|
İnsanlar benim kim olduğumu düşünüyor?
İsayı
tanı mlamak
Şinasi GÜNDÜZ
Mahmut Aydın
İsa Tanrı mı? İnsan mı?
İz Yayıncılık, 2002,
295 s.
Tarihsel İsa
Ankara Okulu, 2002, 239
s.
|
Dinsel geleneklere ilişkin
konuşmalarda/tanımlamalarda, özne ile nesne ya
da konuşan ile konuşulan arasında sağlıklı bir
iletişim zemininin kurulup kurulamadığı
önemlidir. Herhangi bir dinsel gelenek
hakkında konuşan kişi, o gelenekten hareketle
mi yoksa o geleneğe ilişkin kendi tarihsel
artalanından, değer ve geleneğinden hareketle
mi konuşmaktadır?
Ortaçağ boyunca Hıristiyan
yazarlar, Hıristiyanlık dışı dinsel
geleneklere ve resmi din anlayışını temsil
eden kilise dışı sekteryan akımlara ilişkin
tanım ve değerlendirmelerinde hep apolojetik
bir yaklaşım sergilediler. Bu yaklaşımda ön
plana çıkan unsur, o dinlerin ya da heterodoks
akımların gerçekte nasıl oldukları değil,
yazarın da bağlı olduğu yaygın egemen kültür
tarafından nasıl anlaşılıp
değerlendirildiğiydi. Böylelikle Kilise
Babaları olarak adlandırılan Tertullian,
Origen, Irenaeus gibi yazarlarca heresiojiler
ve reddiyeler kaleme alındı. Diğer dinlere ve
heterodoks akımlara ilişkin bu tutum, ortaçağ
sonrası dönemde de devam etti; hatta neredeyse
Aydınlanma dönemine kadar... Ancak,
oryantalizmin bilimsel bir disiplin olarak
oluşmasına paralel olarak, Hıristiyanlık dışı
dinlerle ilgili, o dinlerin kendi
referanslarını temel alan çalışmalar ortaya
çıkmaya başladı. Bu çalışmalar arasında, başta
Doğu dinlerine ilişkin metinler olmak üzere,
Hıristiyanlık dışı dinsel geleneklerin kutsal
metinlerinin Batı dillerine çevrilmesi önemli
bir yer tutmaktadır.
İslam tarihine baktığımızda,
Müslümanların öteki kategorisine sokulan İslam
dışı dinsel geleneklerle ilgili çalışmalarında
da, yakın zamanlara kadar Hıristiyan
geleneğinde olduğu gibi, apolojetik yaklaşımın
ön plana çıktığını görürüz. Yalnızca İslam
dışı dinsel gelenekler değil, yaygın, resmi
öğretinin dışında addedildiklerinden sapkın/heretik
sayılan mezheplerle bu bağlamdaki düşünsel/felsefi
akımlar da reddiyeci bir bakış açısıyla
tanımlanıp değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu
bağlamda kaleme alınan, farklı dinsel
gelenekleri ve sekteryan akımları ele alan
milel-nihal türü eserlerle farklı düşünsel/felsefi
gelenekleri değerlendiren tehafut türü
çalışmalarda, çoğunlukla yaygın-egemen İslam
geleneğinin bu dinlere, mezheplere ve düşünsel
akımlara bakışı etkili oldu. Biruninin Tahkik
Ma lil-Hindi gibi oldukça özgün sayılabilecek
çalışmalar bir tarafa, İslam dışı dinsel
geleneklerle ilgili bilgiler veren İbn Hazmın,
el-Bağdadinin, hatta Eric J. Sharp
tarafından dünya literatüründe ilk dinler
tarihi çalışmasını yapan kişi olarak
tanımlanan Şehristaninin eserlerinde bile,
genel açıdan bakıldığında, egemen İslam
kültüründen hareketle diğer dinsel
geleneklerin tanımlanıp değerlendirildiği
gözden kaçmamaktadır.
Hıristiyanlık, Yahudilik ve
bu dinlerle irtibatlı şahsiyetler üzerine
İslam dünyasında yapılan çalışmalarda da
yüzyıllar boyu aynı bakış açısı etkili oldu.
