmiştir[30].
Dinin
tanımlanabileceğini savunan bir diğer Dinler Tarihçi de İskoç asıllı Ninian
Smart (ö. 2001)’dır. Dine yaklaşım olarak, ritüel, mitik, doktrinsel, ahlaki,
sosyal ve dinî tecrübe olmak üzere altı boyut öne süren Smart, dini sadece
gözle görülebilir bir fenomen olarak anlamaz. Aksine ona göre din, oldukça
zengin ve karmaşık bir fenomendir. Bu yüzden dinin tanımlanmasındaki temel
güçlüğün ardında, yukarıda sayılan farklı türlerden din boyutlarının bulunması
yatmaktadır. Bu boyutlar bilindiğinde din tanımı yapılması kolaylaşacaktır.
Bilim tarihi ve metodoloji bilmeden
bilimin gayesi ve mahiyeti konusunda konuşmak nasıl anlamsızsa dinin boyutlarını
bilmeksizin onun gerçekliği konusunda konuşmak da o kadar anlamsız olacaktır.
Ninian Smart, dinin tam olarak tanımlanabilmesi ve tarihsel açıdan
araştırılması için tarafsız, objektif ve
bilimsel bir çabanın gerekli olduğunu savunur[31].
Mevcut
din tanımlarını bilhassa dindarlara vurgu yaparak değerlendiren Merhum Dinler
Tarihçi Günay Tümer (1938-1995), Batılı Dinler Tarihçiler tarafından yapılan
“dinle” ilgili tanımların birbirinden az çok farklı olduğunu ve “dinin” bütün
dinleri içine alabilecek bir tanımının yapılması gerektiğini söyler. Böylece o,
din tanımında dinlerin yaptığı tanımlara vurgu yapar. Ona göre din kavramının
sınırları kesin bir şekilde belirlendikten sonra, böyle bir tanımlama mümkün
olabilir. Bunun için de başta tarih ve felsefe olmak üzere Dinler Tarihi’nin
yararlanacağı malzeme büyük ölçüde önem kazanır. Sonuçta kapsamlı bir tarif
için ilk önce, dinî hayatın bilinçteki yansıması demek olan şahsi tecrübe
yoluyla elde edilen dindarlık kavramını tahlil etmek ve ortaya çıkan sonucu,
kazanılan dinî malzemeyle karşılaştırmak gerekir. Böylelikle o, tarihsel,
mukayeseli ve fenomenolojik açıdan “dine” yaklaşmayı öne çıkarmaktadır. Dahası Tümer’e
göre son dinin temsilcisi olan müslümanların bu zamana kadar yaptığı “din”
tanımlarının ortak noktası, bu kavramın ilahi kaynaklı olduğu ve gerçek bir
dinin beşer kaynaklı olamayacağı yönündedir. Bunun yanında Batılıların
tarifleri ona göre genelde iki kategori altında toplanabilir; a. İnsanın tavır
ve davranışlarını inceleyerek dinin ne olduğunu anlamaya çalışanlar. b. İnsanın
tavır ve davranışlarının arkasındaki saikleri inceleyerek dinin sosyal
ilişkilerde niçin bir faktör olduğunu açıklamaya çalışanlar. Bu bakımdan
Tümer’e göre Batılı din tanımları, ferdî tecrübe, zihnî, hissî, ibadetle
ilgili ve sosyal unsurlardan ibaret olan beş unsurdan birini veya bir kaçını
öne çıkararak yapılmıştır; halbuki dinlerde bu beş unsurun ötesinde başka
unsurlar da bulunmaktadır. Yine Batılıların yaptığı din tanımlarında dikkat
çeken bir başka husus da, din teriminin çoğunlukla Tanrı kavramıyla irtibatlandırılmasıdır.
Bu teist tanımlar, genel olarak Budizm, Janizm gibi ilah kavramını
bulundurmayan gelenekler dikkate alınarak tenkit edilmiş olsa da Tümer’e göre
söz konusu geleneklerin ilah kavramına karşı çıkmadıkları ve ilkel kabilelerden
gelişmiş olanlarına kadar tüm dinlerde Tanrı kavramının bulunduğu
anlaşıldığından böyle bir irtibatlandırma doğaldır[32].
Çağdaş
Dinler Tarihçi Ekrem Sarıkçıoğlu ise din teriminin çeşitli dinlerdeki
karşılıklarını verdikten sonra, dinin tanımlanmasında dindara yönelmenin
zaruretine işaret eder[33].
Ona göre farklı dinden çeşitli dindarlıkları yakından tanımanın önemi büyüktür.
Ferdin diğer din mensuplarının manevi tecrübelerini ve ritüellerini bilmesi,
bunları kendi diniyle kıyaslaması, kendisine anlama zenginliği ve ufuk
genişliği verecektir. Sonuç olarak din kavramının gelişmesinde iki temel unsur
büyük rol oynar; tenkitler ve bu tenkitler karşısında dindarın kendi dinini ve
kaynaklarını müdafaa ederken ortaya koyduğu kavramsal gelişmeler ile yabancı
dinlerle gittikçe artan tanışmalar ve bunun sonucunda elde edilen ufuk
zenginliği[34].
