Virgül 59, Şubat 2003, s. 75-76

“İnsanlar benim kim olduğumu düşünüyor?”

İsa’yı tanımlamak

Şinasi GÜNDÜZ


Mahmut Aydın

İsa Tanrı mı? İnsan mı?

İz Yayıncılık, 2002, 295 s.

•

Tarihsel İsa

Ankara Okulu, 2002, 239 s.


 

 

Dinsel geleneklere ilişkin konuşmalarda/tanımlamalarda, özne ile nesne ya da konuşan ile konuşulan arasında sağlıklı bir iletişim zemininin kurulup kurulamadığı önemlidir. Herhangi bir dinsel gelenek hakkında konuşan kişi, o gelenekten hareketle mi yoksa o geleneğe ilişkin kendi tarihsel artalanından, değer ve geleneğinden hareketle mi konuşmaktadır?

Ortaçağ boyunca Hıristiyan yazarlar, Hıristiyanlık dışı dinsel geleneklere ve resmi din anlayışını temsil eden kilise dışı sekteryan akımlara ilişkin tanım ve değerlendirmelerinde hep apolojetik bir yaklaşım sergilediler. Bu yaklaşımda ön plana çıkan unsur, o dinlerin ya da heterodoks akımların gerçekte nasıl oldukları değil, yazarın da bağlı olduğu yaygın egemen kültür tarafından nasıl anlaşılıp değerlendirildiğiydi. Böylelikle “Kilise Babaları” olarak adlandırılan Tertullian, Origen, Irenaeus gibi yazarlarca heresiojiler ve reddiyeler kaleme alındı. Diğer dinlere ve heterodoks akımlara ilişkin bu tutum, ortaçağ sonrası dönemde de devam etti; hatta neredeyse Aydınlanma dönemine kadar... Ancak, oryantalizmin bilimsel bir disiplin olarak oluşmasına paralel olarak, Hıristiyanlık dışı dinlerle ilgili, o dinlerin kendi referanslarını temel alan çalışmalar ortaya çıkmaya başladı. Bu çalışmalar arasında, başta Doğu dinlerine ilişkin metinler olmak üzere, Hıristiyanlık dışı dinsel geleneklerin kutsal metinlerinin Batı dillerine çevrilmesi önemli bir yer tutmaktadır.

İslam tarihine baktığımızda, Müslümanların öteki kategorisine sokulan İslam dışı dinsel geleneklerle ilgili çalışmalarında da, yakın zamanlara kadar Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi, apolojetik yaklaşımın ön plana çıktığını görürüz. Yalnızca İslam dışı dinsel gelenekler değil, yaygın, resmi öğretinin dışında addedildiklerinden sapkın/heretik sayılan mezheplerle bu bağlamdaki düşünsel/felsefi akımlar da “reddiyeci” bir bakış açısıyla tanımlanıp değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda kaleme alınan, farklı dinsel gelenekleri ve sekteryan akımları ele alan “milel-nihal” türü eserlerle farklı düşünsel/felsefi gelenekleri değerlendiren “tehafut” türü çalışmalarda, çoğunlukla yaygın-egemen İslam geleneğinin bu dinlere, mezheplere ve düşünsel akımlara bakışı etkili oldu. Biruni’nin Tahkik Ma lil-Hind’i gibi oldukça özgün sayılabilecek çalışmalar bir tarafa, İslam dışı dinsel geleneklerle ilgili bilgiler veren İbn Hazm’ın, el-Bağdadi’nin, hatta –Eric J. Sharp tarafından “dünya literatüründe ilk dinler tarihi çalışmasını yapan kişi” olarak tanımlanan– Şehristani’nin eserlerinde bile, genel açıdan bakıldığında, egemen İslam kültüründen hareketle diğer dinsel geleneklerin tanımlanıp değerlendirildiği gözden kaçmamaktadır.

Hıristiyanlık, Yahudilik ve bu dinlerle irtibatlı şahsiyetler üzerine İslam dünyasında yapılan çalışmalarda da yüzyıllar boyu aynı bakış açısı etkili oldu. Bu bağlamda yapılan çalışmalarda ya reddiye geleneği sürdürüldü ya da Kuran’ı temel alan “kısası enbiya/peygamberler tarihi” anlayışı çerçevesinde bu dinsel gelenekler ve onlarla ilgili şahsiyetler incelendi. Nitekim İbrahim, Musa ve İsa gibi şahsiyetlerin, Kuran’da kendilerine yer verilen birer “İslam peygamberi” olma özellikleri her zaman önde tutuldu; Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde (özellikle hemen hemen tamamı tarihsel olarak Kuran’dan önce gelen dinsel referanslarda) onlarla ilgili tanımlamalara ve yaklaşımlara fazla önem verilmedi. Benzer şekilde bu dinler de İslami gelenek doğrultusunda ele alındı. Buna göre Hıristiyanlık aslında peygamber İsa tarafından öğretilen doğru/hak bir inanç sistemiydi, ama sonradan değiştirilmiş, tahrif edilmişti. Aynı durum Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil için de geçerliydi (benzer şeyler Yahudilik ve Musa ilişkisiyle Tevrat için de söylenmektedir). Bu bakış açısı yakın bir zamana kadar varlığını sürdürdü. Meseleye böyle bakanların, kendi geleneklerinden hareketle diğer kültürleri değerlendirdikleri, tartışma konusu ettikleri dinsel gelenek ve referansları göz ardı ettikleri anlaşıldı. Bu yüzden tartışma konusu edilen dinsel geleneklerle ilgili ciddi bir anlamama sorunu hep varlığını korudu.

