Son
birkaç on yıldan itibaren diğer dinsel
geleneklerin müntesipleriyle ilişkilerimizde
yeni bir çağın başlangıcına tanıklık
etmekteyiz. Dinsel ve kültürel çoğulculuğun
yadsınamaz bir olgu haline geldiği
dünyamızda her an ve her yerde ötekilerle
karşılıklı saygı ve anlayışa dayalı
ilişkiler kurmaya başlamış bulunuyoruz. Bu
süreçte ötekilerle diyaloğa girmenin, tüm
insanların kendi farklılıklarını muhafaza
ederek birlikte yaşayabilecekleri barışçıl
bir dünyanın tesisi için mutlak bir
gereklilik olduğu açık seçik ortadadır.
Çünkü farklı dinsel geleneklerin arasındaki
diyalog, kadim zamanlardan bugüne kadar
taşınan çatışmaları asgari müşterekler
zemininde çözme girişimidir. Günümüz
dünyasında dinsel ve kültürel çatışmalardan
beslenen krizler göz önüne alındığında, bu
girişimin bir lüks olmadığını söylemeye
ihtiyaç kalmayacaktır.
Diyalog girişimlerinin akademik ve
entelektüel alanın dışında da yankılandığı
son zamanlarda konunun popüler bir boyut
kazandığına tanık olunmaktadır. Bu bağlamda
Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere
çeşitli dinî gruplar ve bazı kuruluşların
özellikle Müslüman-Hıristiyan-Yahudi
diyaloğu bağlamında somut adımlar atmaya
başladıkları dikkat çekmektedir. Kurumsal
düzeyde yürütülen bu faaliyetlerin yanında
giderek artan sayıda araştırmacı da
diyalogla ilgili bazı yayınlar yaparak
ülkemiz insanını dinler arası diyalog
konusunda bilinçlendirmeye çalışmaktadır.
Mustafa Köylünün Dinler Arası Diyalog
adlı kitabı ülkemizde bu konunun ciddiye
alındığı gösteren bir çalışma olarak
sevindiricidir. Köylünün eserindeki konu
başlıkları, dinler arası diyalog konusundaki
görüşleri hem Hıristiyan hem de İslam
dünyasında geniş yankılar uyandıran Küng,
Hick, Knitter gibi Hıristiyan bilim
adamlarının görüşleri ile yine bu konuda
uzman olan Eyüp (Ayoub), Talbi ve Nasr gibi
çağdaş Müslüman düşünürlerin görüş ve
değerlendirmelerinin bir bütünlük içerisinde
sunulduğu izlenimini uyandırıyor. Ancak
sayfalar ilerledikçe eserle ilgili ilk
olumlu izlenimlerin bir yanılsama olduğu
fark ediliyor. Çünkü yazar adı geçen
düşünürlerin görüşlerini bütüncül bir
perspektif içerisinde sunmak yerine sadece
onların belirli yazılarını son derece
yüzeysel bir değerlendirmeye tabi tutmayı ve
hatta zaman zaman da aktardığı görüşleri
çarpıtmayı tercih etmiş. Bütün bunların
yanında eserde ciddi bilimsel hatalar da
yapılmış.
Yazar, giriş bölümünde, öncelikle geçmişten
günümüze Müslüman-Hıristiyan ilişkileri
konusunu ele almakta ve İslamın ortaya
çıktığı tarihten günümüze kadar geçen
süreçte Hıristiyanların İslama yönelik
olumsuz tutumlarından örnekler vererek Batı
Hıristiyanlarının İslama ve Müslümanlara
karşı son derece düşmanca bir tutum ve tavır
içinde olduğunu ifade etmekte; ancak
Kuranda ve Hz. Muhammedin yaşamında
ifadesini bulan çok sayıda karşıt argümana
rağmen Müslümanların tarihte başta
Hıristiyanlar olmak üzere diğer dinsel
geleneklerin müntesiplerine teolojik olarak
hiç de olumlu bir yaklaşım
sergilemediklerinden söz etmemektedir.