Türkiye
Dinler Tarihi Derneği kurucu başkanı, çağdaş Dinler Tarihçi Abdurrahman Küçük
ise “din” terimini çağdaş bir problem olarak önemsemiş ve onu Kur’ân-ı Kerim
bağlamında tanımlamaya çalışmıştır. O, “dinin” kutsal metin içinde muhtelif
kullanım şekillerini verip değerlendirdikten sonra, bu kavramın daha çok
“örf ve adet” anlamına işaret ettiği sonucuna varmıştır. Genel anlamda
Küçük, dinin iki boyutuna işaret eder; ona göre bir tarafta insan, diğer tarafta soyut ve niteliği farklı olguların yer
alabileceği bir obje vardır. Bu ikisinin toplamında, muhteva olarak sürekli
tekrarlanan ve buna bağlı oluşan ve devamlılık arz eden yapı ortaya çıkacaktır.
Dinin tanımlanmasındaki güçlüğün gayet farkında olan Küçük’e göre “dinden”
kesinlikle karşılıklı bir ilişki anlamı çıkar ve bu ilişkide belirleyici
rol ilahi boyuta bahşedilir. Böylece o, Batılıların büyük ölçüde
ihmal ettiği bir tanım boyutuna ısrarla vurgu yapar. Neticede ona göre insan, doğal
ve zorunlu olarak bağlılık duygusuyla bu ilahi boyuta tekrarlanan amelleriyle
yanıtlar verir. Küçük, dini özet olarak şöyle tanımlamaktadır; [din], İnanış ve davranış şekilleriyle insanlar
arası ilişkileri düzenleyen ve insanların iyi işler yapmasını, barış ve huzur
içinde bir arada yaşamasını sağlayan genel kurallar bütünüdür[35].
Bunların
yanında çağdaş Dinler Tarihçi Eric J. Sharpe, din tanımında Dinler Tarihçinin
kişisel metodolojisine işaret eder; o, din üzerine yapılan tanımların öncelikle
tanımlamayı yapan bilim adamının oryantasyonuna bağlı olduğunu belirtir. Hatta
ona göre tanımları formüle edenlerin, belli ve öngörülere dayanan değişik
amaçlara hizmet bile edebileceğini ileri sürmektedir. Bu bakımdan mevcut din
tanımları, “tam” değildir ve dinin sadece bir veya birkaç yönünü açığa
çıkarmaktadır. Bu bağlamda din, tıpkı sanat veya müzik gibi değişik yollardan
işlev görmektedir. İnsanların onu anladığı yol veya yollar, kültüre coğrafyaya
göre değişir. Sonuçta “din” karmaşık ve pek çok yönü bulunan bir kavram olup,
ondan en derin sezgileri, dogmatik fikirleri ve bunlara verilen en harici
dindar cevaplarını, sosyal yönleri, ve metafiziği tam olarak ifade etmesi
beklenir[36]
İçinde
bulunduğumuz çağda görüşleriyle hala etkisini koruyan Dinler Tarihçi Mircea
Eliade (1907-1986)[37]
ise açık bir dille din olgusunun tanımlanabileceğini belirterek onun sui
generis bir gerçeklik olduğunu eserlerinde belirtmektedir. Burada sui generis
derken, farklı, eşsiz ve kendi kendine ortaya çıkan ve bu özelliği herkes
tarafından bilinen şeyi kastetmekteyiz. Sonuçta sui generis din,
dinî verinin kendini çok kolay bir şekilde ortaya çıkarmasından kaynaklanır. Bu
yaklaşımı Eliade’nin din üzerine yazdığı her eserde gözlemlemek mümkün olabilir[38].
Hatta Eliade’nin bir eserine ortak yazar olarak katılan Ion Couliano, girişte
dinin mahiyetine dair sorular sorduktan sonra her hangi bir ciddi bilim
adamının yoğun bir filoloji ve Dinler Tarihi eğitimi aldıktan sonra din
konusundaki en ince sorulara bile kolayca yanıt verebileceğini ancak yine de
disipline ait henüz cevaplanmamış bazı
soruların olabileceğini ve bunların da Dinler Tarihi’ni pratik olarak sürekli
göreve çağırdığını belirtir[39].
Zaten Eliade için din otonomiye sahip bir sistem olup tek, karmaşık bir
bütünlük içinde entegre olmuş fenomenlerden oluşur. Hatta ona göre din öyle bir
otonomiye sahiptir ki kendi kaynağı ve işlevi açısından başka hiçbir sisteme
(ekonomi veya cemiyete) ihtiyaç duymadan ortaya çıkmıştır. O, sui generis din
olgusunu, kendine özgü kural ve yapılara sahip olan ve otonomiye dayalı bir
evreni olan edebiyatla kıyaslamaktadır[40].
Eliade,
din tanımını tam olarak Pattern in Comparative Religion adlı
çalışmasında vermektedir. Buna göre din, gücün tecrübeleri (kratophanies),
kutsalın tecrübeleri (hierophanies) ve ilahların tecrübeleri (theophanies)’nden
ibarettir[41].
Ancak Eliade açıkça tanım konusundaki üzüntüsünü şöyle ifade etmektedir; “ne
yazık ki şu an elimizde kutsalın tecrübesini ifade edecek, din kelimesinden
daha uygun bir terim bulunmamaktadır”[42].
Bunu şiddetle eleştiren McCutcheon’a göre Eliade, eski tanımlardan yola çıkmış
ve asla yeni bir din tanımı savunmamış veya teklif etmemiştir. Hatta o, bunu
bildiği halde metodolojik sorunları fazla araştırma gereği bile duymamıştır.
Dahası ona göre Eliade, elinde öznel bir din tanımı olmadan, eserlerinde beşer
davranışlarının dinî olduğunu ileri sürmüş, hatta tanıma uygun bir terminolojik
ayırıma gitmeksizin hiyerofanilerin neleri sembolize ettiğini anlamaya
çalışmış, mahiyetini tam bilmeden onları teofanilerle kıyaslamıştır[43].
