|
İbrahim
Peygamber
Kürt mü?
Cengiz Batuk
Müslüm Yücel
İbrahim
ve Harran Gizemi
Belge
Yayınları, 2000, 240 s.
|
Harran, antik
zamanlardan beri ticarî ve kültürel açıdan
önemli bir merkez olmuş, doğudan batıya,
kuzeyden güneye giden kervan yollarının
kesişme noktasında bulunan önemli bir şehirdir.
İbrahim ise özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık
ve İslam için değerli bir isimdir. Bu nedenle
Müslüm Yücelin İbrahim ve Harran Gizemi
başlığını taşıyan eserinin Belge Yayınları
arasından yayımlandığını duyduğumda
heyecanlandım. Gayet bâkir olan bir alanda
böylesi bir eserin yayımlanmış olmasının
kültür hayatımıza bir katkı sağlayacağını
düşündüm. Fakat kitabı edinip okumaya
başladıktan sonra her ilerleyen sayfayla
birlikte iyi duygularım yok olmaya başladı.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazım/dizgi
hataları, ifade bozuklukları, öznesi ile
yüklemi arasında bir uyumu olmayan cümleleri
okuyup anlamaya çalışmak doğrusu tam bir
işkence idi. Ama her şeye rağmen bu işkenceye
de göğüs gererek kitabı sonuna kadar okudum.
Kitap yedi
bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Harranın
genel tarihi Kürt tarihi ile özdeşleştirilerek
anlatılmakta, daha sonra ise İslamiyet ve
Harran ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Üçüncü
bölümde yazar, Harrandaki mimarî eserleri ve
Harranın kültürel yapısını irdelemektedir.
Dördüncü bölümde ise kültür katliamı konusu
işlenmektedir. Yücel, tarih boyunca Kürtlerin
dışında bölgeye egemen olan tüm ulusların bir
kültür katliamı yaptıklarını ve Harranla
birlikte diğer Kürt beldelerine de zarar
verdiklerini anlatarak Türkiye Cumhuriyetinin
bölgeye yatırım adı altında yürüttüğü
faaliyetlerle tarihi yok etmeye çalıştığını
iddia etmektedir. Barajların yapılma amacının
Kürtleri topraklarını terk etmeye zorlamak
olduğunu, onların tarihlerinin yok edildiğini,
bölgeye yapılan tüm yatırımların Kürtleri
kontrol altında tutma amacına matuf olduğunu
ileri sürmektedir. Örneğin Yücele göre
Özalın ülke genelinde başlattığı telefon
seferberliğinin amacı Kürt köylerinden rahat
haber alabilmektir. Yine GAPın tam olarak
hayata geçirilmesini PKKnın Şemdinli
eylemine bağlayan yazar, amacın gelişen
ulusal muhalefet sürecine bir barikat kurmak
olduğunu iddia etmektedir. Beşinci bölümde
Bekir Yıldızın kitaplarını anlatan yazar
kitabın asıl eksenini oluşturan altı ve
yedinci bölümlerde ise İbrahim, Sin Mabedi ve
Sabiîlik üzerinde durur.
Kitabındaki
ifadelerinden ve üslubundan dönemin hâkim
kültürünün ve ideolojisinin pozitivizm ve
milliyetçilik XIX. yüzyılda olduğu kadar
popüler olmasalar da etkisinde kaldığı
anlaşılan Yücelin İbrahim ve Harran Gizemi
başlığını taşıyan çalışmasıyla yapmaya
çalıştığı şey, ulusal bilinçlenme yolunda
olduğuna inandığı bir halka, bazı tarihsel
verileri kendi ideolojisi doğrultusunda
kullanmak suretiyle yeni bir köken mitosu
oluşturmaktır. Mitoslar ya da din öyle yazarın
sandığı gibi insanlığın ilk dönemlerinde
kalmış, artık bugün insan hayatında yeri
olmayan, olmaması gereken şeyler değiller.