Bu bağlamda yapılan çalışmalarda ya reddiye
geleneği sürdürüldü ya da Kuranı temel alan
kısası enbiya/peygamberler tarihi anlayışı
çerçevesinde bu dinsel gelenekler ve onlarla
ilgili şahsiyetler incelendi. Nitekim İbrahim,
Musa ve İsa gibi şahsiyetlerin, Kuranda
kendilerine yer verilen birer İslam
peygamberi olma özellikleri her zaman önde
tutuldu; Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde (özellikle
hemen hemen tamamı tarihsel olarak Kurandan
önce gelen dinsel referanslarda) onlarla
ilgili tanımlamalara ve yaklaşımlara fazla
önem verilmedi. Benzer şekilde bu dinler de
İslami gelenek doğrultusunda ele alındı. Buna
göre Hıristiyanlık aslında peygamber İsa
tarafından öğretilen doğru/hak bir inanç
sistemiydi, ama sonradan değiştirilmiş, tahrif
edilmişti. Aynı durum Hıristiyanlığın kutsal
kitabı İncil için de geçerliydi (benzer şeyler
Yahudilik ve Musa ilişkisiyle Tevrat için de
söylenmektedir). Bu bakış açısı yakın bir
zamana kadar varlığını sürdürdü. Meseleye
böyle bakanların, kendi geleneklerinden
hareketle diğer kültürleri değerlendirdikleri,
tartışma konusu ettikleri dinsel gelenek ve
referansları göz ardı ettikleri anlaşıldı. Bu
yüzden tartışma konusu edilen dinsel
geleneklerle ilgili ciddi bir anlamama sorunu
hep varlığını korudu.
Bununla birlikte, son
zamanlarda İslam dışı dinsel geleneklere ve
bunlarla irtibatlı kavram ve değerlere yönelik
bu alışılmış tutumun dışında, bilimsel anlamda
ayağı yere basan çalışmaların yapılmakta
olduğunu görmek sevindiricidir. Genellikle,
tasviri ve fenomenolojik bir yöntemle,
Hıristiyanlık ve Yahudilikten Hinduizme kadar
çeşitli dinsel geleneklerin, kendi
kaynaklarından hareketle tanımlanıp
tanıtılmasını amaçlayan bu çalışmalar,
şüphesiz ileride daha özgün değerlendirici
araştırmalara temel olacaklardır. İşte Mahmut
Aydının, günümüz Hıristiyan dünyasındaki
çağdaş kristoloji öğretileriyle İsa
anlayışlarını konu alan çalışmaları da bu
bağlamda dikkate değerdir.
Kristosentrik bir din
olarak Hıristiyanlıkta, İsanın şahsı ile
ilgili tartışmalar tarih boyu hep gündemde
olmuştur. Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında ön
plana çıkan monofizitizm-diyofizitizm
kavgasında olduğu gibi, İsanın şahsı
konusunda savunulan farklı doktrinler, çeşitli
mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
İlerleyen dönemde, İsanın, bakire Meryemden
mucizevi şekilde doğarak bedenleşen, çarmıhta
insanların günahları için acı çekerek ölen,
gömülen, sonra tekrar dirilerek ilahi âleme
yükselen, fakat ileride tekrar gelecek olan
Tanrı Oğlu Mesih olduğu yönündeki anlayış,
egemen kristolojik doktrin olarak
Hıristiyanlığın ana gövdesince benimsenmiştir.
Bu doktrin, dışlamacı bir tavırla, hakikat ve
kurtuluşu genelde Tanrı Oğlu İsa Mesih, özelde
ise bu öğretinin kurumsal ifadesi olan
kiliseye hasretmekte, bunun dışında kurtuluşun
mümkün olmadığını savunmaktadır.
Aydın, Hıristiyan Batı
entelijensiyasında geliştirilen çağdaş
kristolojileri tanımladığı İsa Tanrı mı? İnsan
mı? başlıklı çalışmasında, yukarıda kısaca
tanımladığımız geleneksel/klasik kristolojiye
alternatif olarak, özellikle Aydınlanma
döneminden itibaren geliştirilen çağdaş
kristolojileri tanımlamaktadır. Aydın,
çalışmasının başından sonuna dek sık sık haklı
olarak dinsel çoğulculuğun ve diyaloğun,
günümüzün yadsınamaz bir gerçeği olduğuna
vurgu yapmakta ve çağdaş kristolojilerin
İsayı, dinsel çoğulculuk ve dinler arası
diyaloğun gerekleriyle uyumlu hale
getirdiklerini belirtmektedir. (s. 11) Aydın,
zaman zaman günümüzle ilgili olarak diyalog
çağı ifadesini kullanmaktadır. (s. 75, 276)
Günümüzde insanlığın belki de her zamankinden
daha çok diyalog, hoşgörü ve birbirini
anlamaya, tanımaya ihtiyaç duyduğu ve bu
bağlamda diyalog gereksinimini vurgulayan
söylemlerin arttığı bir gerçektir. Ancak
kanaatimce bütün bunlar, sosyo-ekonomik,
kültürel ve dinsel çatışmanın hâlâ oldukça
etkili olduğu, çatışma kültürünün daha baskın
olduğu günümüz dünyasını diyalog çağı olarak
adlandırmak için yeterli olmasa gerek. Yine
Aydın, geleneksel kilise çevrelerince küfürle
itham edilse de çağdaş kristolojilerin
savunduğu çoğulcu İsa anlayışının Hıristiyan
ilahiyatçıları arasında gittikçe
yaygınlaştığını da belirtmektedir. (s. 37)
Gerçekten de Aydının
çalışmasının, özellikle ikinci ve üçüncü
bölümlerinde Hick ve Knitter bağlamında
tanımlanan çoğulcu İsa anlayışının, dinsel
çoğulculuğu savunan entelektüellerin
görüşleriyle bütünlük arz ettiği ve Hıristiyan
geleneğindeki İsa Mesih anlayışını çoğulcu
paradigmaya uyumlu hale getirdiği doğrudur.