Köylünün, Batılıların İslama ve
Müslümanlara karşı bu önyargılı ve düşmanca
tavırlarına yönelik eleştirilerine aynen
katılmakla birlikte eleştirilerini tek
tarafa yöneltmesine katılmıyoruz. Zira
konunun dinler arası diyalog olduğu ve her
akademik tartışmanın bilimsel objektiflik
ölçütleriyle mukayyet bulunduğu ilkesini göz
önünde bulunduracak olursak, görüşleri
aktarılan bilim adamlarının yarısının
Hıristiyan ve diğer yarısının da Müslüman
olması hasebiyle bu bölümde hem
Hıristiyanların İslama ve Müslümanlara hem
de Müslümanların Hıristiyanlığa ve
Hıristiyanlara yönelik tutumlarının bir
arada ele alınıp incelenmesi gerekirdi diye
düşünüyoruz.
Yazar, yakın dönemlerde farklı dinsel
gelenekler arasında meydana gelen
yumuşamanın II. Vatikan Konsilinin
kararlarıyla birlikte resmi bir hüviyet
kazandığını ifade etmekte ve bu konsilde
alınan kararlardan çeşitli nakiller
yapmaktadır. (s. 15) Ancak 19. dipnottaki
alıntı Nostra Aetate 2ye değil,
Lumen Gentium 16/2ye aittir. Ayrıca
Konsil belgelerinden yapılan alıntıların
yorumları da çelişiktir: Görüldüğü gibi
Kilise Müslümanlara karşı belki de tarihinde
ilk kez bu kadar olumlu bir yaklaşım
sergilemiştir (s. 16) yargısı daha sonra II.
Vatikan Konsilinin Müslümanlarla ilgili
öğretisinin çok fazla önemli olmadığını
şeklinde tamamen zıt bir yargıya
dönüştürülmektedir. (s. 138)
Yazar, Hıristiyan Diyalogcular adlı
birinci bölümde Alman teolog Küng, İngiliz
din felsefecisi Hick ve Amerikalı teolog
Knitterin görüşlerine yer vermektedir. İlk
olarak Küngün görüşlerini incelemeye geçen
yazar, anılan düşünürün diyalogla ilgili
görüşlerini tam olarak ortaya
koyamamaktadır. Çünkü dogmatik bir Katolik
teoloğu olarak akademik hayatına başlayan
Küng ancak 1980lerin başlarından itibaren
dinler arası diyalog konusu ile ilgilenmeye
başlamıştır. İşte Köylü Küngün entelektüel
yaşamındaki bu süreci dikkate almamış ve bu
yüzden düşünürün farklı düşüncelere sahip
olduğu zamanlarda telif ettiği iki makaleyi
anakronik bir bakış açısıyla
değerlendirmiştir. Tabiatıyla bu da Küngün
diyalogla ilgili görüşlerinin tam olarak
ortaya konmasını engellemiştir. Zira Küng
eserde referans gösterilen 1967 tarihli
makalesini dinler arası diyalog bağlamında
değil, Köylünün de doğru olarak belirttiği
gibi, Kilisenin Kilise dışında kurtuluş
yoktur dogmasını eleştirmek için kaleme
almıştır. Küngün bu makalede ileri sürdüğü
argümanlar temelde biblikal ve tarihsel
verilere dayandığından, diğer dinsel
geleneklerle ilgili somut tarihsel
değerlendirmelere yer verilmemiştir. Bu
makaleden hareketle Küngün diğer dinsel
geleneklere yönelik tutumunu ortaya koymak
mümkün değildir.
Küng Christianity and World Religions
adlı kitabında diyalog konusunu daha detaylı
bir şekilde ele alır. Düşünürün İslam ve
Müslümanlarla ilgili görüşlerini incelemek
için bu esere başvurmak daha iyi olurdu.
