Virgül 36, Aralık 2000, s. 44-47

 


 

İbrahim Peygamber 

Kürt mü?

 

Cengiz Batuk 

 


Müslüm Yücel

İbrahim ve Harran Gizemi

Belge Yayınları, 2000, 240 s. 


      

 

Harran, antik zamanlardan beri ticarî ve kültürel açıdan önemli bir merkez olmuş, doğudan batıya, kuzeyden güneye giden kervan yollarının kesişme noktasında bulunan önemli bir şehirdir. İbrahim ise özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam için değerli bir isimdir. Bu nedenle Müslüm Yücel’in İbrahim ve Harran Gizemi başlığını taşıyan eserinin Belge Yayınları arasından yayımlandığını duyduğumda heyecanlandım. Gayet bâkir olan bir alanda böylesi bir eserin yayımlanmış olmasının kültür hayatımıza bir katkı sağlayacağını düşündüm. Fakat kitabı edinip okumaya başladıktan sonra her ilerleyen sayfayla birlikte iyi duygularım yok olmaya başladı. Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazım/dizgi hataları, ifade bozuklukları, öznesi ile yüklemi arasında bir uyumu olmayan cümleleri okuyup anlamaya çalışmak doğrusu tam bir işkence idi. Ama her şeye rağmen bu işkenceye de göğüs gererek kitabı sonuna kadar okudum.

Kitap yedi bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Harran’ın genel tarihi Kürt tarihi ile özdeşleştirilerek anlatılmakta, daha sonra ise İslamiyet ve Harran ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Üçüncü bölümde yazar, Harran’daki mimarî eserleri ve Harran’ın kültürel yapısını irdelemektedir. Dördüncü bölümde ise “kültür katliamı” konusu işlenmektedir. Yücel, tarih boyunca Kürtlerin dışında bölgeye egemen olan tüm ulusların bir kültür katliamı yaptıklarını ve Harran’la birlikte diğer Kürt beldelerine de zarar verdiklerini anlatarak Türkiye Cumhuriyetinin bölgeye yatırım adı altında yürüttüğü faaliyetlerle tarihi yok etmeye çalıştığını iddia etmektedir. Barajların yapılma amacının Kürtleri topraklarını terk etmeye zorlamak olduğunu, onların tarihlerinin yok edildiğini, bölgeye yapılan tüm yatırımların Kürtleri kontrol altında tutma amacına matuf olduğunu ileri sürmektedir. Örneğin Yücel’e göre Özal’ın ülke genelinde başlattığı telefon seferberliğinin amacı Kürt köylerinden rahat haber alabilmektir. Yine GAP’ın tam olarak hayata geçirilmesini PKK’nın Şemdinli “eylemi”ne bağlayan yazar, amacın “gelişen ulusal muhalefet sürecine bir barikat” kurmak olduğunu iddia etmektedir. Beşinci bölümde Bekir Yıldız’ın kitaplarını anlatan yazar kitabın asıl eksenini oluşturan altı ve yedinci bölümlerde ise İbrahim, Sin Mabedi ve Sabiîlik üzerinde durur.