Belki de hayatın garip bir cilvesi ki dinsel
inanışları bir ruh hastalığı (s. 21) olarak
gören yazar, düşüncesine bir köken bulmak için
yine dine başvurup dinsel motifleri
kullanmaktadır. Ancak bu motifleri kullanırken
kendi istediği tarzda yeniden dizayn etme
yoluna gitmektedir. Yazar, bir mitosa neden
ihtiyaç duyuyor ve adeta kendisi yeni bir
mitos yazma yoluna neden gidiyor? Şüphesiz
bunun cevabının ne olduğu mitosun kendi anlamı
içinde gizlidir. Mitos doğaüstü olana, geçmişe,
geleceğe ve yaşanmakta olana dair sağlam bir
bilgi sahibi olmayan insanın, kendi
inançlarını, ritüellerini ve geleneğini haklı
çıkarma, toplumsal yapıyı güvence altına alma
ve özlem ve isteklerini dile getirme
doğrultusunda kurguladığı yaygın kanaatlerden
oluşmaktadır (bkz. Şinasi Gündüz, Mitoloji
ile İnanç Arasında, Etüt Yay., 1998;
Mircae Eliade, Mitlerin Özellikleri,
çev. Sema Rifat, Simavi Yay., 1993). Bu
bağlamda köken mitosları da kişiye ihtiyaç
duyduğu geçmiş desteğini sağlar. Yazar da
Kürtlere yeni bir köken var etmek için ihtiyaç
duyduğu desteği böylelikle elde etmiş
olmaktadır. Mitoslara başvurma, yeniden mitos
inşa etme insanoğlunun ilk günlerinden beri
var olmaya devam etmiştir. Günümüzde de
mitosların yoğun olarak kullanımının sürdüğüne
dair çeşitli örnekleri Mircae Eliadenin
çalışmalarında bulmak mümkündür. Örneğin
Eliade, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Rumen
aydınlarının ısrarla kendilerini köken olarak
Romaya dayandırmalarını ve bundan toplumsal
bir asalet payı çıkarmalarını modern bir köken
mitosu kurma örneği olarak değerlendirmektedir
(Eliade, a.g.e., s. 167). Yücelin de
çalışmasında Kürtlere dair bir köken mitosu
kurma örneği oluşturmaya gayret ettiği gözden
kaçmamaktadır. O da tarihin merkezine Kürtleri
yerleştirmeye ve bu arada Kürtlere asil atalar
var etmeye uğraşmaktadır. Seçtiği kişi belki
de din tarihinin en önemli isimlerinin başında
gelen İbrahimdir. Bugüne kadar İbrahim kâh
Yahudilikle, kâh Hıristiyanlıkla, kâh İslamla
birlikte anılmış olsa da genel olarak
paganizme karşı direnen, bu uğurda ölümü bile
göze alabilen bir kişi olarak tasvir
edilmiştir. Yazar yeniden dizayn ettiği
İbrahim mitosuyla genel kabul gören tüm
İbrahim anlayışlarına karşı çıkmış oluyor.
Yazarın İbrahim mitosunun özelliklerini şöyle
sıralayabiliriz: i) İbrahim Urfada doğmuş,
orada yaşamış, Harrana, oradan da Şama ve
Mısıra gitmiştir (s. 150-152). ii)
İsrailoğullarının atası değildir ve soy olarak
da inanç olarak da onlarla bir ilgisi yoktur.
iii) İbrahimin mücadele ettiği, Eski Ahit
ve benzeri kaynaklarda adı Nemrud/Nimrod
olarak geçen şahıs Kassitlerin Cemşid adlı
kralıdır (s. 160-161). iv) İbrahim halkı
putlara karşı birliğe, kardeşliğe çağırır (s.
151). v) Ama aynı İbrahim bir ayperest (s.
217) ve bir Sin mürididir (s. 218). vi)
İbrahim Harranî Sabiîliğe mensup bir Sabiî
olmasına rağmen bütün kutsal kitaplar onu
kendilerine mal etmeye uğraşmışlardır (s.