Köylü, Küngün geçmişte ve hatta günümüzde
bazı fundamentalist Hıristiyanların İncili
mutlak Tanrı sözü olarak kabul ederken
modern dönemde çeşitli bilimsel ve tarihsel
metotların Kitabı Mukaddese uygulanması
sonucunda bu kitabı tam olarak Tanrının
sözü olarak görmemeye başladıklarını
kaydeder. (s. 41) Bu arada, günümüz
Müslümanlarının Kurana da aynı
perspektiften bakacakları endişesini dile
getiren Köylü, bir adım daha ileri giderek
Fazlur Rahmanın bunu yaptığını ve Kuranın
tamamen Tanrı kelamı olmadığı tezini
savunduğunu ileri sürmektedir. Kanaatimizce,
Köylü mezkûr yorumuyla Küngün yaklaşımını
oldukça saptırmıştır. Zira Küng, yukarıda
ismini zikrettiğimiz eserinde Kuranın
kelime ve lafız olarak Tanrının sözü
olmadığını, ancak onun Tanrı tarafından Hz.
Muhammede ilham edildiği ve Hz. Muhammedin
de onu kendi toplumunun lisanıyla ifade
ettiğini ileri sürmektedir. Kuranın
Tanrının sözü olarak aynı zamanda peygamber
Muhammedin de sözü olarak kabul edilmesi
önemlidir.
Küngü, Kuran ve İslamın diğer unsurları
ile ilgili görüşlerinde samimi ve gerçekçi
olmadığını ileri sürerek eleştirebiliriz.
Ancak unutmamalıyız ki o bir İslamolog değil
Hıristiyan teoloğu olarak
Hıristiyan-Müslüman diyaloğu sürecindeki
tecrübelerine dayanarak bu görüşlerini ileri
sürmekte ve İslamla ilgili geçmiş önyargılı
Hıristiyan anlayışlarının aksine oldukça
olumlu bir yaklaşım sergilemeye
çalışmaktadır. Dolayısıyla bizim görevimiz
bu gibi yazarların çalışmalarındaki hataları
ve olumlu yönlerini beraberce zikrederek
Küng gibi Hıristiyan araştırmacıları İslam
ve onun temel unsurları ile ilgili daha
olumlu bilgiler sunmaya teşvik etmek
olmalıdır.
Küngün ardından Hickin görüşlerini
incelemeye geçen Köylü, Hickin konuyla
ilgili onlarca makalesinden sadece üçü
üzerinde fikir yürütmekte; zaman zaman
müelliften blok halinde aktardığı pasajların
asıl sahibine hiç atıfta bulunmamaktadır. (Hick,
God Has Many Names, s. 45). Bu arada,
Hickten kısmi tercümeler de yapmakta ve bu
tercümelere Hicke ait görüşlerin özüne
halel getirecek nitelikte indi yorumlarını
da katmaktadır. Sözgelimi, Köylü, Hickin
bir ifadesine sadece kelimesini eklemekte
ve söz konusu ifadeyi, İsa ilahi vahye o
kadar açık, ilahi ruha o kadar karşılık
verici, onun emirlerine karşı o kadar
itaatkârdı ki Tanrı yeryüzünde sadece
onda ve onunla faaliyet gösterdi
şeklinde tercüme etmektedir. (s. 59) Köylü,
bu tercümesiyle Hickin Tanrının yeryüzünde
İsadan başkasında veya İsadan başka bir
aracı vasıtasıyla faaliyet göstermediğini
söylediğini ima etmekte ve böylece İsayı
tek kurtarıcı ve aracı olarak değil, diğer
aracılar ve kurtarıcılar arasında herhangi
bir kurtarıcı ve aracı olarak gören
plüralist Hicki dışlayıcı yapmaktadır.