Kitabındaki ifadelerinden ve üslubundan dönemin hâkim kültürünün ve ideolojisinin –pozitivizm ve milliyetçilik XIX. yüzyılda olduğu kadar popüler olmasalar da– etkisinde kaldığı anlaşılan Yücel’in İbrahim ve Harran Gizemi başlığını taşıyan çalışmasıyla yapmaya çalıştığı şey, ulusal bilinçlenme yolunda olduğuna inandığı bir halka, bazı tarihsel verileri kendi ideolojisi doğrultusunda kullanmak suretiyle yeni bir “köken mitosu” oluşturmaktır. Mitoslar ya da din öyle yazarın sandığı gibi insanlığın ilk dönemlerinde kalmış, artık bugün insan hayatında yeri olmayan, olmaması gereken şeyler değiller. Belki de hayatın garip bir cilvesi ki dinsel inanışları bir ruh hastalığı (s. 21) olarak gören yazar, düşüncesine bir köken bulmak için yine dine başvurup dinsel motifleri kullanmaktadır. Ancak bu motifleri kullanırken kendi istediği tarzda yeniden dizayn etme yoluna gitmektedir. Yazar, bir mitosa neden ihtiyaç duyuyor ve adeta kendisi yeni bir mitos yazma yoluna neden gidiyor? Şüphesiz bunun cevabının ne olduğu mitosun kendi anlamı içinde gizlidir. Mitos doğaüstü olana, geçmişe, geleceğe ve yaşanmakta olana dair sağlam bir bilgi sahibi olmayan insanın, kendi inançlarını, ritüellerini ve geleneğini haklı çıkarma, toplumsal yapıyı güvence altına alma ve özlem ve isteklerini dile getirme doğrultusunda kurguladığı yaygın kanaatlerden oluşmaktadır (bkz. Şinasi Gündüz, Mitoloji ile İnanç Arasında, Etüt Yay., 1998; Mircae Eliade, Mitlerin Özellikleri, çev. Sema Rifat, Simavi Yay., 1993). Bu bağlamda köken mitosları da kişiye ihtiyaç duyduğu geçmiş desteğini sağlar. Yazar da Kürtlere yeni bir köken var etmek için ihtiyaç duyduğu desteği böylelikle elde etmiş olmaktadır. Mitoslara başvurma, yeniden mitos inşa etme insanoğlunun ilk günlerinden beri var olmaya devam etmiştir. Günümüzde de mitosların yoğun olarak kullanımının sürdüğüne dair çeşitli örnekleri Mircae Eliade’nin çalışmalarında bulmak mümkündür. Örneğin Eliade, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Rumen aydınlarının ısrarla kendilerini köken olarak Roma’ya dayandırmalarını ve bundan toplumsal bir asalet payı çıkarmalarını modern bir köken mitosu kurma örneği olarak değerlendirmektedir (Eliade, a.g.e., s. 167). Yücel’in de çalışmasında Kürtlere dair bir köken mitosu kurma örneği oluşturmaya gayret ettiği gözden kaçmamaktadır. O da tarihin merkezine Kürtleri yerleştirmeye ve bu arada Kürtlere asil atalar var etmeye uğraşmaktadır. Seçtiği kişi belki de din tarihinin en önemli isimlerinin başında gelen İbrahim’dir. Bugüne kadar İbrahim –kâh Yahudilikle, kâh Hıristiyanlıkla, kâh İslamla birlikte anılmış olsa da– genel olarak paganizme karşı direnen, bu uğurda ölümü bile göze alabilen bir kişi olarak tasvir edilmiştir. Yazar yeniden dizayn ettiği İbrahim mitosuyla genel kabul gören tüm İbrahim anlayışlarına karşı çıkmış oluyor. Yazarın İbrahim mitosunun özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: i) İbrahim Urfa’da doğmuş, orada yaşamış, Harran’a, oradan da Şam’a ve Mısır’a gitmiştir (s. 150-152). ii) İsrailoğullarının atası değildir ve soy olarak da inanç olarak da onlarla bir ilgisi yoktur. iii) İbrahim’in mücadele ettiği, Eski Ahit ve benzeri kaynaklarda adı Nemrud/Nimrod olarak geçen şahıs Kassitlerin Cemşid adlı kralıdır (s. 160-161). iv) İbrahim halkı putlara karşı birliğe, kardeşliğe çağırır (s. 151). v) Ama aynı İbrahim bir “ayperest” (s. 217) ve bir Sin mürididir (s. 218). vi) İbrahim Harranî Sabiîliğe mensup bir Sabiî olmasına rağmen bütün kutsal kitaplar onu kendilerine mal etmeye uğraşmışlardır (s. 218).

