Milel ve Nihal Konferansları

 

 GELENEK, TARİHSELLİK VE KUR’AN’I ANLAMA SORUNU

 

Doç. Dr. Burhanettin TATAR

Gelenek; insanın düşünme, anlama, keşfetme, üretme, tüketme gibi varolmanın farklı anlamlarını ve boyutlarını ifşa etmesiyle oluşan serüvenin genel adıdır. Bu yönüyle o, bilincimizin doğrudan inceleme konusu olmadan önce, bilincimizin varoluşuna ve faaliyetine imkan veren bir zemin görevi görür. Bir başka deyişle o, yorumlanarak kavramsal gerçeklik kazanmadan önce, yorumlama çabasını gerekli kılan pratik bir süreç anlamında praksistir. Praksis olarak gelenek, kendisine dayalı olarak üretilen yorumlar (metin gelenekleri) ile sınırlanamayacak şekilde dinamizm ve potansiyellik arz eden açık uçlu bir süreçtir.

Bu yönüyle gelenek ne kendisine ilişkin yorumlama çabaları içinde “temellendirilebilir” ne de birbiriyle çatışan yorumlar arasında tamamen dağılıp buharlaşabilir. Belki daha doğrusu gelenek, hem birbiriyle çatışan çok sayıdaki yorumların (refleksiyon, eleştiri) oluşumuna imkan sağlama hem de onların meşruiyetinin test edilmesi yani varlıklarını sürdürüp sürdüremeyecekleri noktasında belirleyici bir işlev görür. Bu yüzden praksis olan gelenek ile praksis hakkındaki refleksiyon ve eleştirilerin yani yorumların birikmesiyle oluşan metin geleneği birbiriyle karıştırılmamalıdır. Metin geleneği dediğimiz şey, praksis olarak geleneğin kendini anlama çabası ve kendi potansiyelini keşfetme çabasıdır. Praksis olarak gelenek, “şimdi-burada” ortaya çıkmakta olan ortak iletişim süreci olarak geçmişi günümüze taşıdığı kadar geçmişten farklı düşünme, anlama ve yaşama imkanlarını bize sunmaktadır.

Bu durumda geleneğin bize yüklediği en temel soru miras aldığımız geçmişi anlamak kadar karşılaştığımız imkan ve potansiyeli kendi varolma imkanımız olarak ne denli açığa çıkarabileceğimizdir. Gelenek sonuçta sahip olduğumuz imkandır, var olma potansiyelimizdir, gücümüzdür, ve bu gücü ne ölçüde fiil düzlemine çıkarabildiğimizdir. Geleneğin kendini anlama çabası olarak ortaya çıkan metin geleneği (refleksiyon, eleştiri) ise ancak bu potansiyeli açığa çıkarma çabasının kısmi boyutudur. Şayet varlığımız hep anlama ufkumuzu aşacak şekilde vuku buluyorsa, dil kendi içinde üretilen metinlerden her zaman daha fazlasını düşünme ve söyleme imkanını beraberinde taşıyorsa, bu durumda praksis olarak gelenek, onu anlama ufkunu teşkil eden metinlerden, geçmişe ilişkin bilgilerden, şimdiye dair bilgi ve tecrübelerden, kurgulardan, illüzyonlardan, inançlardan ve ideolojilerden daha fazla bir şeydir. Önemli olan düşüncenin ya da eleştirinin praksis zemininden ayakları kesilmeden hareket edebilmesi yani praksis ile göbek bağını her zaman yorumlama çabasıyla yeniden kurarak varlığını sürdürebilmesidir.

Modern zamanlarda aslında geleneğin esaslı boyutlarından birini teşkil eden tarihsellik, tarihselciliğin etkisi altında, sanki geleneğin zıddı bir noktada konumlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak peşinen söylenmesi gereken şey, gerçekte tarihselciliğin yaptığı şey tarihselliği, praksis olarak geleneğin değil, metin geleneklerinin zıddı bir noktada konumlandırdığıdır. Daha açık bir deyişle, klasik metin geleneklerinin metafiziksel biçimde kendini anlama çabasının bir eleştirisi olarak tarihsellik kavramı modern dönemlerde işlev görmeye başlamıştır.