Hickin teoloji eğitimi gördüğü yıllardaki
İsa anlayışı ile ilgili değerlendirmede
hatalıdır. Köylü, Hickin Edinburg ve Oxford
üniversitelerinde eğitim aldıktan sonra
Cambridgede Presbiteryan okuluna gittiğini
ve burada doktora eğitimini bitirmiş biri
olarak İsanın hulul yoluyla tanrı
olmadığını, aksine onun tamamen insan
olduğu tezini tartıştığını ifade ediyor.
(s. 51) Ancak otobiyografisine göz
attığımızda, Hickin papaz mektebinde
teoloji eğitimi gördüğü yıllarda (1950-53)
bir lisans öğrencisinin İsanın Tanrının
inkarnasyonu değil, müstesna bir şahsiyet
olduğu şeklindeki iddiası karşısında şok
olduğunu dile getirdiğini görmekteyiz. Hick
o dönemlerde son derece muhafazakâr bir
Hıristiyan olup İsanın Tanrının
inkarnasyonu olduğuna ilişkin geleneksel
Hıristiyan dogmasının ateşli bir
savunucusudur.
Üçüncü Hıristiyan diyalogcu olarak Knitteri
seçen Köylü, Knitterin görüşlerini de
sadece iki eserinden hareketle vermektedir.
Yazar, Knitterin kültürler ve dinler arası
diyalog konularıyla ilgilenen ilk Katolik
bilim adamı olduğunu ileri sürmektedir. Oysa
Knitterden önce Rahner, Daniélou ve
Panikkar gibi Katolik bilim adamları da
dinler arası diyalog konusuyla
ilgilenmişlerdi.
Köylüye göre Knitter çağdaş Hıristiyan
araştırmacıların İsayı gerek Yahudilerin
gerekse Yunanlıların yakıştırdıkları
unvanlardan büyük ölçüde kurtardıklarını
ileri sürüyor. (s. 66) Oysa Knitterin şu
ifadelerini dikkate almak gerekirdi: Martin
Hengel, Helmut Koester ve James Robinson
gibi araştırmacıların öncü çalışmaları
sayesinde Yahudi unvanlardan Yunanlı
unvanlara doğru Yeni-Ahit kristolojisinin
tek çizgideki gelişmesi büyük oranda terk
edilmiştir. (No Other Name?, s.
176.) Knitter, bu görüşlerinin devamında
geleneksel Hıristiyan İsa anlayışının
geliştiği kültürel ortama dikkat çeker. Zira
o ilk Kilisenin kültürel dünyasının Yahudi
ve Yunan düşüncelerinin karışımından ibaret
olduğunu ve bundan dolayı Rab ve
Tanrının oğlu gibi Yahudi tasavvurlarının
Pavlus ve Yuhannanın aktardığı herhangi bir
Yunan etkisinden önce bile Filistin toplumu
için açıkça tanrısallığı paylaşma
anlamlarını çağrıştırdığını ifade
etmektedir. Hatta Knittere göre Logos ve
ilahi mucize işçisi veya inkarnasyon
gibi Yunan kavramları Yeni Ahit yazarları
tarafından eleştirilmeden kullanılmamıştır.
Knitter bu görüşünü desteklemek için
Köylünün ss. 66-67de ifade ettiği üç
örneği vermektedir. Ancak Knitter bu
örnekleri İsanın gerek Yahudilerin gerekse
Yunanlıların yakıştırdığı sıfatlardan son
dönem araştırmaları sayesinde kurtarıldığını
ispat etmek için değil, İsa için kullanılan
kristolojik sıfatların aslında o dönemin
kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğunu ve
bu kültürün de Yahudi ve Yunan kültürü
olduğunu göstermek için vermektedir.