Yazarın bu iddialarının tümü ise Harran ve Harranîliğin tarihsel konumu ile Urfa’nın MÖ XVIII. yüzyıldan önce kurulmuş olduğu savına bağlı. Yücel’in Urfa’nın tarihini MÖ XVIII. yüzyıla kadar götüren yaklaşımı, hangi bilimsel yaklaşımın ürünüdür anlamak zor (gerçi Yücel’in de eserinde bilimsellik gibi bir derdi yok zaten). Edessa, Orhay ya da bugünkü adıyla Urfa şehri MÖ 303/302’de Selevkos hanedanından Selevkos I. Nikator tarafından Harran’ın yanı başında garnizon kenti olarak kurulan bir yerleşim yeridir. Aynı tarihlerde Selevkosların bölgede birçok askerî koloni ve şehir inşa ettikleri de bilinmektedir (bkz. J. B. Segal, Edessa: The Blessed City, Oxford, 1970, s. 5, 9; H. J. W. Drijvers, Cults and Belief at Edessa, E. J. Brill, 1980, s. 9). Dolayısıyla hiçbir tarihî kaynakta Urfa’nın MÖ IV. yüzyıldan önce önemli bir şehir olduğuna ve başkentlik yaptığına dair bir kanıt yoktur. Bunun tek istisnası ise Muazzez İlmiye Çığ’ın görüşüdür; buna göre, Urfa dolaylarındaki Nevaliçeri ve Göbekli Tepe kazılarında çanak çömlek yapımını bilmedikleri halde yerleşik düzene geçmiş bir halkın burada yaşadığına dair arkeolojik bulgulara ulaşılmıştır, dolayısıyla İsa’dan on bin yıl önce bölgede birilerinin oturmuş olduğu kanıtlanmıştır, bu kadar eski devirlerde birileri burada oturmuşsa sonraki dönemlerde de yörede birilerinin oturması ve buranın bir din merkezi haline gelmesi ihtimali yüksektir (Çığ, İbrahim Peygamber, Kaynak Yay., 1997, s. 78). Ama yine de o bile, Urfa’da bu tarihlerde ay kültünün var olduğuna ve buranın bir merkez olduğuna dair somut bir delil olmadığını belirtiyor (a.g.e., s. 79). Drijvers, Segal ve Gündüz ise bu kültün bölgede MÖ IV. yüzyıldan beri var olduğunu ve daha geriye gitmediğini belirtiyorlar. O tarihlerde önemli bir dinsel ve kültürel merkez olan şehir Orhay/Urfa değil Harran’dır. Oysa yazara göre Urfa o tarihlerde (MÖ XVIII. yüzyıl) önemli bir krallıktır. Kralı ise Nemrud/Cemşid’dir (s. 149). Yazar ne Ur şehri ile ilgili tartışmalara değiniyor ne de iddiası ile ilgili bir kaynak sunma yoluna gidiyor. Sadece Eski Ahit’teki ‘Ur’ ifadesiyle Urfa’nın kastedildiğini kesin bir yargı olarak zikrediyor. Peki yazar için İbrahim’in Urfa’da ya da Babil’in/Keldanilerin Ur şehrinde doğmasının ne önemi var? Eğer İbrahim Keldanilerin Ur şehrinde doğmuşsa bu takdirde Kürt tarihi ile bağlantı kurmak güçleşecek ve sonuçta da ihtiyaç duyulan köken mitosu yok olacaktır. Oysa Woolley, 1927-28 yıllarında, bugünkü adı Tel el-Mukayyer olan, Güney Mezopotamya’da, Basra körfezi yakınlarında bulunan Ur şehrinde yaptıkları kazıların sonucunda İbrahim’in burada yaşadığına dair birtakım bulgular elde ettiklerini iddia etmektedir. Ayrıca Woolley, Ur şehrinin tarihinin yaklaşık olarak MÖ 3100 yıllarına kadar gittiğini saptadıklarını da ifade etmektedir (Leonard Woolley, Ur of the Chaldees, Pelican, 1940, s. 11, 18, 28 vd.).