218).
Yazarın bu
iddialarının tümü ise Harran ve Harranîliğin
tarihsel konumu ile Urfanın MÖ XVIII.
yüzyıldan önce kurulmuş olduğu savına bağlı.
Yücelin Urfanın tarihini MÖ XVIII. yüzyıla
kadar götüren yaklaşımı, hangi bilimsel
yaklaşımın ürünüdür anlamak zor (gerçi
Yücelin de eserinde bilimsellik gibi bir
derdi yok zaten). Edessa, Orhay ya da bugünkü
adıyla Urfa şehri MÖ 303/302de Selevkos
hanedanından Selevkos I. Nikator tarafından
Harranın yanı başında garnizon kenti olarak
kurulan bir yerleşim yeridir. Aynı tarihlerde
Selevkosların bölgede birçok askerî koloni ve
şehir inşa ettikleri de bilinmektedir (bkz. J.
B. Segal, Edessa: The Blessed City,
Oxford, 1970, s. 5, 9; H. J. W. Drijvers,
Cults and Belief at Edessa, E. J. Brill,
1980, s. 9). Dolayısıyla hiçbir tarihî
kaynakta Urfanın MÖ IV. yüzyıldan önce önemli
bir şehir olduğuna ve başkentlik yaptığına
dair bir kanıt yoktur. Bunun tek istisnası ise
Muazzez İlmiye Çığın görüşüdür; buna göre,
Urfa dolaylarındaki Nevaliçeri ve Göbekli Tepe
kazılarında çanak çömlek yapımını bilmedikleri
halde yerleşik düzene geçmiş bir halkın burada
yaşadığına dair arkeolojik bulgulara
ulaşılmıştır, dolayısıyla İsadan on bin yıl
önce bölgede birilerinin oturmuş olduğu
kanıtlanmıştır, bu kadar eski devirlerde
birileri burada oturmuşsa sonraki dönemlerde
de yörede birilerinin oturması ve buranın bir
din merkezi haline gelmesi ihtimali yüksektir
(Çığ, İbrahim Peygamber, Kaynak Yay.,
1997, s. 78). Ama yine de o bile, Urfada bu
tarihlerde ay kültünün var olduğuna ve buranın
bir merkez olduğuna dair somut bir delil
olmadığını belirtiyor (a.g.e., s. 79).
Drijvers, Segal ve Gündüz ise bu kültün
bölgede MÖ IV. yüzyıldan beri var olduğunu ve
daha geriye gitmediğini belirtiyorlar. O
tarihlerde önemli bir dinsel ve kültürel
merkez olan şehir Orhay/Urfa değil Harrandır.
Oysa yazara göre Urfa o tarihlerde (MÖ XVIII.
yüzyıl) önemli bir krallıktır. Kralı ise
Nemrud/Cemşiddir (s. 149). Yazar ne Ur şehri
ile ilgili tartışmalara değiniyor ne de
iddiası ile ilgili bir kaynak sunma yoluna
gidiyor. Sadece Eski Ahitteki Ur
ifadesiyle Urfanın kastedildiğini kesin bir
yargı olarak zikrediyor. Peki yazar için
İbrahimin Urfada ya da Babilin/Keldanilerin
Ur şehrinde doğmasının ne önemi var? Eğer
İbrahim Keldanilerin Ur şehrinde doğmuşsa bu
takdirde Kürt tarihi ile bağlantı kurmak
güçleşecek ve sonuçta da ihtiyaç duyulan köken
mitosu yok olacaktır. Oysa Woolley, 1927-28
yıllarında, bugünkü adı Tel el-Mukayyer olan,
Güney Mezopotamyada, Basra körfezi
yakınlarında bulunan Ur şehrinde yaptıkları
kazıların sonucunda İbrahimin burada
yaşadığına dair birtakım bulgular elde
ettiklerini iddia etmektedir. Ayrıca Woolley,
Ur şehrinin tarihinin yaklaşık olarak MÖ 3100
yıllarına kadar gittiğini saptadıklarını da
ifade etmektedir (Leonard Woolley, Ur of
the Chaldees, Pelican, 1940, s. 11, 18, 28
vd.).