Köylü, Yeni Ahitin İsa hakkında verdiği
bilgilerin geçmişe ait olduğu için eski
olduğunu ve bu sebeple İncil yazarlarının
İsa hakkında bilgi verme konusunda nihai
merci konumunda olmadıklarını ileri
sürdükten sonra geçmişe ait olan Yeni-Ahit
metinlerinin mevcut durum ışığında
anlaşılması ve eleştiriye tabi tutulması
gerektiğini iddia ediyor (s. 71). Ardından
Hz. İsayı merkezi norm, tarihin merkezi ya
da Tanrının tarihte tek inkarnasyonu olarak
kabul etmenin doğru olmadığı gibi ifadeye
yer veriyor. Knitterin görüşlerinden böyle
bir sonuç çıkarmak imkânsızdır.
Knitter 1980lerin ortalarında Güney
Amerikada yoksul ve ezilmiş insanlarla
karşılaşır. Böylece ezilmiş ötekini
tecrübe eder. 1970lerden itibaren Güney
Amerikada gelişmekte olan kurtuluş
teolojisinin yardımıyla dinlerin bir
kurtuluş teolojisi adını verdiği bir model
geliştirir. Köylü bu modeli inceliyor (s.
71). Ancak bundan Knitterin esas görüşünün
bir kurtuluş teolojisinden oluştuğu gibi bir
sonuç çıkarmak doğru değildir. Knitter,
tanrı-merkezli İsa anlayışını çoğulculuk
ekseninde işlevsel kılarak, kurtuluş
teolojisinin yöntemleriyle sadece dinî
ötekinin değil aynı zamanda ezilmiş
ötekinin de konumunu dikkate alan kurtuluş
eksenli bir Hıristiyan dinler teolojisi
geliştirmeye çalışmıştı. Bu bağlamda Knitter
dinsel çoğulculuğu benimseyen teologlarla
dünyamızdaki yoksulluk, ıstırap ve
adaletsizlik problemiyle ilgilenen
teologların diyalog sürecinde işbirliği
yapmaları gerektiğini ifade etmektedir.
Knitterin çoğulculuk ekseninde kurtuluş
teolojisinin argümanlarından hareketle
geliştirmeye çalıştığı kurtuluş merkezli
modeli ile kurtuluş teolojisini birbirine
karıştırmamak gerek. Knitter, hiçbir şekilde
bir kurtuluş teoloğu değildir. Kurtuluş
teologları, bir taraftan diğer Hıristiyan
teolojilerinin aksine İsanın eylemlerinden
yola çıkarak onun önem ve anlamını kavramaya
çalışırken diğer taraftan İsanın
eşsizliğini ve biricikliğini savunan
geleneksel Hıristiyan kristolojisini de
aynen benimsemektedirler.
Sayın Köylü, Knitterin Towards a
Liberation Theology of Religions adlı
makalesinde ileri sürdüğü kurtuluş eksenli
bir dinler teolojisinin, günümüz dünyasında
gelişmekte olan dinler arası diyalog olgusu
için ortak bir zemin hazırlayacağını ileri
sürmekte ve değerlendirme bölümünde bunun
imkânını tartışmaktadır. Ancak Köylünün
yaptığı gibi Knitterin söz konusu makalede
geliştirdiği bu teolojik modeli sadece
fakirlerin, baskı altında olanların, zulüm
görenlerin kurtarılması olarak anlamamak
gerekir. Bu modelin aynı zamanda bir dinsel
geleneğin taraftarlarını başka dinsel
geleneklerin taraftarları üzerinde baskı ve
zulüm yapmaya sevk eden bazı teolojik
doktrinleri de yeniden yorumlamak için
kullandığını da akılda bulundurmakta fayda
var.