Urfa öteden beri “kutsal şehir” olarak adlandırılmaktadır. Fakat ona bu adın verilmesinin nedeni İbrahim’le olan bağlantısı değildir, dünyadaki ilk Hıristiyan krallığı, site devleti olmasıdır. Kral VIII. Abgar’ın (öl. MS 212) Hıristiyan olması sonucunda MS III. yüzyıl başlarında Urfa ilk Hıristiyan site devleti olmuş ve “kutsal şehir” olarak anılmaya başlanmıştır (Drijvers, a.g.e., s. 1, 14; Segal, a.g.e., s. 1). Segal, ilk olarak MS IV. yüzyılda Suriyeli Hıristiyan yazar Aziz Efraim’in Tekvin’i yorumlarken Nemrud’un Orhay’da hüküm sürdüğünü yazdığını belirtmektedir ki ondan önce bu konuyla ilgili bir veri bulunmamaktadır. Sonraki dönemlerde bazı Hıristiyan yazarlar ilk site devletlerinin merkezi olan bu şehre saygıyı, tazimi artırmak için bu söylemi sürdürdüler (Segal, a.g.e., s. 1). İbrahim’in Urfa’da doğduğu ile ilgili –Yücel’in de kitabında kullandığı– en önemli deliller, Eski Ahit’te yer alan İbrahim’in kardeşlerinin isimleri ile bölgedeki bazı yerleşim yerlerinin isimleri arasındaki benzerlik, halk hikâyeleri, balıklı göl, İbrahim’in ateşe atıldığı mancınıkların ayakları olduğu iddia edilen iki sütun ve İbrahim’in doğduğu iddia edilen mağaradır. Balıklı gölün ya da kutsal balık inancının İbrahim’le bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü kutsal balıklarla dolu bir balıklı göl inşa etmek Atargatis kültüne ait dinsel bir eylemdir. Eski Suriye’de bir verimlilik tanrıçası olan Atargatis’in yarı balık yarı kadın bir varlık olduğuna ve onu balığın sembolize ettiğine inanılmaktaydı. Bu kültün yaygın olduğu eski Suriye’nin Hierapolis, Askalon, Delos gibi birçok şehrinde tanrıça adına kutsal olduğuna inanılan balıklı göller inşa edildiği bilinmektedir. Ayrıca Urfa’da da sütunların kuzeyinde böyle bir göl inşa edildiği bilinmektedir. Muhtemelen Atargatis’in mabedi de gölün yakınındaydı. Günümüze kadar aynı şekilde kalmayı başaran bu göl bölgenin dinsel dönüşümü sırasında bu defa Atargatis’le değil İbrahim’le bağlantılandırılan bir yer oldu (Drijvers, a.g.e., s. 78-79; Segal, Edessa and Harran, 1963, s. 54). Mancınıkların ayakları olduğu iddia edilen sütunların ise Kral VIII. Abgar döneminde diktirildiği rivayet edilmektedir (Drijvers, a.g.e., s. 14). Bu sütunların üzerindeki Süryanca bir kitabede “bu sütunları ben Barsh’ın oğlu Aptuha nu[hadra] benim hanımefendim, kralın karısı, Ma’nu’nun kızı Kraliçe Shalmath için yaptım” ibaresi bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu sütunlar kraliçenin anısına şehrin yöneticisi tarafından yaptırılmıştır (Segal, Edessa: The Blessed City, s. 19). Sonraki dönemlerde ise bu sütunların İbrahim’in ateşe atıldığı mancınığın ayakları olduğu iddia edildi. Oysa sütunların yapılma tarihi ile İbrahim’in yaşadığı tahmin edilen tarih arasında yaklaşık olarak iki bin yıldan fazla bir zaman farkı vardır.