Bununla birlikte, son zamanlarda İslam dışı dinsel geleneklere ve bunlarla irtibatlı kavram ve değerlere yönelik bu alışılmış tutumun dışında, bilimsel anlamda ayağı yere basan çalışmaların yapılmakta olduğunu görmek sevindiricidir. Genellikle, tasviri ve fenomenolojik bir yöntemle, Hıristiyanlık ve Yahudilikten Hinduizme kadar çeşitli dinsel geleneklerin, kendi kaynaklarından hareketle tanımlanıp tanıtılmasını amaçlayan bu çalışmalar, şüphesiz ileride daha özgün değerlendirici araştırmalara temel olacaklardır. İşte Mahmut Aydın’ın, günümüz Hıristiyan dünyasındaki çağdaş kristoloji öğretileriyle İsa anlayışlarını konu alan çalışmaları da bu bağlamda dikkate değerdir.

Kristosentrik bir din olarak Hıristiyanlıkta, İsa’nın şahsı ile ilgili tartışmalar tarih boyu hep gündemde olmuştur. Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında ön plana çıkan monofizitizm-diyofizitizm kavgasında olduğu gibi, İsa’nın şahsı konusunda savunulan farklı doktrinler, çeşitli mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlerleyen dönemde, İsa’nın, bakire Meryem’den mucizevi şekilde doğarak bedenleşen, çarmıhta insanların günahları için acı çekerek ölen, gömülen, sonra tekrar dirilerek ilahi âleme yükselen, fakat ileride tekrar gelecek olan “Tanrı Oğlu Mesih” olduğu yönündeki anlayış, egemen kristolojik doktrin olarak Hıristiyanlığın ana gövdesince benimsenmiştir. Bu doktrin, dışlamacı bir tavırla, hakikat ve kurtuluşu genelde Tanrı Oğlu İsa Mesih, özelde ise bu öğretinin kurumsal ifadesi olan kiliseye hasretmekte, bunun dışında kurtuluşun mümkün olmadığını savunmaktadır.

Aydın, Hıristiyan Batı entelijensiyasında geliştirilen çağdaş kristolojileri tanımladığı İsa Tanrı mı? İnsan mı? başlıklı çalışmasında, yukarıda kısaca tanımladığımız geleneksel/klasik kristolojiye alternatif olarak, özellikle Aydınlanma döneminden itibaren geliştirilen çağdaş kristolojileri tanımlamaktadır. Aydın, çalışmasının başından sonuna dek sık sık –haklı olarak– dinsel çoğulculuğun ve diyaloğun, günümüzün yadsınamaz bir gerçeği olduğuna vurgu yapmakta ve çağdaş kristolojilerin İsa’yı, “dinsel çoğulculuk ve dinler arası diyaloğun gerekleriyle uyumlu hale getirdikleri”ni belirtmektedir. (s. 11) Aydın, zaman zaman günümüzle ilgili olarak “diyalog çağı” ifadesini kullanmaktadır. (s. 75, 276) Günümüzde insanlığın belki de her zamankinden daha çok diyalog, hoşgörü ve birbirini anlamaya, tanımaya ihtiyaç duyduğu ve bu bağlamda diyalog gereksinimini vurgulayan söylemlerin arttığı bir gerçektir. Ancak kanaatimce bütün bunlar, sosyo-ekonomik, kültürel ve dinsel çatışmanın hâlâ oldukça etkili olduğu, çatışma kültürünün daha baskın olduğu günümüz dünyasını “diyalog çağı” olarak adlandırmak için yeterli olmasa gerek. Yine Aydın, geleneksel kilise çevrelerince küfürle itham edilse de çağdaş kristolojilerin savunduğu “çoğulcu İsa anlayışının” Hıristiyan ilahiyatçıları arasında gittikçe yaygınlaştığını da belirtmektedir. (s. 37)