Buna
rağmen Eliade, baş editörü olduğu ve Dinler Tarihi disiplini içinde önemli bir
referans sayılan Encyclopedia of Religion’ın önsözünde, redüksiyonizmden
de Batılı kültürel etkilerden mümkün olduğu kadar kaçınacaklarını, daha önce
din hakkında yazılmış eserlerden çok, daha geniş ve özellikle batılı olmayan
din anlayışlarına yer vereceklerini ve onları daha fazla önemseyecekleri vaat
etmektedir[44].
Sonuç
olarak Eliade etrafında toplanan bilimadamlarının ortak kanaatini şöyle
özetleyebiliriz; a. din, sui generisdir[45]”;
b. Onun araştırılması için özgün tarihsel, tasvirci ve yorumlayıcı metotlara
ihtiyaç vardır; c. Bu metotlar, otonomiye sahip bir disiplin veya kurumsal
mekan içinde kullanılmalıdır[46].
Eliade
sonrası (Post- Eliaden) dönem denilen 1986 sonrasında genel olarak Dinler
Tarihi’ne hakim, nominal, realist, kapsamacı ve dışlamacı tanımlar olmak üzere
dört din tanım tipolojisinden bahsedilmektedir. Doğrudan din terimine
geleneksel anlamlar yüklemeyi sürdüren nominal tanımların yanında, realist
din tanım türleri, hipotetik yapıları, evrensel olarak kabul eden özlere
dönüştürmektedir. Buna en güzel örnek Spiro’nun verdiği tanımdır; o, dini üstün
insanlara ve onların sıradan insanlara zarar verici veya yardım edici üstün
güçlerine inanmak şeklinde özetlerken bu tanımı ifade etmektedir.
Antropolog Clifford Geertz, daha sembolik ve nominal bir tanımlama ile
dini insanda mevcut olan güçlü, yayılmacı ve uzun süren modlar ve
motivasyonlar halinde hareket eden semboller sistemi olarak görmektedir.
Bunun yanında kapsayıcı tanım türleri, belli bir dinî cemiyete ait
olmaya karşı olan ve evrensel açıdan tüm insanlarda mevcut olan dindarlık
niteliğini veya merkezi inançlar ve değerler kümesine yönelik olarak
paylaşılan bir dindarlık olarak, bu kümedeki bireylerin her biri için gerekli
ihtiyaç şeklinde anlaşılmaktadır. Son olarak dışlayıcı din tanımları
mevcuttur; bu tanımlara göre din ile dinî olmayan unsurlar arasındaki sınırlar
kesin çizgilerle ayrılmıştır[47].
Eliade
sonrası dönemde din hakkında yapılan en önemli toplantılardan biri de
Uluslararası Dinler Tarihi Cemiyeti (IAHR)’nin 1990’da Roma’da yapılan XVI.
Kongresinde ele alınan Dinler Tarihi Çalışmalarında Din Mefhumu adlı
kollükyumdu. Bu toplantının 1994 yılında Ugo Bianchi’nin editörlüğünde yayımlanan[48]
bildirileri doksan kadardı. Söz konusu çalışmada, tarihsel zeminli incelemeler
yapan uluslar arası bir kuruluşun temsilcileri olarak çeşitli ülkelere ait
Dinler Tarihçileri, sui generis din konusunda oldukça ihtilaf
içinde gözükmekteydiler. Hatta IAHR’nin din konusundaki bu toplantısı açıkça
göstermektedir ki sui generis din hakkındaki tartışmalar, milli ve
coğrafik sınırların dışına taşmaktadır[49].
Söz gelişi toplantıya bildiri sunmak üzere davet edilen tek Batılı olmayan
(Avrupalı veya Kuzey Amerikalı olmayan) bilim adamı Sung-Hae Kim, din konusunda
gözlemlenen Batılıların hakim etkisi sebebiyle disiplinin kısa zaman içinde Batı
kökenli bir öğrenim aracı haline dönüşebileceği uyarısında bulunmuştur[50].
Bu sorunu gidermek için ona göre bu kuruluşa üye bilim adamları, dinî
gelenekler arasındaki farklılıklara, dinlerin özgün karakterlerine, kendi
içindeki fonksiyonlarına, gösterdikleri “nihai referansa” saygı duymalı ve
“insanlığın bütüncüllüğünü” korumayı amaç edinmelidirler[51].
Din
terimini beğenmeyen bunun için yerine alternatif isimler düşünenler de
bulunmaktadır. Bunlar içinde en etkili olana W. Cantwell Smith’dir Eliade
sonrası dönemde hala etkinliğini sürdüren ve çağdaş din bilimcilerini din
kavramı konusunda metodolojik ve kategorik eleştiriler yapmaya sevkeden en
önemli eserlerden biri ona ait olan ve
“dini” sorgulayan The Meaning and End of The Religion (Dinin Anlamı ve
Amacı) adlı çalışmadır[52].
Din yerine “iman”, “dinî gelenek”, “Aşkın’a kişisel iman” gibi terimler
kullanmayı tercih eden Smith’e göre din konusunda dindarlardan gelmeyen
tabiatçı izahlar, dindarlar veya müntesipler için mutlak veri kaynağı
olamazlar. Din hakkında sağlam verileri sağlayan yine dindar kesimin
kendisidir. Sonuçta Smith şu kanıya varacaktır; din, kümülatif bir
gelenektir ve bu geleneğin dışa ait cephesi, dinî tecrübenin en zirve toplamını
oluşturmaktadır. Tarihsel kümülatif gelenek, tanım bakımdan, sosyolojik
kıstaslarla belirlenen, heterojen ve ikincil sıradaki bir unsurdur. Onun
karşısındaki iman ise, nispeten daha özgür, homojen ve orijinal bir unsurdur.