Sadece İbrahim’in Urfa’da doğması ile mesele hallolmuş olmuyor. Onun aynı zamanda kendisini sahiplenen kutsal kitaplardan ve dinlerden soyutlanması da gerekiyor – en önemlisi de İbrahim’i ata sayan İsrailoğullarından soyutlanması. Çünkü İsrailoğulları, İbrahim’in, oğlu İshak kanalıyla kendi ataları ve peygamberleri olduğunu iddia etmektedirler. Yazarın İbrahim’in İsrailoğulları ile bir bağının olmadığına dair kanıtı Kur’an ve Hz. Muhammed’in bir sözüdür. Yazar, Kur’an’da yer alan “İbrahim ne Yahudi idi ne de Nasrani/Hıristiyan idi, o hanif bir Müslüman idi” (Ali İmran, 67) ayetinde onun Yahudi ve Hıristiyan olmadığının söylendiğini ve yine peygamberin “Araplar benden, ben de Araplardan uzağım” dediğini belirtir; bunun İbrahim’in Kürt olmasına (s. 185) bir delil oluşturduğuna inanmaktadır. Oysa ayette kastedilen, İbrahim’in, dinsel bir gelenek olan ve İsrailoğullarının uzun asırlar süren tecrübelerini kapsayan Yahudilikle ve baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesinin merkeze alındığı Hıristiyan inancıyla bir ilgisinin olmadığıdır. Yoksa kastedilen bir soy ya da ırk değildir. Fakat yazarın Xemgin ve İhsan Nuri’yi referans göstererek, atıfta bulunduğu Muhammed’in de Araplardan olmadığı iddiasını neden dile getirdiğini anlamak zor. Yoksa yazar, kökeni biraz daha güçlendirmek için soyağacına Muhammed’i de mi katmayı düşünüyor?

Köken mitosu oluşturmada İbrahim’le yetinmeyen Yücel, devreye gemisini Cudi’ye indirdiği Nuh’u da sokuyor. Böylelikle insanlığın ikinci atası da Kürtlerin soyağacının önemli bir üyesi haline geliveriyor (s. 185). Bundan başka İbrahim’in karşısında durarak mücadele ettiği Nemrud’un Babil’deki Kassitlerin kralı Cemşid olduğunu iddia ederek onu da hanedana katmayı ihmal etmemiş (s. 160). Hızını alamayan yazar, Sumatar’da (Soğmatar) bulunan ve halk arasında Musa’nın Çeşmesi olarak bilinen çeşmeden hareketle Musa’nın da burada yaşadığını, çiftçilik yaptığını (s. 212) ileri sürerek onu da halkaya dahil ediyor. Hadi Yücel’e bir kıyak da bizden olsun: Aslında Âdem’i de bu halkaya dahil ederek meseleyi kökünden halledebilir. Çünkü halk arasında, Cizre yakınlarında bulunan bir türbenin Âdem’e ait olduğuna inanılmaktadır. Ayrıca Çığ da Âdem ve Havva’nın Urfa’da yaşadığına dair rivayetlerin bulunduğunu söylemektedir (Çığ, a.g.e., s. 78). Bunları kullanmak suretiyle iddialarını daha da güçlendirebilir.