Urfa öteden beri
kutsal şehir olarak adlandırılmaktadır.
Fakat ona bu adın verilmesinin nedeni
İbrahimle olan bağlantısı değildir, dünyadaki
ilk Hıristiyan krallığı, site devleti
olmasıdır. Kral VIII. Abgarın (öl. MS 212)
Hıristiyan olması sonucunda MS III. yüzyıl
başlarında Urfa ilk Hıristiyan site devleti
olmuş ve kutsal şehir olarak anılmaya
başlanmıştır (Drijvers, a.g.e., s. 1, 14;
Segal, a.g.e., s. 1). Segal, ilk olarak MS IV.
yüzyılda Suriyeli Hıristiyan yazar Aziz
Efraimin Tekvini yorumlarken Nemrudun
Orhayda hüküm sürdüğünü yazdığını
belirtmektedir ki ondan önce bu konuyla ilgili
bir veri bulunmamaktadır. Sonraki dönemlerde
bazı Hıristiyan yazarlar ilk site
devletlerinin merkezi olan bu şehre saygıyı,
tazimi artırmak için bu söylemi sürdürdüler
(Segal, a.g.e., s. 1). İbrahimin Urfada
doğduğu ile ilgili Yücelin de kitabında
kullandığı en önemli deliller, Eski Ahitte
yer alan İbrahimin kardeşlerinin isimleri ile
bölgedeki bazı yerleşim yerlerinin isimleri
arasındaki benzerlik, halk hikâyeleri, balıklı
göl, İbrahimin ateşe atıldığı mancınıkların
ayakları olduğu iddia edilen iki sütun ve
İbrahimin doğduğu iddia edilen mağaradır.
Balıklı gölün ya da kutsal balık inancının
İbrahimle bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü
kutsal balıklarla dolu bir balıklı göl inşa
etmek Atargatis kültüne ait dinsel bir
eylemdir. Eski Suriyede bir verimlilik
tanrıçası olan Atargatisin yarı balık yarı
kadın bir varlık olduğuna ve onu balığın
sembolize ettiğine inanılmaktaydı. Bu kültün
yaygın olduğu eski Suriyenin Hierapolis,
Askalon, Delos gibi birçok şehrinde tanrıça
adına kutsal olduğuna inanılan balıklı göller
inşa edildiği bilinmektedir. Ayrıca Urfada da
sütunların kuzeyinde böyle bir göl inşa
edildiği bilinmektedir. Muhtemelen
Atargatisin mabedi de gölün yakınındaydı.
Günümüze kadar aynı şekilde kalmayı başaran bu
göl bölgenin dinsel dönüşümü sırasında bu defa
Atargatisle değil İbrahimle
bağlantılandırılan bir yer oldu (Drijvers,
a.g.e., s. 78-79; Segal, Edessa and Harran,
1963, s. 54). Mancınıkların ayakları olduğu
iddia edilen sütunların ise Kral VIII. Abgar
döneminde diktirildiği rivayet edilmektedir (Drijvers,
a.g.e., s. 14). Bu sütunların üzerindeki
Süryanca bir kitabede bu sütunları ben
Barshın oğlu Aptuha nu[hadra] benim
hanımefendim, kralın karısı, Manunun kızı
Kraliçe Shalmath için yaptım ibaresi
bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu sütunlar
kraliçenin anısına şehrin yöneticisi
tarafından yaptırılmıştır (Segal, Edessa:
The Blessed City, s. 19). Sonraki
dönemlerde ise bu sütunların İbrahimin ateşe
atıldığı mancınığın ayakları olduğu iddia
edildi. Oysa sütunların yapılma tarihi ile
İbrahimin yaşadığı tahmin edilen tarih
arasında yaklaşık olarak iki bin yıldan fazla
bir zaman farkı vardır.