Kümülatif geleneğin, subjektif, beşerî tecrübeleri mevcuttur ki bunlar, “Aşkın
Varlığa” kişisel iman yoluyla çok daha önemli içkin unsurları oluştururlar.
Sonuçta onun için “din” temelde içkin ve a priori gizemli bir unsur olup
aynı zamanda bilinmez ve hükmedilemez bir olgudur[53].
Bunun
yanında IAHR’nin günümüzdeki Genel Sekreteri, Danimarkalı Dinler Tarihçi
Armin W. Geertz de din konusundaki tartışmalara katılmış ve kognitif bir çözüm
arayışına girmiştir. Ona göre dinin tanım (veya yapılanma) problemi, din
biliminde metot ve teori problemi kadar önemli arzeder. Geertz, din (religion)
terimini tanım sınırlarını zorlayan bir kelime olarak düşünür. Hatta ona göre
insanlığın geçmişten gelen mirası da hesaba katıldığında “dinin” tam anlamını
ortaya koymak için kalın bir kitap yazmak bile yetersiz kalır. Sonuçta onun
için din konusundaki tanımların bazısı öze (essence) ait, bazısı
işlevsel, bazısı müdahaleci tiplerdir. Ona göre din hakkında yapılacak
analitik bir tanımlama, hem sembolik hem de mevcut hareket sistemlerini
kucaklamalıdır. Bir başka ifadeyle yapılacak bu din tanımı, beşer varlığının
nihai anlamlarını ve kapasitesini iyi idare eden, onu bilgilendiren ve
yorumlayan, formelleşmiş sosyal bir kurum olarak kognitif açıdan ideal
yorumlamaları kapsamalı, onları desteklemeli, pratik açıdan ise ideal praxisi
teşvik etmelidir[54].
Geertz’e
göre özel olarak din tanımları genel olarak da din hakkındaki çalışmalar, sonu
olmayan bir tartışma içinde her alanda yapılmaktadır. Ancak Dinler Tarihçiler,
bunlardan asla yılmamalı aksine kafa yormalı ve disiplinin odağında bulunan bu
meseleyi tanımlamak için gayret göstermelidirler[55].
Ona göre Dinler Tarihi, din terimi hakkında temel bir teori kurmak zorundadır.
Böyle bir teori, otomatik ve zaruri olarak sembol, ritüel, bilinç gibi diğer
fenomenleri tetiklemelidir. Bu teoriler, en geniş boyutlarıyla diğer din
bilimlerini kuşatmalı ve özellikle felsefi bir çatı altında kavramsal olarak
temellendirilmeli sonuçta da postmodern meydan okumalara karşı emniyete
alınmalıdır. Din tanımı için, biyolojik yapılar dahil, kognitif ve kültürel
psikoloji, kültürel antropoloji ve sosyoloji gibi beşer bilimleri de devreye
girmelidir[56].
Sonuçta Geertz’in önerdiği din tanımı analitik bir teori olup, genel olarak
antropolojik ve kognitif unsurlar taşır. Din tanımı, dedüktif bir yolla ele
alınmalı ve teolojik olmaktan ziyade kognitif yaklaşımda ve daha fazla hümanist
olmalıdır. Sonuçta o, din kavramını, beşer tarafından trans-ampirik olarak
algılanan yüce güçlere veya varlıklara dikkat çeken ve sürekli sosyolojik
açıdan empoze edilen hermönetik bir araç olarak görecektir. Bu yüzden de
bir din tanımı, kültürel ve kognitif teorilerle birlikte sosyal etkileşim
teorisine dayanarak temellendirilmelidir[57].
Geertz,
bu bağlamda din yerine kullanılmak üzere etnohermönetik terimini
önermektedir. Ona göre bu terim, düşünce ve hareketin (kültürün) doğurduğu
yorumlamalar ve modellerden oluşmakta olup bunlar aynı zamanda din biliminin
ana konusu olan gerçek olguyu yani dini ifade etmek istemektedirler[58].
Geertz, etnohermönetik yaklaşım derken, antropolojik, tarihsel ve lengüistik
metotların bir karışımı olan bir yaklaşımı bize önermektedir. Ona göre
etnohermönetik arayış, yorumlama sorunundan da önemlidir. Çünkü bu arayış,
doğal konuşma ve hareketlerden yoksun olan modellere olumlu faydalar sağlar.
Bununla ilişkili olarak Geretz’e göre Dinler Tarihçi’nin ele alacağı bir diğer
metodolojik safha, etnohermönetik analizlerin sonucunda ortaya çıkan neticeleri
disiplinin genel çatısı içinde değerlendirmek, teoriler ve modeller kurarken
hatta ampirik yorumlar yaparken onlardan faydalanmak için çaba göstermektir[59].
Ancak ona göre Diler Tarihçi din terimini terketmeye ihtiyaç duymazsa, bu
durumda kesinlikte bulunduğu şartlara uygun olarak din terimiyle ne demek
istediğini belirgin olarak açıklamak zorundadır[60].