Yazar, iddialarına zaman zaman ilgisiz alakasız deliller ileri sürmekten çekinmemiş, bazen de delil diye naklettiği birtakım rivayetlerle çelişen yorumlamalar yapma yoluna gitmiştir. Yazar Kur’an’dan hareketle İbrahim’in bir Yahudi olmadığını söylerken yine Kur’an’dan hareketle İbrahim’in bir “ayperest” olduğunu, iyi bir Sin müridi olduğunu, Mekke’de inşa ettiği Kâbe’nin güneş kültünün bir yansıması olduğunu iddia etmektedir (s. 218-219). “İbrahim’in ayperest olduğunu görmek için Ali İmran ve En’am surelerine bakmanız yeterlidir” (s. 217) demektedir. Oysa Ali İmran suresi 67 vd. ayetlerde İbrahim’in Yahudi ve Hıristiyan olmadığı, dosdoğru bir Müslüman olduğu, Müşriklerden de olmadığı ve İbrahim’e insanlardan en yakın olanların ona uyanlar, Hz. Muhammed ve ona uyanlar olduğu ifade edilmektedir. Ay kültü ile ilgili tek bir ibare geçmemektedir. En’am suresinde ise “İbrahim babasına demişti ki: ‘Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmimi açık bir sapıklık içinde görüyorum’” ifadesi ile başlayan bölümde İbrahim’in kavminin tanrılarını –ki bu ayetlerden kavminin yıldızları ve gezegenleri tanrı olarak gördüğü anlaşılmaktadır– tek tek sorguladığı dile getirilir; İbrahim sonuçta “ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık O’na ortak koşanlardan değilim” der ve bu noktadan sonra kavmiyle putlarla ilgili olarak yaptığı tartışmalar anlatılır (bkz. En’âm suresi, 74-81). Bütün bu ibarelerden onun ayperest olduğu nasıl çıkarılabilir, doğrusu anlamak çok güç. Kaldı ki yazar İbrahim’in paganizmden vazgeçmediğini, ‘vazgeçti’ şeklindeki ifadenin Kur’an’a ait olduğunu söylüyor. Ama ne yazık ki bununla ilgili kanaatinin dışında hiçbir delil ileri sürmüyor.

Şüphesiz yazarın delilleri çarpıtarak sunduğu bilgiler sadece İbrahim’le ilgili değil. Örneğin Sabiîlerle/Mandenlerle ilgili olarak verdiği bilgilerde Şinasi Gündüz’ün kitabını kaynak göstererek hem onun diğer tektanrılı dinlerin yaratılış efsanelerini aynen Sabiîler için kullandığını söylüyor ve hem de kitaptan özetleyerek aktardığı yaratılış efsanesini yanlış anlatıyor. “Her şeye rağmen bu kitapta yaratılış Âdem’den başlıyor ve Âdem Işık kralı olarak veriliyor” (s. 224) diyor. Oysa Gündüz’ün eserinin ilgili sayfalarında anlatılan efsanede zikredilen Âdem, Işık Kralı değildir (Gündüz, a.g.e., s. 15, 91-96). Ayrıca Gündüz’ün kitabında aktardığı Sabiîlerin yaratılış öyküsü, diğer tektanrılı dinlerin yaratılış tasavvurları ile bire bir örtüşmemektedir. Çünkü her şeyden önce Sabiî mitolojisinde iki farklı âlem tasavvuru vardır. Bu mitolojiye göre dünya bazı ışık varlıklarının kötü âlemi tanıma meraklarıyla başlayan bir sürecin sonunda var edilir. Yaratıcı güç Demiurg Ptahil tarafından da ilk insan Âdem, yeryüzüne kötü varlıkların hâkim olmasına karşı duracak bir varlık olarak yaratılır. Belki mitosun bundan sonraki kısmı ile diğer monoteist dinlerdeki anlatımlar arasında benzerlik olduğu düşünülebilir (Gündüz, a.g.e., s. 81-96). Ama kesinlikle bire bir örtüşme olduğu söylenemez. Çünkü gerek Yahudilik, gerek Hıristiyanlık ve gerekse İslamda Âdem’i yaratan bizzat Tanrı’dır.