Köylü Müslüman diyalogcular adını verdiği
ikinci bölümde günümüz dünyasında dinler
arası diyalog ve dinî açıdan öteki sorunu
ile ilgilenen Lübnan asıllı Eyüp, Tunuslu
Talbi ve İranlı Nasrın görüşlerini ele
almaktadır. (Bu konuda Farukî, Hasan Askari,
Rıfat Hassan ve Muhammed Arkoun gibi
Müslüman aydınların görüşlerinin
incelenmemesi bir eksikliktir kanımca.) Eyüp
konuyla ilgili --Köylünün esas aldığı--
makalesinde tarihte --kısmen günümüzde de--
yaşanan Hıristiyan-Müslüman çatışmasının
etmenlerini irdeler. İlkin Hıristiyan ve
Müslümanların kendi dışındakilere yönelik
dışlayıcı genel teolojik tutumlarına dikkat
çeker. İkinci adımda, Müslümanların Müslüman
olmayanlara karşı genel teolojik tutumunu ve
bu tutum çerçevesinde özellikle de
Müslümanların Batı sömürgeciliğine ve
misyonerliğine karşı geliştirdikleri
savunmacı anlayış bağlamında Kuranın
sunduğu evrensel mesajın nasıl
daraltıldığını vurgular. Eyüp bu daraltıcı
anlayışı dair kanıtlar gösterir. Eyüpün bu
görüşleri benimsediğini sanmam. Çünkü bu
görüşleri benimsemiş olsaydı, Müslümanların,
Kuranın öteki ile ilgili ayetlerini
teolojik değil, daha çok siyasi ya da
dünyevi ihtirasları uğruna çarpıtarak
hakikatin evrenselliğini dinin sunağında
kurban ettiklerini söylemezdi.
Eyüp üçüncü adımda Haçlı seferleri hakkında
bilgi verir. Müslümanların haçlılara karşı
gösterdikleri tepkilere ve bu tepkilerin
şiddetine dikkat çeker; bu tepkilerin haklı
mı yoksa haksız mı olduğu konusunda bir
yargıda bulunmaz. Ama Köylü Eyüp,
Hıristiyanların geçmişte olduğu gibi
günümüzde de hâlâ Haçlı ruh ve
zihniyetlerini devam ettirdiklerini
örneklerle göstermektedir (s. 92) derken
Eyüpe haksızlık etmektedir. Çünkü Eyüp
burada Haçlı ruhunun ve zihniyetinin değil
Müslümanların haçlı seferleri bağlamında
Batıya karşı takındıkları tavrın
aşırılığını gözler önüne sermektedir.
Niyeti, hem Hıristiyanları hem de
Müslümanları, birbirlerine karşı
sergiledikleri kötü tutumlardan vazgeçmeye
çağırmaktır.
Eyüpün ardından Talbinin görüşlerini
incelemeye geçen sayın yazar onun
entelektüel gelişimini etkileyen olaylara
hiç değinmemektedir. Bu nedenle Talbinin
görüşlerini tartışmaya geçmeden önce onun
entelektüel gelişimini etkileyen olaylara
değinelim. Çünkü bu gelişme tartışmamıza
ışık tutacaktır. Talbinin Pariste yüksek
öğrenim ve doktora yaptığı yıllar
düşüncelerinin temellerinin atıldığı
yıllardır. Bu dönemde Talbi sadece
Hıristiyanları değil aynı zamanda ateist
ve Marksistleri de yakından tanıma, İslam
kültürü ile Batı kültürünü mukayese etme
imkânı bulmuştu. İslam dışı kültürlerle
tanışması, onu kendi kültürünü
derinlemesine düşünmeye sevk etmişti.
***Talbinin diyalogla ilgili görüşlerini
aktarırken onun tüm eserlerini taramak
yerine sadece iki makalesini temel alan
Köylü, adı geçen müellifin, Din
Özgürlüğü: Müslüman Bir Bakış Açısı
adıyla daha önce Türkçeye tercüme ettiği
makalesini, -102. dipnot hariç- neredeyse
blok hâlinde aktarmış ve bu makalenin
orijinalinde referans gösterilen
kaynakları bizzat kendisinin görüp
incelediği kaynaklar gibi takdim etmiştir.
Ancak Sayın Köylü bununla da kalmamış,
bilakis Talbinin dipnotlarda kaydettiği
açıklamaları kendisine mal etme gibi bir
intihalde de bulunmuştur.