Aslında
Dinler Tarihi gösterdiği bu çağdaş çabalarla, her yönden kuşatıcı bir din
teorisi bilimi olabileceğini kanıtlayan ismindeki karakteristiğiyle, dine
metodolojik yönden yaklaştığını bize gösteren bir disiplindir. Yine Dinler
Tarihi, din konusundaki bu tür akademik çabalarıyla olumlu ve önemli bir zemine
de haiz olacaktır; bir başka ifadeyle o, hem böyle bağımsız tavırlarıyla beşeri
bir bilim –humanitas-[61]
olduğunu, hem de modern üniversitelerde bilimsel olarak araştırma yapacak kadar
akademik bir disiplin olduğunu bize ispatlamaktadır. Hatta sergilediği bu gibi
yaklaşımlarla, din kavramını diğer sosyal hayat sınıflarına indirgemekte ve
dinin sosyal bir olgu hatta kültürel çalışmalara önemli bir zemin olduğunu
göstermektedir[62].
Ancak
yine de “dinin” terim olarak geniş bir spektrumda ve oldukça tuhaf (odd),
ihtilafa açık, hatta bazen birbiriyle çelişebilen tanımlara sahip olduğu yaygın
olarak bilinmekte ve bu durum Dinler Tarihi öğretilen yüzlerce din bilimi
akademisi yoluyla canlı olarak hissettirmektedir. Din tanımı konusundaki
araştırmalarla bu disiplin, sadece teoriler üretmeyip aynı zamanda yapılan
tanımların tenkitini de yine kendisi yapabilmekte, hatta yine kendisi “başka
bir din” hakkında her hangi bir pratiğe girmeden o dinin iyi bir gözlemcisi ve
tasvir edicisi olunabileceğini bize gösterebilmektedir. Sonuçta din üzerinde
yoğunlaşmanın sağladığı yararlardan biri de belli bir inanç lehinde o inanca
sadık kalarak araştırma yapmadan, bir din araştırması (Religionswissenschaft)
yapmanın da mümkün olduğunu ispat edebilmektir[63].
William
E. Arnal, Dinler Tarihçilerinin son yüzyıl içinde yaptığı din tanımlarını, öze
ait olan tanımlar ve kültürel kontekse bağlı tanımlar olarak ikiye ayırır. Söz
gelişi teori tarihi boyunca öze ait yapılan din tanımları, dini ontolojik,
kültürel ve fonksiyonel olarak ele alırlar. Din dilinin işaret ettiği noktalar,
öze ait tanımlarda doğrudan dinî objeler olurken, kültürel bağlamda ele alınan
tanımlarda ise din dili, dolaylı anlatımlarla sembolik ve iletişimsel
ifadelerle doludur. Öze ait din tanımlarında muhatap, alem dışındaki varlıklar
olurken, kültürel bağlamın muhatabı alemin kendisidir. Yine öze ait din
tanımlarında içerik, durağan ve gelenekler arası anlamlar taşırken, kültürel
bağlama ait din tanımları sık sık keyfi veya özgündür. Son olarak öze ait din
tanımlarında dinin değeri iyi veya kötü olarak ayırt edilirken, kültürel
bağlama ait tanımlarda din, çoğu kez tarafsız bir nesne olarak algılanır. Ancak
tüm din teorisyenlerinin ortak noktası, yapılan tanımların kesinlikle mutlak
olmadığıdır ki bu Dinler Tarihi için hala çok önemli bir problem olarak
durmaktadır[64].
Son
olarak yapılan din tanımları konusunda en acımasız eleştiri Çağdaş ve etkin
Hollandalı Dinler Tarihçi Jacques Waardenburg’dan gelmiştir. Ona göre “din”
kavramı konusundaki cereyan eden tartışmalar, göründüğü kadar masum bir
tartışma değildir. Waardenburg, din bilimcilerine din tanımı konusunda “daha
şeffaf” olmalarını tavsiye eder. Ona göre din ve dinler hakkında günümüzde
süren tartışmalar beşerin gerçeği araştırma azmini göstermektedir. Ancak bu
çabalar ideolojik açıdan kullanıldığı zaman hakikati örtmek anlamına
gelecektir. Onu bu düşünceye sevkeden bir takım önemli sorular vardır; bir
şeyi, din diye bize bildiren şey nedir? Bu tanıma kim karar verir? Bu kararı
almada hangi teorik işlemler etkin olmuştur? En önemlisi de bu kararı almada en
önemli maddi iddialarımız nedir? Bu sorulara dürüst cevap verilememesi
ideolojiyi gündeme taşıyacaktır. Buna ilave olarak Waardenburg’a göre din veya
dinler hakkındaki bilgi, kendi doğal istikametinde sürmezse bu kelimeye daha
kötü veya daha iyi yön verdiğini söyleyenler mutlaka çıkacaktır[65].
Bütün
bunların karşısında Dinler Tarihi’nin geleceği içinde din tanımlarının ne
olacağı sorusu da sorulabilir. Gelecek bakış açısıyla Dinler Tarihi, din terimi
gibi ne onunla yapılabilen ne de onsuz olunabilen bir kavramla yaşamaya ya
mahkum olacak veya yeni ve bulunduğu ortamla tutarlı olan, geçmişi ve dinî
gelenekleri inkar etmeyen bir tarzda onu tanımlayacaktır[66].
Unutulmamalıdır ki din, ancak tanımlanabildiği kadarıyla bir gerçekliktir.