Harran’ın MÖ IV. asırdan yaklaşık olarak MS II. asırda Hıristiyanlığın hâkim din olduğu zamana kadar bölgede çok önemli ve şöhretli bir şehir olduğu bilinmektedir. Sin kültünün merkezi konumunda olan Harran şöhretini de bu külte borçludur (Gündüz, a.g.e., s. 134-135, 165-169). Fakat tüm bunlar yazarın iddia ettiği gibi Harran’ı bütün dinlerin neşet ettiği yer haline getirmez ve tarihin merkezi kılmaz. Yazardan önce de benzer iddiaları farklı toplumlar için savunanlar olmuştur. Örneğin S. Noah Kramer’e göre tarihin merkezi Sümer’dir ve tarih orada başlar. Ona göre birçok dinin kökeni, modern yaşamın ortaya çıkardığı birçok yeniliğin ilk örnekleri, mitosların asıl kökeni Sümer’dedir. Kısacası Kramer’e göre eğitimden aileye, tarımdan adalete, ahlaktan felsefeye, edebiyattan politikaya “tarih Sümer’de başlar” (Tarih Sümer’de Başlar, çev. Kaan İren, Kabalcı Yay., 1999). Kimilerine göre ise Eski Yunan veya Hint’tir asıl merkez olan. Bu iddiaları çoğaltmak mümkün. Fakat yazar için tüm bunlar bir anlam ifade etmiyor; o, oluşturmak istediği başlangıç ve köken mitosları için merkeze Kürtleri, Harran’ı ve İbrahim’i alarak yoluna devam ediyor.

Aslında garip olan yazarın bu iddiaları savunmasından çok iddialarıyla ilgili geçerli deliller sunamaması ya da delil diye sunduğu bazı rivayetlerde çarpıtmalar yapmasıdır. Örneğin Harranîlerin Sabiî adını nasıl aldıkları ile ilgili olarak İbn Nedim’in rivayetini nakletmektedir (İbn Nedim, Kitab el-Fihrist, 1872, s. 320-321). Yazar bu rivayeti aktardıktan sonra hem bunun İslamın nasıl yayıldığının bir göstergesi olduğunu söylüyor hem de rivayette Me’mun’un ilk sorusuna Harranîlerin “Harnanîyiz” şeklinde verdikleri cevabı o kendi yorumunda “bizim adımız Kur’an’da geçiyor” şekline dönüştürüyor (s. 208). Madem öyle bir cevap verdiler o halde neden onlara İslamı ya da Kur’an’da adı anılan dinlerden birini seçmeleri için süre tanınıyor? Ayrıca onların Sabiî olduklarını söylemeleri rivayetin neresinde geçmektedir?

Yücel’in kitabında yukarıdakilerin dışında göze çarpan önemli bir husus da yazarın yaptığı bariz bilgi yanlışlarıdır. Bunlara şu örnekleri verebiliriz: Yücel, İbn Teymiyye’yi önce hacca ardından da Mekke’ye göndermektedir (s. 84-85). Oysa bu ülkede yaşayan çocuklar bile hac için zaten Mekke’ye gidildiğini bilirler. 201. sayfada ise yazar gün isimleriyle ay kültü arasındaki yakınlığı göstermek için şöyle bir açıklamada bulunur:

Sunday: Pazar. Sun: Güneş, day “Ay” olduğuna göre Sunday “Güneş Günü” demektir. Monday: Pazartesi. Bu da “ay” anlamındaki “mon” ile gün anlamındaki ‘day’dan oluştuğundan Ay Günü demektir. (s. 201) (Bu ifade şekli aynen yazara aittir.)

Doğrusu burada Nasreddin Hocanın “bilenler bilmeyenlere anlatsın” fıkrasını hatırlamamak mümkün değil. ‘Day’, gün anlamına mı, yoksa ay anlamına mı geliyor, anlayanlar anlamayanlara anlatsın. Yine başka bir yerde, MS XII. yüzyılda yaşayan Yahudi ilahiyatçısı/filozofu –meşhur adıyla– Maymonides’i ya da Moşe ben Meymun’u (Musa bin Meymun) Yahudilerin ikinci derecede önemli peygamberi yapmaktadır (s. 206).