Sadece
İbrahimin Urfada doğması ile mesele
hallolmuş olmuyor. Onun aynı zamanda kendisini
sahiplenen kutsal kitaplardan ve dinlerden
soyutlanması da gerekiyor en önemlisi de
İbrahimi ata sayan İsrailoğullarından
soyutlanması. Çünkü İsrailoğulları, İbrahimin,
oğlu İshak kanalıyla kendi ataları ve
peygamberleri olduğunu iddia etmektedirler.
Yazarın İbrahimin İsrailoğulları ile bir
bağının olmadığına dair kanıtı Kuran
ve Hz. Muhammedin bir sözüdür. Yazar,
Kuranda yer alan İbrahim ne Yahudi idi
ne de Nasrani/Hıristiyan idi, o hanif bir
Müslüman idi (Ali İmran, 67) ayetinde onun
Yahudi ve Hıristiyan olmadığının söylendiğini
ve yine peygamberin Araplar benden, ben de
Araplardan uzağım dediğini belirtir; bunun
İbrahimin Kürt olmasına (s. 185) bir delil
oluşturduğuna inanmaktadır. Oysa ayette
kastedilen, İbrahimin, dinsel bir gelenek
olan ve İsrailoğullarının uzun asırlar süren
tecrübelerini kapsayan Yahudilikle ve baba,
oğul ve kutsal ruh üçlemesinin merkeze
alındığı Hıristiyan inancıyla bir ilgisinin
olmadığıdır. Yoksa kastedilen bir soy ya da
ırk değildir. Fakat yazarın Xemgin ve İhsan
Nuriyi referans göstererek, atıfta bulunduğu
Muhammedin de Araplardan olmadığı iddiasını
neden dile getirdiğini anlamak zor. Yoksa
yazar, kökeni biraz daha güçlendirmek için
soyağacına Muhammedi de mi katmayı düşünüyor?
Köken mitosu
oluşturmada İbrahimle yetinmeyen Yücel,
devreye gemisini Cudiye indirdiği Nuhu da
sokuyor. Böylelikle insanlığın ikinci atası da
Kürtlerin soyağacının önemli bir üyesi haline
geliveriyor (s. 185). Bundan başka İbrahimin
karşısında durarak mücadele ettiği Nemrudun
Babildeki Kassitlerin kralı Cemşid olduğunu
iddia ederek onu da hanedana katmayı ihmal
etmemiş (s. 160). Hızını alamayan yazar,
Sumatarda (Soğmatar) bulunan ve halk arasında
Musanın Çeşmesi olarak bilinen çeşmeden
hareketle Musanın da burada yaşadığını,
çiftçilik yaptığını (s. 212) ileri sürerek onu
da halkaya dahil ediyor. Hadi Yücele bir
kıyak da bizden olsun: Aslında Âdemi de bu
halkaya dahil ederek meseleyi kökünden
halledebilir. Çünkü halk arasında, Cizre
yakınlarında bulunan bir türbenin Âdeme ait
olduğuna inanılmaktadır. Ayrıca Çığ da Âdem ve
Havvanın Urfada yaşadığına dair rivayetlerin
bulunduğunu söylemektedir (Çığ, a.g.e., s.
78). Bunları kullanmak suretiyle iddialarını
daha da güçlendirebilir.
Yazar,
iddialarına zaman zaman ilgisiz alakasız
deliller ileri sürmekten çekinmemiş, bazen de
delil diye naklettiği birtakım rivayetlerle
çelişen yorumlamalar yapma yoluna gitmiştir.
Yazar Kurandan hareketle İbrahimin
bir Yahudi olmadığını söylerken yine Kurandan
hareketle İbrahimin bir ayperest olduğunu,
iyi bir Sin müridi olduğunu, Mekkede inşa
ettiği Kâbenin güneş kültünün bir yansıması
olduğunu iddia etmektedir (s. 218-219).