Latince bir söylemle imprimatur secretum veritas mysterium (sırları
istediğiniz kadar yayınlayın, gerçek esrarını korur) tabiri bunu gayet iyi ifade
etmektedir. Yine din terim olarak tüm dinleri ve ortamları kuşatacak genişlikte
olmalıdır. Aslında Dinler Tarihi’nin isminde ve kimliğinde yer alan bir terim
olarak “din”, daima yeniliklere açık olacak şekilde genişletilmeli, sahip
olduğu teolojik, hiyerofanik, metafizik, sosyolojik, antropolojik ve kognitif
değerler korunarak ( ve tahrip edilmeden) tekrar yorumlanabilir. Böylece
kelimenin geçmişte sahip olduğu içerik statik kalmayacak, belki içeriğin
geliştirilmesi söz konusu olacaktır. Özetle din bilimi için din gibi özgün bir
kavramı tanımlamak, onun sabit sınırlarını belirlemek ve onun mahiyetine zarar
verecek şeylerden onu arındırmak temel metodolojik problemlerden birini
oluşturmaya devam edecektir. Ancak bütün bunlara rağmen Dinler Tarihi, sahip olduğu
geniş teorik açılım ve metot araçlarıyla “dini” anlama ve tanımlamada görev
üstlenmeyi sürdürmek zorundadır.
B. Tasnif[67]
Dinler
Tarihi, fenomenleri kategorilere ayıran, tasnifçi bir disiplindir. Zira
topladığı ve ajandasında yüklü miktarda bulunan “malzemeler”, kategorik olarak
çokluklara, farklılıklara, benzerliklere veya ayniliklere ayrışabilen
yapıdadır. O, bu kadar yoğun malzemeyi, tarihsel, mukayese metodu yoluyla işler
ve onları hem rasyonel hem de irrasyonel alanı içinde değerlendirir. Yine o, çokluklar
dünyasında, zamana yayılan tüm fenomenlerin tipolojilerine hükmetmek
zorundadır. Bu durumda disiplinin tasnif derken anlamak zorunda olduğu iki
temel konu vardır; dinî fenomenlerin tasnifi ve dinlerin tasnifi. Ancak Dinler
Tarihçi’nin en başından bilmesi gereken çok önemli bir konu vardır; dinlerdeki
sınıflandırma bilimi (taxonomi) işi, öncelikle filoloji, etnoloji ve
sosyo-antropolojik yaklaşımların yardımıyla yapılabilir.
Tasnif,
önemli bir metot konusu olduğundan metodolojik açıdan dinlerin tasnifinin
zorluğu, neye göre dinlerin tasnifinin yapılacağı ile dinlerin çeşitlerinden
kaynaklanmaktadır[68].
Aslında Dinler Tarihçi’nin işi, doğal olarak “önünde” bulunan ve dinî anlamları
olan “şeylere” isim vermek ve onları ayırt etmek değil, tasnif bilime ait bilgiye
bilhassa sahip olmaktır. Jonathan Z. Smith, bu işi yaparken pek çok din
bilimcinin ya abartılı bir yerel (indogenious) anlama ve yorumlama veya tam
tersi olarak genelleştirme (homogenious) kaygıları taşıdığını ve onları bizzat
isimlendirmek zorundaymış gibi davrandığını belirtir. Ona göre bu tür bilim
adamları için “isim vermek” betimlemekten de önde gelen bir süreçtir[69].
Dinler
içindeki tasnif işinde bilim adamını bekleyen en önemli sorunlardan biri de, tasnif
bilim için gerekli olan teknik terminoloji ve özgün lengüistik bilip
bilmemesidir. Aslında sadece bu
bilgi de yeterli değildir. Buna ilave olarak din ve dindarı ilgilendiren
biyolojiyle ilgili bilimler, etraflı bir antropoloji bilgisi, özellikle yerli
kültürlerin bilgisi, rakamsal bilgiler veya aynı türden veya aileden olmayı
gerektiren genel bilgiler de önem arz eder. Bütün bunlar içinde biyolojik
tasnif sistemleri din bilgininin ilgisi çekmese de[70],
bilişsel tasnif çalışmaları din bilimcilerinin en son teorik çalışmalarında
etkin olmaya başlamıştır[71].
Ancak yine de çoğu kez din bilimcileri arasında mukayese ederek tasnif etmek
önemli bir sorun olarak durmaktadır[72].
Din
bilimcisinden beklenen bir diğer bilinç, dinlerde bizzat dindarlar
tarafından yapılan tasniflere ilgi duymaktır. Ancak ne yazık ki din üzerine
çalışmalar yapan çoğu teorisyen, dindarlar tarafından yapılan özgün tasnifleri
bir kenara bırakmakta hatta söz konusu dinî geleneğin tasnife ait çabalarını
eserlerinde çok nadiren sergilemektedirler[73].
Hatta onlar, tasnif yaparken kutsal ile profan alan arasındaki aracı
formları tam olarak anlayamamaktadırlar. Halbuki iki alem arasındaki bu
geçiş formları (yani temas noktaları) , tasnifin tam yapılmasına yardım
edebilecektir. Bu sorun aşıldığı taktirde tasnifte işe yaracak olan yapısal
cetveller veya şemalar çok daha rahat ortaya çıkabilecektir.
Dinlerin
genel tasnifinde ise durum biraz daha farklıdır.
Aslında “din/dinler”, tasnifi gerektiren bir hareket alanı içindedir. Geçmişte
dinler hakkında yapılan “bizimki”- “onlarınki” tasnifi veya “hak”- “batıl”
tasnifi, normatif tasnifler olup teolojik öngörülerle yüklüdür; bunlar,
çoğu kez en temel ve en ideal tasnif türleri olarak sunulabilmekte hatta buna
bazen “bizimkine benzer onlarınki” gibi bir mukayese de eklenmekteydi[74].