Sayın yazar eserinin değerlendirme bölümünde
bazı Müslümanların II. Vatikan Konsilinin
Müslümanlarla ilgili beyanlarını oldukça
abarttığını ileri sürerek aslında onların
fazla önemli olmadıklarını iddia etmektedir.
Hatta bu bağlamda Müslümanların da
Hıristiyanlarla çatışmayı sona erdirebilecek
yumuşatıcı beyanları olması gerektiğini
dileyen Talbiyi kınamaktadır. Kanaatimizce
bu dileğin kınanmamak, II. Vatikan Konsili
öncesi Hıristiyanların Müslümanlara karşı
olan tutumlarını ve konsil kararlarının
temsil ettiği yeni başlangıcı iyi kavramak
ve konsil kararlarının başta Müslümanlar
olmak üzere diğer dinsel geleneklerin
taraftarlarıyla diyalog konusunda attığı
adımın değerini anlamak gerekir. Talbiye
göre nasıl ki Hıristiyanlar konsil
kararlarıyla Hıristiyan olmayanlara yönelik
dışlayıcılıktan kapsayıcılığa geçtilerse
aynı şekilde diyalog sürecinde Müslümanlar
da tüm gayri Müslimleri Allahın rahmet ve
mağfiretinden dışlayan fıkıhçı ve
kelamcıların dar kalıplı anlayışlarından
sıyrılarak daha kapsayıcı, ılımlı bir tutum
geliştirmeye ivedilikle yönelmelidir. Kaldı
ki, Köylünün iddiasının aksine, Kuranda
kimlerin hidayet, kimlerin de dalalet üzere
oldukları meselesi, yoruma mahal vermeyecek
kadar açık değildir. Eğer öyle olsaydı İslam
düşünce tarihinde özellikle Kuranın
metinsel ve öğretisel bütünlüğü içinde dinî
ötekinin konumu ile ilgili ayetlerin
yorumunda müfessirler ve diğer yorum
bilimciler arasında bir mutabakat olurdu.
Öteki ile ilgili ayetleri, Kuranın
Müslüman olmayanlara yönelik genel öğretisel
bütünlüğü içinde ele alıp değerlendirirsek,
hem ötekinin konumu ile ilgili yeni bir
teoloji geliştirilmesi gerektiğini savunan
Talbi ve diğer düşünürlerin zihniyetini daha
iyi anlarız hem de Kuranın ötekine karşı
dışlayıcı değil kapsayıcı hatta zaman zaman
çoğulcu bir tavır takındığını görürüz.
***Diğer taraftan, Sayın yazar Müslümanların
hidayeti konusunda Gazzâlî, Abduh ve benzeri
müslüman âlimleri yargıda bulunmaktan men
etmekte; ancak kendisini mutlak hakikatin
temsilcisi gördüğü için olsa gerek bu konuda
kesin yargıda bulunmakta herhangi bir beis
görmemektedir. Bu bağlamda sayın yazar bazı
Kuran ayetlerini eksik anlayıp yorumlamak
suretiyle kendi dinî dogmalarını teyit etme
yoluna gitmektedir. Sözgelimi, sayfa
140-141de, Allahın Hz. Nuh, İbrahim, Musa
ve İsaya vahyettiğini Hz. Muhammede de
vahyettiği gerçeğini dile getiren ayetle
ilgili olarak sayın Köylü, aslında bu ayette
adı geçen peygamberlere nelerin
vahyedildiğinin değil, onlara nasıl
vahyedildiyse Hz. Muhammede de aynı şekilde
vahyedildiğinin, diğer bir deyişle vahyin
içeriğinin değil keyfiyetinin anlatılmaya
çalışıldığını ileri sürmektedir. Halbuki bu
ayette vahyin keyfiyetinden öte söz konusu
peygamberlere vahyedilen mesajların temelde
aynı içeriğe sahip olduğuna işaret
edilmektedir.