İbrahimin ayperest olduğunu görmek için Ali
İmran ve Enam surelerine bakmanız yeterlidir
(s. 217) demektedir. Oysa Ali İmran suresi 67
vd. ayetlerde İbrahimin Yahudi ve Hıristiyan
olmadığı, dosdoğru bir Müslüman olduğu,
Müşriklerden de olmadığı ve İbrahime
insanlardan en yakın olanların ona uyanlar,
Hz. Muhammed ve ona uyanlar olduğu ifade
edilmektedir. Ay kültü ile ilgili tek bir
ibare geçmemektedir. Enam suresinde ise
İbrahim babasına demişti ki: Sen putları
tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve
kavmimi açık bir sapıklık içinde görüyorum
ifadesi ile başlayan bölümde İbrahimin
kavminin tanrılarını ki bu ayetlerden
kavminin yıldızları ve gezegenleri tanrı
olarak gördüğü anlaşılmaktadır tek tek
sorguladığı dile getirilir; İbrahim sonuçta
ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan
var edene çevirdim ve artık Ona ortak
koşanlardan değilim der ve bu noktadan sonra
kavmiyle putlarla ilgili olarak yaptığı
tartışmalar anlatılır (bkz. Enâm suresi,
74-81). Bütün bu ibarelerden onun ayperest
olduğu nasıl çıkarılabilir, doğrusu anlamak
çok güç. Kaldı ki yazar İbrahimin paganizmden
vazgeçmediğini, vazgeçti şeklindeki ifadenin
Kurana ait olduğunu söylüyor. Ama ne
yazık ki bununla ilgili kanaatinin dışında
hiçbir delil ileri sürmüyor.
Şüphesiz yazarın
delilleri çarpıtarak sunduğu bilgiler sadece
İbrahimle ilgili değil. Örneğin Sabiîlerle/Mandenlerle
ilgili olarak verdiği bilgilerde Şinasi
Gündüzün kitabını kaynak göstererek hem onun
diğer tektanrılı dinlerin yaratılış
efsanelerini aynen Sabiîler için kullandığını
söylüyor ve hem de kitaptan özetleyerek
aktardığı yaratılış efsanesini yanlış
anlatıyor. Her şeye rağmen bu kitapta
yaratılış Âdemden başlıyor ve Âdem Işık kralı
olarak veriliyor (s. 224) diyor. Oysa
Gündüzün eserinin ilgili sayfalarında
anlatılan efsanede zikredilen Âdem, Işık Kralı
değildir (Gündüz, a.g.e., s. 15, 91-96).
Ayrıca Gündüzün kitabında aktardığı
Sabiîlerin yaratılış öyküsü, diğer tektanrılı
dinlerin yaratılış tasavvurları ile bire bir
örtüşmemektedir. Çünkü her şeyden önce Sabiî
mitolojisinde iki farklı âlem tasavvuru vardır.
Bu mitolojiye göre dünya bazı ışık
varlıklarının kötü âlemi tanıma meraklarıyla
başlayan bir sürecin sonunda var edilir.
Yaratıcı güç Demiurg Ptahil tarafından da ilk
insan Âdem, yeryüzüne kötü varlıkların hâkim
olmasına karşı duracak bir varlık olarak
yaratılır. Belki mitosun bundan sonraki kısmı
ile diğer monoteist dinlerdeki anlatımlar
arasında benzerlik olduğu düşünülebilir (Gündüz,
a.g.e., s. 81-96). Ama kesinlikle bire bir
örtüşme olduğu söylenemez. Çünkü gerek
Yahudilik, gerek Hıristiyanlık ve gerekse
İslamda Âdemi yaratan bizzat Tanrıdır.