Bu tür tasniflerin devamı olarak günümüzde yapılan normatif karakterli tabii
dinler-vahiy dinleri veya literatürü olan dinler-olmayan dinler gibi ayırımlar
ise genel olarak antropolojik araştırmaların sonucunda ortaya çıkan
tasniflerdir. Doğu dinleri- Batı dinleri ayırımı ise coğrafik bir tasnif işidir
ve küresel anlamda geçerliliğinde bir takım problemleri beraberinde getirir;
söz gelişi dinler artık “sadece Doğuda veya Batıda” değil her yerdedir. Yine
“Hıristiyanlık-Hıristiyan olmayan dinler” şeklinde modern zamanlara uymayan dışlayıcı
tasnifler yapılmaktadır. Burada temel metodolojik zorluk, tek bir dini merkeze
alırken bu tasnifin farklılık ve karmaşıklığa tam olarak işaret edip
edemeyeceğidir[75].
Dinlerin
tasnifi konusu, Dinler Tarihi geleneğinde en az disiplin kadar eskiye gider.
Müller, “bir dini bilen hiç bir şeyi bilmez” der ve filolojinin yardımıyla
dinleri, ırk ve genetik çizgiler içinde tasnife girişir[76]
Dinler Tarihi’nin “babalarından” Cornelis Tiele’nin tasnifi ise evrensel, yarı
evrensel ve ilkel geleneklere yönelik ilk kapsamlı tasniflerden biri olarak
kabul edilmişti. XX. Asrın ortalarında Gustav Menching, sistematik tasnif yapan
Tiele’ninkinden yola çıkarak, dinlerin özlerini öne çıkaran bir tasnif yapmıştı[77].
1930’larda o döneme kadar üç tane olan evrensel dinler yediye çıkarılmıştır;
eğer Hıristiyanlık ve İslâm dini, dünya dini ise Yahudiliği dışlamak haksızlık
olacaktı. Halbuki bu döneme kadar Yahudilik milli ve etiksel dinlerdendi. Aynı
şekilde eğer Budizm, dünya diniyse Hinduizm de öyle olmalıydı. Bunu aynı gerekçelerle
Çin ve Japon dinleri izledi. Böylece evrensel din terimi yerine dünya dini
tasnif ismi daha çok öne çıktı. Burada şunu belirtmeliyiz ki “dünya dini”
terimi ilk kez 1893 Dünya Dinleri Parlamentosu’nda kullanılmıştı[78].
Dinler
Tarihi içinde ortaya çıkan bir disiplin olarak Din Fenomenolojisi’nin tasnif
işine ilgisi de yok değildir[79].
Ancak onun bu konuda Dinler Tarihi’nden ayrılan yönü, sadece belli ve özgün bir
tarihsel dine ilgi duymaması, hermönetik bir yaklaşımla fenomenlerin tasnifine
de yönelmesidir. Söz gelişi W. Brede Kristensen, Gerardus van der Leeuw, C.
Jouco Bleeker, J. M. Kitagawa ve Mircea Eliade fenomenolojik açıdan tasnif
yapan Dinler Tarihçilerdir. Özellikle çağdaş disiplin için Joseph M.
Kitagawa’nın dinî tecrübe türlerine göre tasnifi ile Eliade’nin kozmik ve
tarihsel tasnifi önemlidir[80].
Çağdaş
Dinler Tarihçi Frank Whaling, tarihsel verileri kullanarak dinlerin tasnifini
yaparken bilim adamını bekleyen en büyük zorluğun, ana dinî temalardan ziyade
dinî geleneklere dayalı daha alt mukayeseli modeller çıkarmak zorunda kalınması
olduğunu savunur. Zaten ona göre tasnif işi, ileri derecede bir mukayese
problemidir[81].
Ancak şunu hemen belirtelim ki çağdaş Dinler Tarihi uzmanları arasında tasnif
işine çok az zihin yoranlar çıkmaktadır. Bir kısım din bilimcilerine göre
Hıristiyanlığın üstünlüğünü ispatlamak gibi bir faraziye için temel nedenler
ortadan kalktığı için tasnif işine fazla ilgi duyulmamış olabilir. Yine
kimilerine göre de dinlerde evrimci bir anlayışı savunanların etkisini
yitirmesi, tasnifin önemini kaybetmesine yol açmıştır[82].
Son
olarak çağdaş Dinler Tarihi’ne göre tasnifin tam ve yeterli yapılabilmesi için
bazı şartlar gereklidir; söz gelişi, bir tasnif ideal açıdan tüm dinleri
kapsayacak kadar geniş tutulmalıdır. Tasnifte subjektif ve normatif yargılar
olmamalı, objektif ve deskriptif bakış öne çıkmalıdır. Tek tek dinlerin
fenomenlerini ele alırken arizi ve ayrıntılı olanlar değil temel ve zorunlu
olanlar tasnife girmeli ve hem benzerlik hem de farklılıklar eşit derecede
kullanılmalıdır. Buna ilave olarak “yaşayan dinlerin” canlı ve sürekli bir
değişim içinde olduğu ile “ölü dinlerin” mensuplarının ölü, mesajlarının canlı
olabileceği dahil özel konumları çok iyi bilinmelidir[83].
Özetle
tasnif, kesinlikle her hangi bir din veya dinin dünya dinleri içindeki
üstünlüğünü ortaya koymak veya yerini inkar etmek veyahut yok etmek için
yapılamaz. Aksine o, dinin dinler içindeki tam ve gerçek yerini belirlemek ve
böylece onu tipolojik olarak daha iyi anlamak veya şematik bir Dinler Tarihi
anlatımı yapmak için çok önemli bir araç olarak gereklidir. Çünkü dinlerdeki
tasnif ile dinlerin tasnifi gibi iki terim, mukayeseli, tarihsel ve
fenomenolojik yaklaşan, din olgusunu çoğul olarak ele alan bir disiplin için
yönteme ait iki kavramdır.