Modern dönemlerde özellikle tarihselcilik tarafından istihdam edilen tarihsellik kavramını derinliğine anlayabilmek için yapılacak en iyi şey, onun temelini teşkil eden zaman ve mekan kavramlarının arkaik insan için anlamıyla tarihselci için anlamı arasında karşılaştırmalar yapmaktır. Arkaik insan için mekan, son tahlilde beşeri varoluşun kendi kökenine geri dönüşünü mümkün kılan bir imkanlar alanıdır. O, tamamen belirlenmiş bir şey değil, tam tersine profan varoluşun belirsizliklerini aşmak isteyen insana, kendi.kökenine dönebilmesi ve arınabilmesi için açılan imkanlar alanıdır.

Buna karşılık, tarihselci düşünce mekanı kendisi için bir sığınak olarak görmemektedir. Onun için mekanın açıklığı sadece “kullanıma açıklık” anlamında işlevsel bir boyut kazanmaktadır. Mekanı kendi içinde boşluk olarak tasarlamakla tarihselci düşünce onu kendi ontolojik gerçekliğinin kökenini fark edebileceği reflektif bir şey olmaktan çıkarmakta ve yalnızca kendi tasarımlarını yansıtabileceği bir pasif alana dönüştürmektedir.

Arkaik bilinç için zaman, mekanın açıklığının tam tersine kapalılıktır. Zamanın geçmiş-şimdi-gelecek gibi kendi içinde bölünerek mekansal yoğunluğu örten bir işleve bürünmesini önlemek için zamanın kendi içindeki ayırımların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Oysa tarihselci düşünce için mekan ontolojik bir değer ya da kutsal değildir; zaman kendi içinde geçmiş-şimdi-gelecek şeklinde ayrışarak mekanın her hangi bir kutsal yoğunluk arz etmesine imkan vermez. Böylece arkaik bilinç için mekan, zamanın değişimine karşı korunması gereken ve ontolojik yoğunluk anlamında kutsalı açığa çıkaran bir şey iken, tarihselci düşünce için mekan zamanın kaçınılmaz değişimine göre anlam kazanan ya da kaybeden bir işlev görür. Kısacası, mekana asıl işlevini veren şey zamandır. Sonuç itibariyle, arkaik bilinç mekana dikkat kesilip zamanı ilga etmenin yani değişmeze ulaşmanın yolunu ararken, tarihselci bilinç dikkatini zamanın değişimine ve zamanın değişiminin yol açtığı farklılıklara yöneltmiştir.

İslam geleneğinde Kur’an’ı anlama çabaları genelde arkaik bilinç ile tarihselci bilinç arasında bir yerlerde duran farklı bir bilincin ürünü olarak ortaya çıkmış görünmektedir. Bu bilinç, bir taraftan mekanın yoğunluğuna yani onun kutsala açıklığı anlamında dikkatini değişmeze yöneltirken, diğer taraftan zamanın değişimini ve bu değişimin beraberinde getirdiği farklılıkları bütünüyle ilga etme yoluna girmemiştir. Bir başka deyişle, arkaik bilinç için söz konusu olan mekan-zaman ikilemini zamanın ilgası yoluyla çözmemiştir (burada elbette bazı metafiziklerin zamanı ilga çabalarını unutmamak gerekir). Ancak tarihselci bilincin günümüzde yapığı gibi zamanı önceleyerek mekanı salt boşluğa veya salt alıcı konuma da indirgememektedir. Kuşkusuz Kur’an’ı anlama çabasını sürdüren bilinç, zaman-mekan arasındaki gerilimi sürekli hissetmektedir; ancak mekanın ontolojik yoğunluğu ya da mekan içinde kutsalın ifşası ile zaman içinde teşekkül eden farklılığı aynı gerçekliğin farklı tezahürleri biçiminde algılayarak uzlaştırmaya çalışmaktadır.   

 

* O.M.Ü. İlahiyat Fakültesi, SAMSUN