Harranın MÖ IV.
asırdan yaklaşık olarak MS II. asırda
Hıristiyanlığın hâkim din olduğu zamana kadar
bölgede çok önemli ve şöhretli bir şehir
olduğu bilinmektedir. Sin kültünün merkezi
konumunda olan Harran şöhretini de bu külte
borçludur (Gündüz, a.g.e., s. 134-135,
165-169). Fakat tüm bunlar yazarın iddia
ettiği gibi Harranı bütün dinlerin neşet
ettiği yer haline getirmez ve tarihin merkezi
kılmaz. Yazardan önce de benzer iddiaları
farklı toplumlar için savunanlar olmuştur.
Örneğin S. Noah Kramere göre tarihin merkezi
Sümerdir ve tarih orada başlar. Ona göre
birçok dinin kökeni, modern yaşamın ortaya
çıkardığı birçok yeniliğin ilk örnekleri,
mitosların asıl kökeni Sümerdedir. Kısacası
Kramere göre eğitimden aileye, tarımdan
adalete, ahlaktan felsefeye, edebiyattan
politikaya tarih Sümerde başlar (Tarih
Sümerde Başlar, çev. Kaan İren, Kabalcı
Yay., 1999). Kimilerine göre ise Eski Yunan
veya Hinttir asıl merkez olan. Bu iddiaları
çoğaltmak mümkün. Fakat yazar için tüm bunlar
bir anlam ifade etmiyor; o, oluşturmak
istediği başlangıç ve köken mitosları için
merkeze Kürtleri, Harranı ve İbrahimi alarak
yoluna devam ediyor.
Aslında garip
olan yazarın bu iddiaları savunmasından çok
iddialarıyla ilgili geçerli deliller
sunamaması ya da delil diye sunduğu bazı
rivayetlerde çarpıtmalar yapmasıdır. Örneğin
Harranîlerin Sabiî adını nasıl aldıkları ile
ilgili olarak İbn Nedimin rivayetini
nakletmektedir (İbn Nedim, Kitab el-Fihrist,
1872, s. 320-321). Yazar bu rivayeti
aktardıktan sonra hem bunun İslamın nasıl
yayıldığının bir göstergesi olduğunu söylüyor
hem de rivayette Memunun ilk sorusuna
Harranîlerin Harnanîyiz şeklinde verdikleri
cevabı o kendi yorumunda bizim adımız
Kuranda geçiyor şekline dönüştürüyor
(s. 208). Madem öyle bir cevap verdiler o
halde neden onlara İslamı ya da Kuranda
adı anılan dinlerden birini seçmeleri için
süre tanınıyor? Ayrıca onların Sabiî
olduklarını söylemeleri rivayetin neresinde
geçmektedir?
Yücelin
kitabında yukarıdakilerin dışında göze çarpan
önemli bir husus da yazarın yaptığı bariz
bilgi yanlışlarıdır. Bunlara şu örnekleri
verebiliriz: Yücel, İbn Teymiyyeyi önce hacca
ardından da Mekkeye göndermektedir (s.
84-85). Oysa bu ülkede yaşayan çocuklar bile
hac için zaten Mekkeye gidildiğini bilirler.
201. sayfada ise yazar gün isimleriyle ay
kültü arasındaki yakınlığı göstermek için
şöyle bir açıklamada bulunur:
Sunday: Pazar. Sun: Güneş,
day Ay olduğuna göre Sunday Güneş Günü
demektir. Monday: Pazartesi. Bu da ay
anlamındaki mon ile gün anlamındaki daydan
oluştuğundan Ay Günü demektir. (s. 201) (Bu
ifade şekli aynen yazara aittir.)
Doğrusu burada
Nasreddin Hocanın bilenler bilmeyenlere
anlatsın fıkrasını hatırlamamak mümkün değil.
Day, gün anlamına mı, yoksa ay anlamına mı
geliyor, anlayanlar anlamayanlara anlatsın.
Yine başka bir yerde, MS XII. yüzyılda yaşayan
Yahudi ilahiyatçısı/filozofu meşhur adıyla
Maymonidesi ya da Moşe ben Meymunu (Musa bin
Meymun) Yahudilerin ikinci derecede önemli
peygamberi yapmaktadır (s. 206).