Yine bu çoğulcu İsa anlayışının, Aydının da
ima ettiği gibi, Müslümanlar açısından pratik
bir fayda doğurduğu, yani Kuranda betimlenen
İsa ile çoğulcu İsa anlayışı açısından
Hıristiyan geleneği arasında olumlu bir
iletişim zemini oluşturduğu da düşünülebilir (burada
Aydının kullandığı [s. 272] ve Batılı
araştırmacıları çalışmaya teşvik ettiği
İslami kristoloji teriminin de oldukça
dikkat çekici olduğunu belirtmeliyim). Ancak
diğer taraftan, bütün bunlar, dine ilişkin
çoğulcu paradigmanın sorunlarını ortadan
kaldırmamaktadır; zira dinsel çoğulculuk adeta
bir meta-söylem olarak hegemonyacı bir tavırla
dinsel gelenekler ve referansları yorumlamaya
çalışmakta, aslında olması gereken dinsel
verilerden hareketle inanç ve değerleri
tanımlayıp yorumlama yerine, bu paradigmadan
hareketle dinsel verileri yorumlama yoluna
gitmektedir. Yine çoğulculuk, numen-fenomen
ayırımında olduğu gibi, her bir dinin hakikate
ilişkin bir fenomeni ifade ettiği, çoğulcu
olanın ise bu fenomenlerin gerisindeki numeni
bir bütün olarak (adeta dinlerden ayrıcalıklı
şekilde) kavradığı şeklindeki bir bakış
açısıyla dine ve dinsel değerlere
yaklaşmaktadır ki bu da din hakkında konuşan
çoğulcu yaklaşımın, hakikat ve kurtuluş
konularında dine ve dindara bir dayatmada
bulunma durumunu ortaya çıkarmaktadır.
İsanın şahsı konusundaki
kristolojik tartışmalar kadar, tarihte yaşamış
bir şahsiyet olarak İsanın yaşamı, sözleri ve
bunlara dayalı kimliği de Hıristiyan
geleneğiyle İsa ilişkisine yönelik
çalışmalarda oldukça önemlidir. Aydının
Tarihsel İsa başlıklı çalışması, kendi
ifadesiyle Hıristiyan ilahiyatının hâlâ en
çok tartışılan konuları arasında yer alan (s.
200) bu konuda, ABD merkezli İsa Okulunun
yaptığı araştırmaları Türk bilim dünyasına
tanıtmaktadır. Kısası Enbiya türü çalışmalar
çerçevesinde İslami kaynaklarda bulunan
geleneği yansıtan sınırlı yazıların dışında,
İsa konusunda Türkiyeli okuyucunun
ulaşabileceği çok az sayıda Türkçe kaynak
bulunmaktadır. Bunlar arasında belki Aytunç
Altındalın Üç İsası ve Renanın İsanın
Hayatı gibi eserler sayılabilir. Oysa,
özellikle Batıda, Hıristiyan imanının Mesihi
olan Oğul İsa ile MS I. yüzyıl başlarında
yaşamış olan tarihin İsası ya da tarihsel İsa
ayırımına dayalı, neredeyse sayısız çalışma
bulunmaktadır. Bu bağlamda Aydının kitabına
konu olan İsa Okulunun, 1980li yıllardan
günümüze yaptığı araştırmalar konuya büyük
katkı sağlamış ve Hıristiyan
entelijensiyasında İsa konusunda ciddi
tartışmalara neden olmuştur. Sürekli bir grup
bilim adamını bünyesinde bulunduran ve
araştırmalarda elde edilen verilere yönelik
demokratik oylama yöntemine başvurma gibi bu
alanda oldukça yeni ve ilginç yöntemlere de
başvuran (örneğin bkz. s. 75 vd.) İsa Okulu,
tarihsel İsanın söz, eylem ve yaşamına dair
bulgularını yayınlar yoluyla bilim âlemine
duyurmaktan da geri durmamıştır. Tarihsel
İsanın kimliğine ilişkin bu ekolün ileri
sürdüğü temel sav, İsanın, günümüz
Hıristiyanlarının imanına konu olan Oğul İsa
Mesihten farklı olarak eskatolojik bir
peygamber ya da gezgin bir vaiz, bir öğretmen
olduğu yönündedir. İsa araştırmaları açısından
oldukça önemli olan bu ekolün çalışmalarının
Türkiyeli araştırmacılarca tanınması açısından
Aydının kitabı önemli bir görev
üstlenmektedir. Genelde Hıristiyan geleneğine
özelde ise İsa konusuna ilgi duyanların
Aydının bu eserlerini okumalarını salık
veriyorum. |