Gerçekten de Aydın’ın çalışmasının, özellikle ikinci ve üçüncü bölümlerinde Hick ve Knitter bağlamında tanımlanan çoğulcu İsa anlayışının, dinsel çoğulculuğu savunan entelektüellerin görüşleriyle bütünlük arz ettiği ve Hıristiyan geleneğindeki İsa Mesih anlayışını çoğulcu paradigmaya uyumlu hale getirdiği doğrudur. Yine bu çoğulcu İsa anlayışının, Aydın’ın da ima ettiği gibi, Müslümanlar açısından pratik bir fayda doğurduğu, yani Kuran’da betimlenen İsa ile çoğulcu İsa anlayışı açısından Hıristiyan geleneği arasında olumlu bir iletişim zemini oluşturduğu da düşünülebilir (burada Aydın’ın kullandığı [s. 272] ve Batılı araştırmacıları çalışmaya teşvik ettiği “İslami kristoloji” teriminin de oldukça dikkat çekici olduğunu belirtmeliyim). Ancak diğer taraftan, bütün bunlar, dine ilişkin çoğulcu paradigmanın sorunlarını ortadan kaldırmamaktadır; zira dinsel çoğulculuk adeta bir meta-söylem olarak hegemonyacı bir tavırla dinsel gelenekler ve referansları yorumlamaya çalışmakta, –aslında olması gereken– dinsel verilerden hareketle inanç ve değerleri tanımlayıp yorumlama yerine, bu paradigmadan hareketle dinsel verileri yorumlama yoluna gitmektedir. Yine çoğulculuk, numen-fenomen ayırımında olduğu gibi, her bir dinin hakikate ilişkin bir fenomeni ifade ettiği, çoğulcu olanın ise bu fenomenlerin gerisindeki numeni bir bütün olarak (adeta dinlerden ayrıcalıklı şekilde) kavradığı şeklindeki bir bakış açısıyla dine ve dinsel değerlere yaklaşmaktadır ki bu da din hakkında konuşan çoğulcu yaklaşımın, hakikat ve kurtuluş konularında dine ve dindara bir dayatmada bulunma durumunu ortaya çıkarmaktadır.

İsa’nın şahsı konusundaki kristolojik tartışmalar kadar, tarihte yaşamış bir şahsiyet olarak İsa’nın yaşamı, sözleri ve bunlara dayalı kimliği de Hıristiyan geleneğiyle İsa ilişkisine yönelik çalışmalarda oldukça önemlidir. Aydın’ın Tarihsel İsa başlıklı çalışması, kendi ifadesiyle “Hıristiyan ilahiyatının hâlâ en çok tartışılan konuları arasında yer alan” (s. 200) bu konuda, ABD merkezli İsa Okulu’nun yaptığı araştırmaları Türk bilim dünyasına tanıtmaktadır. Kısası Enbiya türü çalışmalar çerçevesinde İslami kaynaklarda bulunan geleneği yansıtan sınırlı yazıların dışında, İsa konusunda Türkiyeli okuyucunun ulaşabileceği çok az sayıda Türkçe kaynak bulunmaktadır. Bunlar arasında belki Aytunç Altındal’ın Üç İsa’sı ve Renan’ın İsa’nın Hayatı gibi eserler sayılabilir. Oysa, özellikle Batı’da, Hıristiyan imanının Mesihi olan Oğul İsa ile MS I. yüzyıl başlarında yaşamış olan tarihin İsa’sı ya da tarihsel İsa ayırımına dayalı, neredeyse sayısız çalışma bulunmaktadır. Bu bağlamda Aydın’ın kitabına konu olan İsa Okulu’nun, 1980’li yıllardan günümüze yaptığı araştırmalar konuya büyük katkı sağlamış ve Hıristiyan entelijensiyasında İsa konusunda ciddi tartışmalara neden olmuştur. Sürekli bir grup bilim adamını bünyesinde bulunduran ve araştırmalarda elde edilen verilere yönelik demokratik oylama yöntemine başvurma gibi bu alanda oldukça yeni ve ilginç yöntemlere de başvuran (örneğin bkz. s. 75 vd.) İsa Okulu, tarihsel İsa’nın söz, eylem ve yaşamına dair bulgularını yayınlar yoluyla bilim âlemine duyurmaktan da geri durmamıştır. Tarihsel İsa’nın kimliğine ilişkin bu ekolün ileri sürdüğü temel sav, İsa’nın, günümüz Hıristiyanlarının imanına konu olan Oğul İsa Mesih’ten farklı olarak eskatolojik bir peygamber ya da gezgin bir vaiz, bir öğretmen olduğu yönündedir. İsa araştırmaları açısından oldukça önemli olan bu ekolün çalışmalarının Türkiyeli araştırmacılarca tanınması açısından Aydın’ın kitabı önemli bir görev üstlenmektedir. Genelde Hıristiyan geleneğine özelde ise İsa konusuna ilgi duyanların Aydın’ın bu eserlerini okumalarını salık veriyorum.

 

www.dinlertarihi.com

   Copyright (C) 2002 dinlertarihi.com