Yücel,
Sabiîlerin Yahudi kökenli olduklarının kendi
ifadesiyle Kenza riba ve Kenza Sidra adlı
iki kutsal kitapla desteklendiğini
söylemektedir. Oysa bunlar iki farklı kitap
değil aynı kitaptır. Bu arada Belge
Yayınlarının çok dikkatli ve titiz bir
gazeteci olduğunu vurguladığı Yücele
Sabiîlerin hangi kutsal kitabında Fatıma ve
Aliden bahsettiklerini de sormak gerekir.
Kaynak vererek bizleri de aydınlatırsa
seviniriz.
Yücel, Kuranda
İbrahimle ilgili olarak anlatılan kuşlara
dair kıssayı kullanarak İbrahimin ölüleri
dirilttiğinden bahsetmektedir. Fakat
kesinlikle Kuranın hiçbir yerinde bu
İbrahimin bir eylemi olarak anlatılmaz.
İbrahim ölümden sonra dirilişin nasıl
gerçekleşeceği konusunda kalbinin mutmain
olmasını ister ve bu amaçla Allaha dua eder.
Duasını kabul eden Allah, ona dört tane kuş
alıp onları parçalamasını, uzuvlarını
birbirine karıştırarak dört ayrı tepeye
koymasını ve sonra da bu kuşları çağırmasını
emreder (bkz. 2/Bakara, 260). Bu hadisede
İbrahim olayın yönlendiricisi, yani eylemi
gerçekleştiren kişi değildir, tam tersine
olayın gelişim sürecine ufak bir katkıda
bulunan bir seyircidir ve hadise İbrahimin
peygamberî eğitiminin bir parçası olarak
anlatılır.
Şüphesiz
Yücelin kitabı hakkında söylenebilecekler
bunlarla sınırlı değil. Kitap genel olarak
düşünüldüğünde, Yücelin, ideolojik tarih
okuma yöntemiyle tarihî verileri saptırarak
yeni bir köken mitosu oluşturma çabasında
olduğu söylenebilir. İyi bilinmektedir ki
ideolojik tarih okuma yöntemiyle kurgulanan
tarih, kim tarafından ve hangi düşünce adına
geliştirilirse geliştirilsin, sonuçta
kurgulayanın kendi ideolojisinin ve kendi
düşüncesinin haklılığını göstermeye
çalışmasından başka bir amaç taşımaz. Bu
durumda tarih hakkında konuşurken biraz daha
dikkatli davranmak gerekmez mi?
Kısacası Müslüm
Yücelin İbrahim ve Harran Gizemi adlı
bu eseri akademik ya da bilimsel olma vasfı
taşımayan, her şeyi bilen, her şeyden anlayan
gazeteci üslubuyla yazılmış, kısmen Kürt
tarihini, kısmen de Güneydoğu sorununu işleyen
ve bu arada dinsel motiflerden hareketle asil
bir köken mitosu oluşturmaya çalışan bir eser
görünümündedir.
Son bir husus
olarak Belge Yayınlarına da bir iki şey
söylemeden geçemeyeceğiz. Yayınevi çalışmanın
titiz olduğunu söylüyor ama doğrusu başta da
değindiğimiz gibi yazarın göstermediği
titizliği yayıncı olarak onların neden
göstermediklerini anlayamadık. Yazarın önemle
vurguladığı kültür katliamı konusundaki
hassasiyetini paylaşmamak mümkün değil. Ancak
kültür yalnızca geçmişe ait bazı eserlerden/kalıntılardan
ibaret değildir. Onları korumamız gerektiği
kadar şu an yaşamakta olan kültürü de
korumamız gerekmez mi? Yaşayan kültürün en
önemli öğesi olan dili dikkatsizce kullanmak o
kültüre zarar vermez mi? Belge Yayınlarının
edindiği iyi imajı koruması için daha titiz
davranmasını temenni ederiz.
|