Dinler Arası Diyalog kendi alternatif
modelini sunmadan önce Hıristiyanların
diyalog sürecinde ne kadar samimi
olduklarını soruşturuyor. Köylü, biri
Katolik kardinal, diğerleri İncilin
mesajını tüm dünyaya yaymak adına diyaloğu
sadece muhatabı tanıma ve bilme vasıtası
olarak gören dört kişinin görüşlerinden,
diyaloğa taraftar olan Hıristiyanları
kınamak için bir araya gelen muhafazakâr ve
evangelik Alman din adamlarının
yayımladıkları Frankfurt deklarasyonundan ve
son olarak da işine gelmediği bölümü
atladığı Roma Katolik Kilisesinin 1990larda
yayımladığı Dialogue and Proclamation
adlı belgeden örnekler vererek
Hıristiyanların diyalog konusunda samimi
olmadıklarını kanıtlamaya çalışıyor.
Zikrettiği görüşler doğru; ancak tüm
Hıristiyanların görüşlerini yansıtmaz ve
Küng, Hick ve Knitter ile bu üç düşünürle
aynı çizgide yer alan çok sayıda bilim
adamını hiç mi hiç bağlamaz.
Köylü diyalog konusundaki
değerlendirmelerinin son aşamasında bir
Kurtuluş teolojisinden söz etmektedir.
Yazarın diyalog sürecinde Müslümanlar için
faydalı gördüğü bu teolojinin --yine
Müslümanlar için-- ne anlama geldiği
anlaşılır gibi değil. Latin Amerika kökenli
bu kurtuluş teolojisi farklı insanlar için
farklı anlamlara gelen bir teolojidir. Diğer
bir deyişle bu, fakirlerin, acı ve ıstırap
çekenlerin, ezilenlerin, zulüm görenlerin
Tanrı tecrübelerinden yola çıkılarak
oluşturulan bir teolojidir. Temel amacı,
Tanrı tecrübelerine öncelik vererek bu
insanları içinde bulundukları durumdan
kurtarmaktır. Bu yönüyle, pratikten ziyade
teoriğe önem verir ve dünyamızdaki
fakirliği, baskıyı, adaletsizliği ve zulmü
bir türlü ortadan kaldıramayan diğer tüm
Hıristiyan teolojilerine karşı çıkar ve
onların yerini almaya çalışır. Dolayısıyla
Köylü bu teolojiden yola çıkarak yeni bir
model üretmekle aslında Talbinin ileri
sürdüğü ve kendisinin de şiddetle karşı
çıktığı yeni bir teoloji geliştirme çabasına
girmektedir. Zira Müslümanlar için diyalog
sürecinde yeni bir teoloji geliştirmenin
gerekmediğini ileri süren yazar bizzat
kendisi kurtuluş teolojisi bağlamında yeni
bir teolojiden bahsetmektedir. Kurtuluş
teologları sadece dünyadaki baskı, zulüm ve
adaletsizliğe karşı çıkmakla kalmaz aynı
zamanda bunlara sebebiyet veren İsanın
eşsizliği, biricikliği ve Hıristiyan
inancının diğerlerinden üstünlüğü gibi
geleneksel iddialara karşı gelerek onların
yeniden gözden geçirilmesini talep ederler.
Acaba Köylü geleneksel İslami teolojiyle
ilgili olarak bunları yapmaya veya en
azından bunların yapılmasını önermeye hazır
mıdır?
Özetle, Köylünün çalışması, popülist bir
yaklaşım ve bu alandaki boşluktan istifade
mantığı içerisinde yazılmış bir karakter arz
ettiği için dinler arası diyaloğun gerçek
mahiyeti hakkında okuyucuyu
bilgilendirmekten uzaktır. Muhtevayı
oluşturan düşünce kurgusunda tamamen
monoloğun egemen olması hasebiyle bu çalışma
diyalogdan ziyade monolog ve polemikle
meşgul olanlara daha yararlı olacaktır.