C.
Yeni Mukayesecilik (New Comparativism)[84]
Mukayese,
Mukayeseli Din Bilimi’ne anlam veren aynı zamanda ona tarihsel süreç içinde
metot kazandıran özel bir terimdir. İnsanlar, genel teferruatlarıyla
çevrelerinde biten olayları gözlemleyip aralarındaki benzerlik ve farklılıklar
yaptıkları genellemeleri mukayese etmek isterler[85].
Bu mukayese işi, insan zihnin aleme düzen vermek istemesinin temel yollarından
biridir. Ancak burada asıl sorun, mukayese etmekten ziyade çağdaş din biliminde
bu işin nasıl yürütüleceği konusudur[86].
Yeni
Mukayesecilik, 1990’larda Çağdaş Dinler Tarihi’nde bilhassa Kuzey Amerika’da
ortaya çıkmış Eliade sonrası (Post Eliaden) bir kavramdır[87].
Bu anlayış, klasik dönem mukayese yaklaşımlarını çağdaş din bilimlerine bağlı
kalarak yenilemek istemektedir. Bu akıma göre “eski” mukayeseci anlayış
fenomenlerin bağlamlarını kopararak onlardan yoksun bir şekilde işlev görmek
istemektedir. Bu durumun düzeltilmesi gerekir. Özellikle başvurulması gereken
disiplinlerden biri olan çağdaş Din Antropolojisi, beşeri verinin mukayesesi
konusunda daha alt kültürlere dallanarak yeni ve önemli açılımlar getirmiştir;
buna göre her cemiyet – dolayısıyla her yerel kültür- sadece kendi için yaygın
olan bir genelleme prensibi üretir. Buna toplumun “ortak kanaati” denmektedir.
Yeni mukayesecilere göre asıl bu ortak kanaat bulunmalı ve mukayese edilmelidir[88].
Yeni Mukayesecilik bilhassa Çağdaş Dinler Tarihçileri arasında yaygın olup
özellikle Eliade döneminin geleneksel mukayese anlayışını tenkit eder. Bu akım,
postmodern yaklaşımlarla tarihe bakan yeni tarihsel görüşleri benimser.
Yaklaşıma göre dinler hakkında bilimsel ve meşru en iyi genelleştirmeci
yaklaşım tarzı, teolojik olan tüm öngörüleri terk etmeye dayanan ve tarihsel
olmayan kaynaklara dolayısıyla fenomenolojik yaklaşımın verilerine ve özlere
yönelen mukayese biçimidir. Bu yaklaşım aynı zamanda tabiatçı teorileri kabul
eden bir mukayeseciliktir[89].
Yeni
Mukayeseciliğin fikir babalarından ve en önemli savunucularından sayılan
William Paden’e göre Dinler Tarihi günümüzde sosyo-tarihsel, kognitif ve
hermönetik analizler konusunda göze çarpan yaratıcı bir çalışma alanıdır. Ancak
mukayese yaklaşımında bunu fazla belli edememiştir. Gerçekten de mukayese
işi, günümüzde metot için bir çözümün
parçası değil çözümün sorunu olmuştur. Bu bakımdan bu bilim mukayeseli bir
disiplin olduğunu ve kültürler arası mahiyette ve karakterde olduğunu iddia
ediyorsa bunu ispat etmek zorundadır[90].
Paden’e
göre Yeni Mukayesecilik yaklaşımıyla kavramlar incelenirken, seküler,
antropolojik mukayesecilikten istifade edilmeli ve daha çok analojik ve
farklılığa dayalı ilişkilere odaklanmaktadır. Bu işlem yapılırken mukayese, bunları yaparken sadece benzerlik
ve farklıklarla ilgilenmez o aynı zamanda ortak yönleri de devreye sokacaktır.
Paden’in ortak faktör kavramı, objelerin farklılıklarını veya benzerliklerini
dışlamayan, bir üçüncü faktör/modeldir. Neticede ona göre bu üç
kavramın oluşturduğu süreç, yeni mukayeseciliği oluşturur[91]
Mukayeseciliği,
Dinler Tarihi’nin en temel unsuru ve onu basit bir “tarih bilimi” olmaktan
ayıran en önemli özelliği olarak gören Paden’e göre bu bilimin ele aldığı
mukayeseli din olgusudur. Bu olgu, dindarın “dünyasını yapan” (world-making)
bir unsurdur. Böylece dinler, farklı alemlerin karşılaştırılmasını gerektirir.
Ona göre her dindarın kendine ait bir
dünya hikayesi vardır; onun yaratılışı, hayatının sürmesi ve yok
oluşuyla ilgili farklı ve özgün kurguları bulunur[92].
Ona göre Yeni Mukayesecilik, teolojik olmayan lokal antropolojilere rağbet
eden bir yaklaşım olup, dini veriyi, temel bir dini hakikatin tezahürü olarak
değil beşeri olaylar olarak görmektedir[93].
Bu
genel yaklaşımlardan yola çıkarak Paden’in mukayeseci yaklaşımını şöyle
özetleyebiliriz; a. Mukayesecilik, basit olarak din bilimini karakterize eden
veya sadece tiplerin tasnif edilmesini sağlayan bir kavram değildir. Hatta
sadece kutsalı yeniden keşfetmeye yarayan hermönetik bir araç olarak
kullanılmaz. Daha ziyade yeni mukayese anlayışı, Dinler Tarihi’nin merkezi