Yücel, Sabiîlerin Yahudi kökenli olduklarının kendi ifadesiyle “Kenza riba” ve “Kenza Sidra” adlı iki kutsal kitapla desteklendiğini söylemektedir. Oysa bunlar iki farklı kitap değil aynı kitaptır. Bu arada Belge Yayınlarının çok dikkatli ve titiz bir gazeteci olduğunu vurguladığı Yücel’e Sabiîlerin hangi kutsal kitabında Fatıma ve Ali’den bahsettiklerini de sormak gerekir. Kaynak vererek bizleri de aydınlatırsa seviniriz.

Yücel, Kur’an’da İbrahim’le ilgili olarak anlatılan kuşlara dair kıssayı kullanarak İbrahim’in ölüleri dirilttiğinden bahsetmektedir. Fakat kesinlikle Kur’an’ın hiçbir yerinde bu İbrahim’in bir eylemi olarak anlatılmaz. İbrahim ölümden sonra dirilişin nasıl gerçekleşeceği konusunda kalbinin mutmain olmasını ister ve bu amaçla Allah’a dua eder. Duasını kabul eden Allah, ona dört tane kuş alıp onları parçalamasını, uzuvlarını birbirine karıştırarak dört ayrı tepeye koymasını ve sonra da bu kuşları çağırmasını emreder (bkz. 2/Bakara, 260). Bu hadisede İbrahim olayın yönlendiricisi, yani eylemi gerçekleştiren kişi değildir, tam tersine olayın gelişim sürecine ufak bir katkıda bulunan bir seyircidir ve hadise İbrahim’in peygamberî eğitiminin bir parçası olarak anlatılır.

Şüphesiz Yücel’in kitabı hakkında söylenebilecekler bunlarla sınırlı değil. Kitap genel olarak düşünüldüğünde, Yücel’in, ideolojik tarih okuma yöntemiyle tarihî verileri saptırarak yeni bir köken mitosu oluşturma çabasında olduğu söylenebilir. İyi bilinmektedir ki ideolojik tarih okuma yöntemiyle kurgulanan tarih, kim tarafından ve hangi düşünce adına geliştirilirse geliştirilsin, sonuçta kurgulayanın kendi ideolojisinin ve kendi düşüncesinin haklılığını göstermeye çalışmasından başka bir amaç taşımaz. Bu durumda tarih hakkında konuşurken biraz daha dikkatli davranmak gerekmez mi?

Kısacası Müslüm Yücel’in İbrahim ve Harran Gizemi adlı bu eseri akademik ya da bilimsel olma vasfı taşımayan, ‘her şeyi bilen, her şeyden anlayan gazeteci’ üslubuyla yazılmış, kısmen Kürt tarihini, kısmen de Güneydoğu sorununu işleyen ve bu arada dinsel motiflerden hareketle asil bir köken mitosu oluşturmaya çalışan bir eser görünümündedir.

Son bir husus olarak Belge Yayınlarına da bir iki şey söylemeden geçemeyeceğiz. Yayınevi çalışmanın titiz olduğunu söylüyor ama doğrusu –başta da değindiğimiz gibi– yazarın göstermediği titizliği yayıncı olarak onların neden göstermediklerini anlayamadık. Yazarın önemle vurguladığı kültür katliamı konusundaki hassasiyetini paylaşmamak mümkün değil. Ancak kültür yalnızca geçmişe ait bazı eserlerden/kalıntılardan ibaret değildir. Onları korumamız gerektiği kadar şu an yaşamakta olan kültürü de korumamız gerekmez mi? Yaşayan kültürün en önemli öğesi olan dili dikkatsizce kullanmak o kültüre zarar vermez mi? Belge Yayınlarının edindiği iyi imajı koruması için daha titiz davranmasını temenni ederiz. •

.com

www.dinlertarihi.com

   Copyright (C) 2002 dinlertarihi.com

 
Â